TARİH 2 -2,3. ÜNİTE ÖZETİ

TARİH 2 – 1. ÜNİTE ÖZETİ

2. ÜNİTE  İSLAM MEDENİYETİNİN DOĞUŞU

1. İSLAMİYET’İN DOĞDUĞU DÖNEMDE DÜNYA

Son peygamber olan Hz. Muhammed, Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının birbirine yakınlaştığı önemli bir noktada bulunan Arabistan Yarımadası’nın Hicaz bölgesinin merkezlerinden olan Mekke’de miladi 571 yılında doğmuştur. Günümüzde Orta Doğu olarak adlandırılan bu bölgede o dönemde iki büyük güçlü devlet olarak Doğu Roma (Bizans) ve Sasani İmparatorlukları hüküm sürmekteydi. Arap Yarımadası toprakları çöllerle kaplı olduğu ve ekonomik kaynakları zayıf olduğundan ve Bizans ile Sasanilerin kendi aralarında siyasi çekişmeler bulunması nedeniyle büyük devletlerin ilgisini çekmemiş ve dışarıdan yabancı işgaline uğramamıştır.

Afrika’da, bugünkü Etiyopya ve Somali topraklarını kapsayan bölgede ise Hristiyan Habeş Krallığı bulunmaktaydı. Türklerin anayurdu olan Orta Asya’da I. Kök Türk Devleti bu bölgede hâkimiyetini sürdüyordu.

1.1. İslamiyet’in Gelişi ve Yayıldığı Dönemlerdeki Siyasi ve Sosyal Gelişmeler

Hz. Muhammed’e peygamberliğin gelişi
Bedir Savaşı
Müslümanların Medine’ye hicret etmesi
Hendek Savaşı
Mute Seferi
Veda Haccı ve Hz. Muhammed’in vefatı
Taif Seferi
Müslümanların Habeşistan’a hicret etmesi
Uhud Savaşı
Hayber’in Fethi
Huneyn Seferi
Medine Sözleşmesi
Hudeybiye Barışı
Mekke’nin Fethi
Tebük Seferi
610
622
627
629
630
615
624
628
630
631
622
625
629
630
632

1.2. İslam Öncesi Arap Yarımadası (Siyasi Durum ve Toplumsal Yapı)

İslamiyetin ortaya çıktığı dönemde Araplar, çöl koşullarında göçebe bir yaşam sürdürmekte olan bedeviler ile az nüfuslu şehirlerde yerleşik bir hayat tarzı olan hadariler olarak adlandırılan insanlardan oluşan bir toplum yapısına sahip bulunmaktaydı.

İslamiyet’ten önce Arap Yarımadası’nda toplum; hürler, mevaliler ve köleler olarak üç farklı toplumsal sınıfa ayrılmış durumdaydı. Hürler tüm haklara sahip iken herhangi bir hakka sahip olmayan köle ve cariyeler (kadın köleler) ticari bir meta gibi alınıp satılabiliyor, miras olarak bırakılabiliyor ve günlük yaşamda çalıştırılabiliyordu. Herhangi bir köle azat edilirse mevali sınıfa geçmiş oluyordu.

İslam öncesi Arap toplumunda kabileler arasında kan davaları ve çatışmalar çok yaygın iken haram aylar olarak adlandırılan zilkade, zilhicce, muharrem ve recep ayında ise savaş yapmazlardı. Bu aylarda yapılan savaşlara Ficar Savaşları deniliyordu. 

Hz. Muhammed‘in doğduğu dönemde Arap Yarımadası’nda siyasi birlik bulunmamaktaydı. Toplum kabilelerden meydana gelmişti.  Şeyh olarak adlandırılan kişiler kabile yöneticisi olarak kabilenin başında bulunmaktaydı.

İslam öncesi Arap toplumunda inanç olarak Putperestlik çok yaygın idi.  İslam öncesi Hz. Muhammed ve ailesi Hanif inancına mensup idi. Bu dinde putlara tapmak yoktu. 

Cahiliye Dönemi: Arap toplumunun İslam öncesi dönemine cahiliye denmesinin nedeni, insanların okuma-yazma bilmemesi değildir. Bedeviliğin yaygın olması; insanların medeniyet bakımından geri kalmaları, bilgisizlik ve gaflet içerisinde
bulunmaları, putlara tapmaları, kadınlara ve kız çocuklarına yönelik kötü tutumları, insanlıktan uzak bir yaşam tarzına sahip olmaları gibi nedenlerle Arap toplumunun İslamiyet öncesi dönemi, “Cahiliye Dönemi” olarak adlandırılmıştır.

2. İSLAMİYET YAYILIYOR

2.1. Hz. Muhammed Dönemi (571-632)

Hz. Muhammed 571’de Mekke’de doğmuştur. Peygamber olmadan önce de yüksek ahlaki meziyetlere sahip olan Hz. Muhammed’e Hira Dağı’nda tefekkür hâlinde iken 610 yılında Allah tarafından Cebrail aracılığı ile ilk vahiy gönderilmiştir. Böylelikle Hz. Muhammed’in Peygamberlik görevi başlamıştır. Mekkeli müşrikler, önceleri Muhammed’ül-Emin (güvenilir) lakabı verdikleri Hz. Muhammed’in bu davetine olumlu karşılık vermemişlerdir. İlk dönemlerde
kayıtsız kalma, alay etme şeklinde kendini gösteren tepkiler ilerleyen zamanlarda, Müslümanlara yönelik baskı, şiddet ve işkencelere dönüşmüştür. Hz. Muhammed 621’de Medine’den gelenler ile Akabe olarak adlandırılan mevkide
görüşerek onları İslam’a davet etmiştir. 621– 622 de 1. ve 2. Akabe Biatı olarak tarihe geçen bu görüşmelerle ve Medineliler İslam’ı kabul etmiş ve Hz. Peygamber’i koruyacaklarına dair söz vermişlerdir. 

622 yılında Hz. Muhammed, yanına Hz. Ebu Bekir’i de alarak Medine’ye hicret etmiştir. 

Bedir Savaşı (624): Mekkeli müşrikler, içinde Medine’ye hicret eden Müslümanların mallarının da olduğu bir ticaret kervanını Şam’a göndermeye karar vermişler ve bu ticaretten elde edecekleri kazanç ile de Müslümanlarla savaşmayı planlamışlardı. Bunu öğrenen Müslümanlar, Şam kervanının yolunu kesmek ve gözdağı vermek için sefer düzenlemiştir. Bedir kuyuları çevresinde yapılan bu savaşta iki ordu arasındaki büyük güç farkına rağmen savaşta Müslümanlar Mekkeli müşrikleri mağlup etmişlerdir.

Uhud Savaşı (625): Mekkeli müşrikler, Bedir Savaşı’ndan yaklaşık bir yıl sonra bu savaşta aldıkları mağlubiyetin öcünü almak ve Müslümanların denetimine geçen Şam ticaret yolunu tekrar ele geçirmek için ordu hazırlayarak harekete geçmişlerdir. Uhud Dağı eteklerinde yapılan savaşta Müslümanların Hz. Muhammed’in tavsiyelerini tam olarak yerine getirmemeleri nedeniyle Mekkeli müşrikler karşısında bozguna uğramıştır.

Hendek Savaşı (627): Mekkeli müşriklerin Müslümanları son yok etme çabası olan Hendek Savaşı’nda İranlı sahabe Selman-ı Farisî’nin önerisi üzerine Müslümanlar Medine etrafına derin hendekler kazarak savunmaya karar vermişlerdir.  Yaklaşık üç hafta kadar süren kuşatma sırasında çıkan şiddetli bir fırtınanın etkisiyle müşrikler kuşatmayı kaldırıp Mekke’ye geri dönmek zorunda kalmışlardır. Hendek Savaşı Mekkeli müşriklerin son taarruzu olmuştur.

Hudeybiye Antlaşması (628): Mekke’den Medine’ye hicret eden Müslümanlar, hem Mekke hasretini gidermek hem de Kâbe’yi tavaf ederek ibadetlerini yapmak istemişlerdir. Müslümanların Mekke’ye girmesini engellemek için kendi aralarında sözleşip tedbirler aldılar. Hz. Muhammed gelmekten yana maksatlarını bildirmek için Hz. Osman’ı elçi olarak göndermiş fakat Hz. Osman, Mekke’de esir edilmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber, yanındaki sahabelerden Mekkelilere karşı koymak ve Hz. Osman’ı kurtarmak için savaşın eşiğine gelince durumun ciddiyetini anlayan Mekkeliler gönderdikleri bir elçi vasıtası ile Hudeybiye Antlaşması’nı yapmışlardır. Bu antlaşmaya göre
Müslümanlar, o yıl Mekke’ye giremeyecek ve umre yapamayacaktı. Mekkeli biri Hz. Muhammed’in yanına sığınırsa velisinin isteği üzerine geri verilecek fakat bir Müslüman kaçarak Mekke’ye sığınırsa geri verilmeyecekti. Hudeybiye Antlaşması ile Kureyş ittifakı parçalanmış, barış ortamında İslam’ın yayılması hızlanmış, müşriklerin önde gelenlerinden Amr b. As ve Halid b. Velid Müslüman olarak İslam ordusunun saflarına geçmiştir. Mekkeliler, Hudeybiye Antlaşması ile Müslümanların hukuki varlığını resmen tanımıştır.

Hayber’in Fethi (629): Mekkeli müşriklerle Müslümanlara karşı iş birliği yaptıktan sonra Medine’den çıkarılan Yahudiler, Şam ticaret yolunu tehdit edip Müslüman ticaret kervanlarına zarar vermeye ve Mekkeli müşrikleri Müslümanlara karşı kışkırtmaya devam etmekteydi. Bunun üzerine Hz. Peygamber, Yahudilerin bulunduğu Hayber üzerine bir sefer düzenlemiş, kale kuşatılarak kısa sürede Hayber’in fethi gerçekleşmiştir. Bu zaferle Şam ticaret yolunun güvenliği sağlanmıştır.

Mute Savaşı (629): Hz. Muhammed komşu devlet Hristiyan Gassanilere de bu dönemde islama davet için bir elçi gönderilmiş ancak elçi, Gassani valisi tarafından katledilmiştir. Bunun üzerine Hz. Peygamber bir ordu hazırlayarak komutanlar tayin etmiş ve göndermiştir. Gassani hükümdarı, Bizans’tan yardım istemiş, Bölgeye gelen Bizans ordusu ile Müslümanlar arasında yapılan savaşta yüzbin askerden oluşan ordu karşısında İslam ordusu sayıca çok az olmasına karşın İslam ordusunun kumandanları şehit olmuş ve Halid b. Velid’in kumandayı üstlenmesiyle Bizans ordusu yıpratılmış ve daha fazla kayıp verilmeden geri dönülmüştür. Mute Savaşı Müslümanlarla Bizans arasındaki ilk savaş olmuştur.

Mekke’nin Fethi (630): Hudeybiye Antlaşması maddelerine göre Mekkeli müşrikler ve Müslümanlar birbirlerinin müttefiklerine saldırmayacaktı ancak Mekkeli müşrikler, bu antlaşmaya uymadılar. Müşriklerin anlaşma hükümlerine sadık kalmaması nedeniyle Hz. Muhammed, 10.000 kişilik orduyla Mekke’yi kan dökmeden ele geçirmiştir.

Huneyn Seferi (630): Mekke’nin Müslümanlar tarafından fethi üzerine Taifliler, putperest diğer kabileler ile ittifak yaparak büyük bir ordu hazırlamıştır. Hz. Muhammed Huneyn’de toplanmış olan bu ordu üzerine sefere çıkmış ve gerçekleşen bu savaşta Müslümanlar bir ara zor duruma düşse de müşrikler yenilgiye uğratılmıştır. Bu zaferle Arap Yarımadası’ndaki son putperest tehdit de ortadan kalkmıştır.

Ta’if Seferi (630): Huneyn Savaşı’nda Taiflilerin müşriklere yardım etmesi üzerine Hz. Muhammed, Taif üzerine sefer düzenlemiş ancak Taiflilerin şiddetli direnişleri nedeniyle şehir fethedilememiştir. Taifliler, ertesi yıl İslamiyet’i kabul etmişlerdir.

Tebük Seferi (631): Bizans ordusunun Gassanilerin kışkırtması ile Arabistan taraflarına büyük bir sefer düzenleyeceği haberleri üzerine Hz. Muhammed, 30 bin kişilik bir İslam ordusu hazırlamış ve sefere çıkmış ancak Tebük mevkine gelindiğinde haberin asılsız olduğu anlaşılmış ve İslam ordusu savaş yapmadan geri dönmüştür. Arabistan dışına yapılan ilk sefer olma özelliği gösteren Tebük Seferi ile bölgede birçok kabile İslamı kabul etmiştir.

Hz. Muhammed, vefatına kadar Medine’de yaşamıştır. Vefat etmeden önce yapmış olduğu Hac ibadeti tarihe Veda Haccı olarak geçmiş ve burada tüm insanlığa seslendiği Veda Hutbesi’ni okumuştur. Hz. Muhammed 8 Haziran 632
‘de Medine’de vefat etmiş, cenazesi kendi evine defnedilmiştir. Kabrinin bulunduğu yer Mescid-i Nebevi‘nin içerisinde Ravza-i Mutahhara olarak adlandırılmıştır.

2.2. Medine Sözleşmesi

Hz. Peygamber, Müslümanlar arasında birliği ve kardeşliği sağladıktan sonra Medine’de bulunan başka dinden insanları dışlamak, şehirden çıkarmak veya onlara kin ve düşmanlık beslemek gibi bir tutum takınmamış; bu topluluklarla İslam
Devleti’nin ilk yazılı anlaşması olan Medine Sözleşmesi’ni imzalamıştır.

İlk İslam anayasası olarak kabul edilen Medine Sözleşmesi’yle Medine toplumunu yeniden düzenleyen bir sistem meydana getirilerek toplumdaki bireylerin birbirleriyle ve yabancılarla olan ilişkileri, din ve vicdan hürriyeti, hak ve  sorumlulukları belirli esaslara bağlanmıştır.

Medine Sözleşmesi, genel olarak kuralların titizlikle uygulanmasını temel almış; doğruluk, iyilik, adalet, yardımlaşma, istişare, barış ve dokunulmazlık gibi kavramları yürürlüğe koymuştur. Çekişme, suç işleme, kötülük planlama, düşmanlık, zulüm ve haksızlık, bozgunculuk, suçluya yardım ve yataklık, cinayet gibi olaylara yasaklar getirmiştir.

2.3. Dört Halife Dönemi (632-661)

632 yılında Hz. Peygamber’in vefatının ardından yapılan görüşmeler neticesinde, Hz. Ebu Bekir ilk Müslümanlardan olması, hicret yolculuğunda peygamberin yanında bulunması ve vefatından önce imamlık görevini üstlenmiş olması gibi nedenlerle Müslümanlar tarafından halife olarak seçilmiştir.

Dinden dönenlerle ve zekât vermeyi istemeyerek devlete isyan eden kabilelerle mücadele eden Hz. Ebu Bekir, isyancıları itaat altına alarak ülke içerisinde birlik ve düzeni yeniden tesis etmeyi başarmıştır. Hz. Ebu Bekir Dönemi’nde Suriye’nin fethi için Bizans’la 634 yılında Ecnâdeyn Savaşı yapılmış ve bu savaşın neticesinde Suriye’nin kapıları Müslümanlara açılmıştır. 

Hz. Ebu Bekir iki yıldan biraz fazla devam eden halifeliği 634 yılında vefatı ile sona ermiş ve bunun üzerine Hz. Ömer Müslümanlar tarafından ikinci halife olarak seçilmiştir.  636 yılındaki Yermük Savaşı ile Suriye ve Filistin bölgesinin önemli şehirleri ele geçirilmiş ve 640 yılında bütün Suriye’nin fethi tamamlanmıştır. Ardından Amr bin As komutasındaki ordu Kudüs’ü kuşatmış, Kudüs patriği Hz. Ömer’le görüşerek şehrin anahtarını teslim etmiştir.

Hz. Ömer Dönemi’nde, İran’a hâkim olan Sasanilerle yapılan ilk savaş olan Köprü Savaşı(634)‘nda islam ordusu mağlup olmuş ancak bu savaştan sonra 636 yılında Kadisiyebir yıl sonra Celûlâ ve 642’de Nihâvend Savaşlarında Sasaniler mağlup edilerek Irak ve İran’ın fethi tamamlanmıştır. Müslüman Araplar, Hz. Ömer Dönemi’nde Horasan’a kadar olan bölgenin fethi ile Türklerle komşu olmuştur.

Amr bin As komutasındaki 642 yılında Mısır’ı fethiyle İslamiyet Afrika kıtasında yayılmaya başlamıştır. 644 yılında Hz. Ömer‘in, İranlı bir köle tarafından şehit edilmesi üzerine vefatının ardından Hz. Osman halife seçilmiştir.

Şam Valisi Muaviye tarafından kurulan donanma ile 649’da Kıbrıs’ı fethi gerçekleştirilmiş ve bu donanma Bizans ile yapılan savaşta Zâtü’s-savârî denilen ilk deniz zaferi kazanılmıştır. Hz. Osman Dönemi’nde Kuzey Afrika topraklarına da yapılan seferlerle Tunus fethedilerek Kuzey Afrika’da yoğun olarak yaşayan Berberilerin İslamiyete girişi hızlanmıştır.

Hz. Osman’ın şehit edilmesinin ardından, Hz. Ali iç karışıklıkların meydana geldiği ve İslam Devleti’nin parçalanma tehlikesi geçirdiği bir dönemde halife seçilmiştir. Bu nedenle onun halifeliği döneminde fetih hareketleri durma noktasına gelmiş ve İslam toplumu içerisindeki karışıklıklarla mücadele edilen bir dönem olmuştur. 

Hz. Ebu Bekir Dönemi‘nde hafızların savaşlarda şehit olması ve yalancı peygamberlerin ortaya çıkmasının getirdiği olumsuzlukları bertaraf etmek gibi amaçlarla Kur’an-ı Kerim kitap hâline getirilmiştir. 

Hz. Ömer‘in halifelik dönemi İslam Devleti’nin teşkilatlandığı dönem olmuştur.  Sınırların genişlemesiyle fethedilen topraklar yönetim birimlerine ayrılarak illere valiler, adalet işlerine bakmak için de kadılar atanmıştır. 

Toplanan vergiler sistemli hâle getirilerek İslam Devleti’nin hazinesi olan Beytülmâl oluşturulmuştur. Hz. Ömer zamanında askerî alanda da düzenlemeler yapılarak İslam tarihinde ilk düzenli ordu ve ordugâh şehirleri kurulmuş, ikta sistemi uygulanmaya başlanmıştır.

Hz. Osman Dönemi‘nde Kur’an’ı Kerim nüshalar halinde çoğaltılarak diğer İslam beldelerine gönderilmiştir.

İslam Toplumunda İlk Ayrılıklar: Ekonomik problemleri ortadan kaldırmak isteyen Hz. Osman, Hz. Ömer zamanında halka bağlanan maaşları kesmek zorunda kalmasıyla birçok insanın etkilendiği ve devlete karşı tavır aldığı bu durum, bir süre sonra Cahiliye Dönemi’ndeki kabilecilik anlayışını tekrar gün yüzüne çıkmasına neden olmuştur.

Hz. Osman, kendisinin de mensup olduğu ve ileride Emeviler Devleti’ni kuracak olan Ümeyyeoğullarına ayrıcalık tanıdığı iddiaları halkta tepkilere yol açmıştır. Sonuçta Kûfe ve Mısır bölgelerinde isyanlar çıkmaya başlamış ve isyancıların önde gelenleri Medine’ye gelerek Hz. Osman’ı, Kur’an okuduğu bir esnada evinde şehit etmişlerdir.

Hz. Peygamber’in eşi Hz. Ayşe ve çevresindekiler, Hz. Osman’ın katillerinin bir an önce bulunarak cezalandırılmasını ve Müslümanların içinde bulundukları kargaşa ortamından kurtulmasını istemişlerdir. Hz. Ali ve Hz. Ayşe arasındaki mücadelede Hz. Ali taraftarları üstün gelmiş ve Hz. Ayşe savaştan sonra Medine’ye gönderilmiştir ancak Hz. Ali Medine’ye dönmemiş ve devletin merkezini Kûfe’ye taşımıştır. Hz. Ayşe’nin devesinin etrafında yaşanması
nedeniyle bu savaşa İslam tarihine Cemel (Deve) Vâkası olarak geçmiştir. 

Cemel Vâkası’ndan sonra Muaviye, Hz. Osman’ın katillerinin bulunmamasını gerekçe göstererek isyan etmiştir. Ayaklanmayı bastırmak için Hz. Ali, Kûfe’den hareket ederek Sıffin Ovası’na gelmiş ve burada yapılan savaşta Hz. Ali’nin kuvvetleri, Muaviye’nin kuvvetlerine üstünlük sağlamıştır.  Hz. Ali, sorunun çözülmesi için hakem heyeti kurulmasını kabul etmiştir. Hakemlerin görüşmeleri sonrasında alınan karara uymayan Amr b. As, siyasi bir manevrayla halifeliği Muaviye’ye verdiyse de buna razı olmayan Hz. Ali, mücadeleye devam kararı almıştır. Ayrıca Sıffin Savaşı(657)‘ndan sonra hakem tayin edilmesini kabul etmeyip Hz. Ali’nin ordusundan ayrılan Hariciler olarak bilinen üçüncü bir grup daha ortaya çıkmıştır. Haricilerden bir kişinin, Hz. Ali’yi sabah namazı sırasında şehit etmesiyle İslam tarihinde dört halife devri sona ermiş oldu.

3. EMEVİLER (661-750)

3.1. Halifelikten Saltanata

Son halife Hz. Ali’nin hariciler tarafından şehit edilmesinden sonra oğlu Hz. Hasan halifeliğini ilan ederek kısa bir süre İslam topraklarının bir kısmını yönetmiş ancak Muaviye’nin güçlü bir ordu kurup geniş topraklara hükmetmesi pek çok Müslüman’ın onun halifeliğini kabul etmesine sebep olmuştur. Hz. Hasan  661 yılında Muaviye’nin halifeliğini ondan sonra yine seçimle belirlenmesi şartıyla kabul etmiştir. Böylelikle İslam tarihinde halifelik, yaklaşık 90 yıl sürecek olan Emevi Hanedanlığı’na geçmiş oldu. Emeviler Döneminde İslam Devleti’nin merkezi Şam’a taşınmıştır.

Muaviye‘nin, oğlu Yezid‘i veliaht tayin etmesi ve halifeliğin el değiştirmesinde saltanat sisteminin ortaya çıkmasıyla yeni bir boyut kazanmış ve halifelik saltanata dönüşmüştür.

Bu dönemde yapılan fetihler üç ana başlık altında toplanabilir.

Bunlardan ilki Türkistan taraflarındaki fetihlerdir. Bu bölgeye yapılan seferler sonucunda Emevi orduları, Kâbil, Buhara, Sicistan, Nesef ve Baykent gibi yerleri ele geçirmiş ve büyük ganimetler elde etmiştir.

Fetih hareketlerinin yoğunlaştığı ikinci bölge Anadolu olmuştur. Muaviye, Doğu Roma İmparatorluğu’na yapılan seferleri düzenli bir hâle getirmiş, İstanbul kuşatılmasına rağmen netice alınamamıştır. Meşhur sahabe Eyyup el Ensari bu kuşatmada hastalanarak vefat etmiştir. Muaviye zamanından önce durmuş olan deniz seferleri de yeniden başlamış, Rodos, Sakız gibi adalar alınmıştır. Kuzey Afrika yönündeki mücadeleler ise Berberilerle yapılmış ve bu seferler Berberilerin bir kısmının İslamı kabul etmesiyle neticelenmiştir.

Hz. Ali‘nin oğlu Hz. Hüseyin Yezid‘in halifeliğini kabul etmemesi üzerine Kerbela denilen yerde ailesi ve akrabalarıyla birlikte şehit edilmiştir(680). Bu acı olay Müslümanları çok üzmüş ve Yezid ile Emevi hanedanlığına karşı toplumda bir tepki oluşmuştur. Bu olay Müslümanlar arasında ayrılıkların kemikleşmesine ve günümüze kadar gelmesine yol açmıştır.

Emevilerin en parlak dönemi Abdülmelik’in halifeliği olmuştur(685-705). Bu dönemde ilk İslam parası bastırılmış ve Arapça resmi dil olarak kabul edilmiştir. Emeviler Dönemi’nde uzun yıllar devam eden siyasi çekişmeler ancak sekizinci Emevi halifesi olan Ömer bin Abdülaziz Dönemi(717-720)’inde son bulmuştur. Bu dönemde mevalilerden alınan cizye vergisi kaldırılarak ayrımcılığa son verilmiş ve toplumun her kesimini kucaklayan bir yönetim sergilenmiştir.

I. Velid’in halifeliği döneminde Horasan Valisi Kuteybe bin Müslim’in çabalarıyla, Maveraünnehir bölgesinde bulunan Buhara, Semerkand ve Harezm gibi önemli Türk şehirleri onun zamanında Emevilerin egemenliğine girmiş olmasına rağmen Emevilerin uyguladığı ırkçı politikalar nedeniyle bu dönemde İslamiyet Türkler tarafından fazla benimsenmemiştir.

3.2. Din, Mezhep ve Devlet

İslam düşünce tarihinde olduğu kadar, İslam siyasi tarihinde de önemli bir kullanım sahası olan “mezhep” deyimi, kısaca düşünce ekolü, yorum sistemi demektir. Mezhepler, din anlayışındaki farklılaşmaların kurumsallaşması sonucu ortaya çıkan beşeri oluşumlardır. Mezhepler, din değil; dinin anlaşılma biçimleridir.

İslam Tarihi’nde Hz. Muhammed’in zamanında herhangi bir mezhep ya da tarikat yoktur. İslam toplumunda Dört Halife Dönemi’nde Hz. Osman zamanında başlayan ayrılıklar Hz. Ali döneminde halifelik mücadelesi için yapılan Sıffin Savaşı ve Hakem Olayı ile daha da artarak devam etmiştir. Emevi iktidarında yaşanan Kerbela Olayı ile günümüze kadar gelen ayrılıkların keskinleşmesinde oldukça etkili olmuştur.

İslam Tarihi’nde ilk ortaya çıkan mezhep, Haricîlik’tir. Daha sonra, Mürcie, Şia, Mu’tezile gibi itikâdî yönü ağır basan mezhepler oluşmuştur. Fıkhî mezheplerin oluşumu ise, hicri ikinci yüzyıl ve daha sonraki döneme rastlamaktadır. Bir diğer mezhep olan Şiilik, klasik kaynaklarda Zeydiler, İmamiler, İsmaililer ve Gulat gibi ana kollarıyla zikredilmekle birlikte, alt kollarıyla beraber sayıları yüzlere yaklaşan fırkadan oluşmaktadır. Bütün bu Şii ekollerin çıkış noktası Irak coğrafyasıdır. Daha sonra Şiilik buradan İran coğrafyasına intikal etmiştir.

Hicri IV. yüzyılda (1000’li yıllar) Şia’nın güçlenmesi ve yayılmasında Abbasi hilafetinin otoritesinin zayıflaması ve Şii Büveyhoğulları (932-1062) devletinin ortaya çıkması etkili olmuştur. 910-1171 arasında Mısır’da hüküm süren Fatımiler Şiiliği benimseyen bir başka devlet olmuştur.

Mevali: Kelime olarak Azad edilmiş köle anlamına gelmektedir. Emeviler İslam fetihlerinden sonra İslam’ı benimseyen ve çoğunluğunu Türkler, İranlılar, Berberiler ve Kıptiler’in oluşturduğu Arap olmayan Müslümanlar için kullanılmıştır.

3.3. Kuzey Afrika’da ve Avrupa’da İslam

Emevîler döneminde gerçekleşen en önemli fetihlerden birisi de Kuzey Afrika ve Endülüs bölgesidir. Bu bölgede Hz. Ömer döneminde başlayan fetihler, Emevîler döneminde İspanya’nın içlerine kadar ilerlemiştir.

Emevi komutanlarından Ukbe b. Nafi tarafından Kuzey Afrika’nın fethi tamamlanmış, Kuzey Afrika genel valiliğine getirilen Musa bin Nusayr, Berberileri egemenlik altına aldıktan sonra yönünü İspanya’ya dönmüştür. İspanya’ya gönderilen Tarık bin Ziyad Kadiks Savaşı (711) ile Vizigotları mağlup etmiş ve belirli aralıklarla yapılan seferlerle bütün İspanya fethedilmiştir. Bu fetihlerle İslamiyet Avrupa topraklarında yayılmaya başlamıştır. Emevilerin, Avrupa kıtasındaki ilerlemeleri 732 yılında Franklarla yapılan Puvatya Savaşı‘nda İslam ordusunun yenilmesiyle Prene Dağları’nda son bulmuştur.

Emevilerden sonra Abbasi Devleti, Endülüs topraklarını merkezden gönderdiği valilerince yönetmeye başlamıştır ancak 756 yılında Emevi ailesine mensup Abdurrahman bin Muaviye Kurtuba’ya gelmiş ve yönetimi devralmıştır. Böylelikle 1031 yılına kadar varlığını sürdürecek olan Endülüs Emevi Devleti kurulmuş oldu. Endülüs Emevileri günümüzdeki bütün İspanya ve Portekiz topraklarına egemen olmuştur.

Endülüs Emevi Devleti’nin iç sıkıntılar yaşadığı dönemlerde Hristiyan İspanyol krallıklarının saldırılarıyla topraklarının bir kısmını kaybetmiş ve 1031’de yıkılmıştır. Endülüs Emevi Devleti’nin yıkılmasından sonra İspanya’da; Bağımsız Emirlikler Dönemi (1031-1091), Murâbıtlar Dönemi (1091-1147), Muvahhidler Dönemi (1147-1229) ve en sonunda Beni Ahmer Devleti Dönemi (1238-1492) yaşanmıştır. 1469’da Kastilya Kraliçesi İsabella ile Aragon Kralı Ferdinand evliliğinden 10 yıl sonra bu iki krallık birleşmesiyle İspanya’da siyasi birlik sağlanmıştır. Güçlenen krallıklar bölgedeki Müslüman varlığına son vermek için harekete geçmiş ve 1492 yılında Beni Ahmer Devleti’ne son vermişlerdir. Bu tarihten sonra bölgedeki Müslümanlar büyük sıkıntı yaşamaya başlamış ve İslam medeniyetinin yüzyılların birikimi olan binlerce kütüphaneler dolusu kitap bu dönemde yakılarak yok edilmiştir.

Okuma yazma bilmeyen çok az olduğu Endülüs’te eğitim; cami, medrese ve küttaplarda yapılıyordu. İlimlerin her dalında önemli şahsiyetler yetişmiştir. Tefsirde Muhammed el-Kurtubi (öl.1273), hadiste İbn Abdi’l-Berr (öl. 1070), fıkıhta İbn
Hazm’e (öl. 1064), tasavvufta Muhyittin İbn Arabi (öl.1240) gibi âlimler önde gelen isimlerden bazılarıdır.

Endülüs’te felsefe ve mantık alanlarında da önemli çalışmalar yapılmıştır. Muhammed bin Meserre (öl. 931) ile başlayan felsefe geleneği İbn Bacce (öl.1138), İbn Tufeyl (öl.1185) ve İbn Rüşt (öl. 1198) gibi filozoflar tarafından devam ettirilmiştir. Grek felsefe ve mantığının tamamı Endülüslü filozoflarca Arapça’ya çevrilmiştir. İbn Rüşt’ün öğrencisi Yahudi İbn Meymun da felsefe alanında önemli isimlerdendir.

Aristoteles ve Platon gibi filozofları Avrupalılar ilk kez Müslüman bilginlerden öğrenmişlerdir. 

4. ABBASİ DEVLETİ VE TÜRKLER

4.1. Abbasiler Dönemi’ndeki Siyasi ve Sosyal Gelişmeler (750-1258)

Uyguladıkları mevali politikası ve Kerbela Olayı gibi gelişmeler de buna eklenince Emeviler halk desteğini kaybetmiştir. Bu gelişmelere karşı Abbasi ailesi, Horasan’da eşitlik ve adalet düşüncesiyle isyan hareketi başlatmıştır. Emevi hanedanına karşı cephe alan Türklerin de dahil olduğu çeşitli grupların bu isyanda Abbasi ailesi ile birlikte hareket etmesi ayaklanmayı başarıya ulaştırmış ve Ebü’l-Abbas, Kûfe’de halife ilan edilmiştir.

Mansur Dönemi’nde Anadolu’ya akınlar yapılmış ve Halife Mehdi Dönemi’nde Bizans vergiye bağlanmıştır. Abbasi Devleti, Harun Reşid zamanında en güçlü dönemlerini yaşamıştır. Bu dönemde tarım, ticaret, bilim ve eğitim düzeyi artmış;
Bağdat, Doğu’nun en büyük ve en önemli ekonomik merkezi olmuştur.

IX. yüzyılın ortalarından itibaren Abbasilerin gücü, Mısır’dan batıya geçemiyordu. 868-905 yılları arasında Tolunoğulları ve 935-969 yılları arasında Akşitler gibi Türk devletleri, Mısır ve Suriye’ye hâkim olarak batıdaki Abbasi sınırını daraltmışlardı. Doğudaki durum da batıdakinden çok farklı değildi. Maveraünnehir’de Samaniler, Horasan’da Tahiriler halifeye bağlı olmakla beraber iç ve dış işlerinde tamamen bağımsız hareket ediyordu. Abbasiler, yaşanan tüm problemlere rağmen siyasi varlıklarını 1258 yılına kadar devam ettirmeyi başarmışlarıdır. 1258 Cengiz Han’ın torunu İlhanlı hükümdarı Hülagü, Bağdat şehrini işgal ederek Abbasi Devleti’ne son vermiştir.

1517’de Osmanlı Sultanı Yavuz Sultan Selim’in Memlüklüleri ortadan kaldırmasına kadar halifelik makamı Abbasi ailesinde kalmıştır. Yavuz Sultan Selim Dönemi’nden itibaren Osmanlı padişahları tarafından kullanılan halife unvanı 3 Mart 1924’te halifeliğin kaldırılması tarihe karışmıştır.

Abbasilerde Sosyal Hayat ve Devlet Teşkilatı: Abbasilerde, İslam toplumu genel olarak havas ve avam denilen iki tabakadan oluşuyordu. Halifenin yakınları, vezirler, emirler, kadılar, âlim ve kâtipler havas tabakasında iken esnaf
ve sanatkârlar, çiftçiler, askerler, köleler ve diğer gruplar da avam tabakasına mensup olmuşlarıdır. Halifelerin siyasi otoritelerinin zayıflaması üzerine, devlet erkânı arasında ortaya çıkan iktidar mücadelesine son vermek maksadıyla kurulan
kuruma Emirü’l-ümeralık deniyordu. Bu kurumun başındaki kişi olan Emirü’l-ümerageniş yetkilere sahip olduğundan hutbe ve sikkelerde halifenin isminden sonra geçmekteydi. Harun Reşid devrinden itibaren ise kadılkudatlık (başkadılık) makamı kurulmuştur. 

Devletin mali işlerine Divanü beytülmal, askerî işlere Divanü’l-ceyş, resmî yazışmalara Divan’ı-tevki, posta ve gizli istihbarat hizmetlerine Divanü’l-berid, idari haksızlıklara ve adli hatalara Divan’ı-mezalim bakardı.

4.2. Abbasi Devlet Teşkilatında Türkler

747 yılında büyük bir ordu ile batıya doğru ilerlemeye başlayan Çin’in, Orta Asya’daki sert tutumu Türklerin Abbasilerle yakınlaşmasını sağlamış ve Türklerle Müslüman Arapların orduları Talas’ta Çin kuvvetleriyle karşılaşmıştır. Türklerin desteğini alan Müslüman Araplar, 751’de Talas Savaşı’nı kazanmış ve bu savaşın sonucunda, Orta Asya’yı egemenliği altına almak amacıyla gelen Çinliler geri püskürtülmüştür.

Talas Savaşı sonrasındaki yakınlaşma ile Türkler, Müslümanlığı kabul etmeye başladı. Abbasilerin uyguladığı politika gereği Türklere devlet içinde görevler de verildi. Abbasi Halifesi Harun Reşid, muhafız birliğini Türklerden meydana
getirmiştir. Bizans’tan gelebilecek tehditleri önlemek için merkezi Antakya olan Avasım eyaleti kurularak Türklerden oluşan askerî birlikler bu şehirlere yerleştirilmiştir.

Türkler, Abbasi Devleti’nde Arap ve İranlıların nüfuzuna karşı çıkabilecek siyasi tecrübe ve askerî güce sahipti. Me’mun’un halifeliğinin son yıllarında Türkleri, askerî birliklerin arasına almaya başladığı ve bunu bir devlet politikası hâline getirdiği görülmektedir. Halife Mu’tasım zamanında devlet içindeki Türklerin durumu daha da güçlenmiştir. Afşin, Aşnas, Boğa el Kebir, Urtuç gibi Türk komutanlar, ülke içinde çıkan isyanların bastırılmasında görev almış ve Bizans üzerine
Anadolu’ya yönelik seferlere de katılmışlardır. Bu dönemde halife, Bağdat’ın kuzeyinde sadece Türklere ait olan Samarra şehrini kurdurmuş ve başka milletten insanların bu şehre yerleşimi yasaklanmıştır.

Abbasi Devleti’nde Türkler, sadece orduda değil siyasi ve idari alanlarda da güç kazanarak devlet kadrolarında görev alıp devletin yönetiminde büyük ölçüde söz sahibi olmuştur. Şii bir hanedan olan Büveyhilerin Bağdat’ı ele geçirdikten sonra Abbasi halifeleri, bütün siyasi ve askerî otoritelerini kaybetti. XI. yüzyılda İran’da yeni bir güç olarak Büyük Selçuklular ortaya çıkmıştır. Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdat’ı kurtararak halifeye dinî itibarını iade etmiştir.

4.3. Mısır’da Kurulan İlk Müslüman Türk Devletleri

Tolunoğulları (868-905): Abbasilerde devlet hizmetlerine giren Türklerden olan Ahmet b. Tolun Mısır’da valilik yaptığı sırada bağımsızlığını ilan etmesiyle kurulmuştur. Bu dönemde Mısır ekonomisi büyük gelişme sağlamıştır. İlk Türk-İslam hanedanını kurmuş olan Tolunoğulları Abbasiler tarafından yıkılmıştır.

İhşîdîler (935-969): Fergana kökenli askerî aileden gelen Abbasi hizmetindeki Türk valilerden biri olan Muhammed b. Toğaç tarafından Mısır’da kurulmuştur. Zamanla Mekke Medine ve Suriye’yi egemenliklerine alarak kutsal topraklara egemen olan ilk Türk devleti olmuştur. Fatımiler tarafından yıkılmışlardır

Eyyubiler (1174-1250): Devlete ad veren Eyyûb oğlu Salâhaddin Yusuf, Musul Atabeyi Nureddin Mahmud’un yanında yetişmiştir. Kurduğu devlette halkın çoğunluğunu Türkler teşkil ettiği gibi Eyyûbî ordusu tamamen Türkler’den kurulmuştu. Devlet dili Türkçe olduğu gibi Salâhaddin’in takip ettiği Sünni Müslümanlık siyaseti, Büyük Selçuklu Türk siyasetinin aynısıdır. Selâhaddin Eyyubi, Haçlı savaşlarındaki mücadelesi ve başarıları ile Doğu’da ve Batı’da büyük şöhret kazanmış ve 1187’deki ünlü Hıttîn Zaferi ile Haçlılar’ı Kudüs’ten çıkarmıştır. Mısır, Suriye, Filistin ve Yemen’e kadar uzanan devleti, kendisinin ölümünden sonra (1193) kardeşleri ve oğulları arasında bölüşülerek ayrı devletler hâlinde devam etmiştir. Memlûkler tarafından ortadan kaldırılmışlardır. 

Memlûkler (1250-1517): Kıpçak kökenli kölemenlerin Abbasilerde devlet hizmetine girmesiyle Mısırda özellikle Eyyubilerin ordusunda Türk memlûklerin sayısı artmıştır. Ordu komutanı Muizzüddin Aybek isyanı sonucunda Eyyubi Devleti yıkılmış ve Mısır’da Memlûkler Dönemi başlamıştır. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferinde yaptığı Mercidabık (1516) ve Ridaniye (1517) Savaşları ile Memlûkler Devleti yıkılarak Mısır Osmanlı Devleti egemenliğine girmiştir.

5. İLİM MEDENİYETİ

Hz. Muhammed’in peygamberliği ve Kur’an öğretileriyle birlikte Müslümanlar, ilime teşvik edilmiştir. Kur’an sadece iman ve ibadetlerden bahseden bir kitap değildir. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? (Zümer, 9)” diyen Kur’an; bal arısından güneşe, denizlerden yıldızlara Müslümanların dikkatini çekerek yüzlerce ayetin sonunda “Düşünmez misiniz?, Akletmiyor musunuz?, Bakmaz mısınız?” gibi uyarılarla insanları düşünmeye çağırmıştır. “Rabbinin adıyla oku! (Alak, 1)” ayetiyle Kur’an, insanlara rehber olmak üzere indirilmiştir.

5.1. İslam Medeniyetinin İlim ve Eğitim Kurumları

Bedir Savaşı’nda ele geçirilen esirlerden, Müslümanlara okuma-yazma öğretenlerin serbest bırakılması, Hz. Muhammed’in eğitime verdiği önemin bir göstergesidir.  Hz. Muhammed’in tıp tahsili için Müslümanları hatta henüz Müslüman olmayanları da o günün en önemli bilim merkezi olan İran’daki Cündişapur’a göndermesi bilime verdiği önemin bir başka kanıtıdır. Dört Halife Dönemi’nde küttab adı verilen ilköğretim seviyesindeki kurumlarda, mescidlerde ve camilerde ilim öğrenimine devam edilmiştir.

Emeviler ve Abbasiler Dönemi’nde sınırların genişlemesiyle birlikte eğitim kurumlarında önemli gelişmeler olmuştur. Başlangıçta sadece okuma-yazma ve İslami ilimler alanında eğitim verilirken bu dönemden itibaren değişik dallarda eğitim -öğretim verilmeye başlanmıştır. Özellikle Abbasiler Dönemi’nde, bilgelik ve hikmet evi anlamına gelen Beytü’l-Hikme’nin kurulması İslam medeniyetinde bir dönüm noktasıdır. Beytü’l- Hikme, bir araştırma ve eğitim kurumu olup Abbasi Halifesi el-Me’mun tarafından kurulmuştur. Grekçe, Süryanice, Sanskritçe ve Farsça gibi dillerden Arapça’ya tercüme edilen çok sayıda eser Hizanetü’l-Hikme adı verilen yerde toplanmıştır.

İslam dünyasında gerçek anlamıyla ilk kütüphane Emevi halifesi tarafından Şam‘da kurulmuştur. Kütüphanecilikte ikinci önemli gelişme Abbasi Halifesi Me’mun’un Bağdad’ta açtığı Beytü’l-Hikme‘dir.

İlimlerin sınıflandırılması: İslam dünyasında düşüncenin ve bilimin ortaya çıkışının dinî, siyasi ve sosyal nedenleri vardır. Hz. Muhammed hayattayken sorunlara ya doğrudan kendisi cevap veriyor ya da sorunları vahiy yoluyla çözüyordu. Hz. Muhammed’in vefatından sonra Suriye, Irak ve İran gibi geniş toprakların İslam Devleti’ne katılması; vergi ve arazi hukuku, savaş esirlerinin durumu gibi yeni sorunları ortaya çıkarmıştır. Fethedilen bölgelerde İslam’ın yayılması; dinin nasıl ve hangi araçlarla anlatılacağı, toplumsal hayatın nasıl yaşanacağı gibi meseleleri gündeme getirmiştir.

Sahabelerin Kur’an öğretme faaliyetleri, tefsir ve fıkıh ilimlerine kaynaklık etmiştir. Abbasi halifelerinin, Latince ve Süryaniceden Arapçaya çevirttiği eserler ile İslam medeniyetinde farklı bilimler ortaya çıkmıştır. İslam coğrafyasının
genişlemesiyle ortaya çıkan ihtiyaçları gidermek için matematik, fizik, kimya, astronomi, tıp, coğrafya, mühendislik gibi ilimlerle de uğraşılmıştır.

Dinî ilimler (Naklî ilimler): İslam’ın en temel iki kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed’in Sünnet’ini anlamaya yönelik tefsir, hadis, fıkıh (hukuk), kelam gibi ilimlerdir. 

Akli ilimler: Abbasilerde Beytü’l Hikme ve gözlem evlerinin açılması, medreselerin kurulmasına ve çeşitli düşünce akımlarının doğmasına yol açmıştır. Böylece düşünce ve bilim hayatına canlılık gelmiş, felsefe, coğrafya, astronomi, matematik, tıp gibi ilimler üzerinde çalışmalar başlamıştır. Bu ilimlere “Akli ilimler” denmiştir.

5.2. İslam Âlimlerinin İlme Bakışları

XII. yüzyıla kadar İslam âlimleri matematik, fizik, astronomi, kimya, biyoloji,  tıp ve felsefede çok yönlü bir araştırma çabası içinde olmuşlardır. Müslümanlar, bir yandan Eski Yunan ve Hintli düşünürlerin eserlerini incelemiş diğer yandan da bilimde farklı yaklaşım ve metotlar geliştirmişlerdir. İslam’da ilim; düşünmek, araştırmak, tefekkür etmek; Allah’ın mutlak kudretini, yaratma gücünü ve ilim sıfatını anlamak ve elde edilen bilgiyi insanlarla paylaşmak demektir.

5.3.Müslüman İlim Adamları

Abbasiler ve Endülüs Emevileri’nde, özellikle Bağdat ve Kurtuba başta olmak üzere İslam Coğrafyasında farklı dönemlerde ve değişik ekollere mensup birçok ilim adamı yetişmiştir. Bunlardan öne çıkanlar şunlar olmuştur.

Farabi (870-950): Batı’da Alfarabius, Abunazar gibi isimlerle tanınan Farabi’nin asıl adı Muhammed’dir. Kazakistan’da bulunan Farab şehrinde doğduğu için “el-Farabi” olarak anılmıştır. Farabi, mantık ilmine katkılarından dolayı Aristo’dan sonra “İkinci Öğretmen” lakabıyla anılmıştır. İslam dünyasında siyaset felsefesinden ilk bahseden filozof olan Farabi, başta İbn-i Sina ve İbn-i Rüşd olmak üzere hemen hemen bütün önemli Müslüman filozofları etkilemiştir. Farabi felsefede kavramları; tahlilî (analitik) ve terkibî (sentetik) olarak ikiye ayırmış ve Leibniz (Laybniz) ile Kant’a bu konuda öncülük etmiştir. Farabi, müzikte sesleri notalarken logaritmayı icat etmiştir. Musiki alanındaki eserinde ud ve kanun gibi müzik aletlerinden ilk defa bahseden kişi Farabi’dir.

İmam Gazali (1058-1111): Gazali, Horasan’ın Tus şehrinde doğmuştur. Olağanüstü bir zekaya sahip olan Gazali; fıkıh, hadis, akaid, gramer, felsefe gibi ilimlerde eğitim almıştır. Gazali, hem kabilecilik anlayışına hem de körü körüne kabul edilen mezhepçiliğe karşıdır. Gazali’ye göre şüphe gerçeğe ulaşmanın tek yoludur. Gazali’nin bilimsel konular işlerken odak noktası insanın niyeti, amacı, tasarıları, dinî ve ahlaki şuurudur. En ünlü eseri “İhya’ü Ulümi’d-Din”de bozulmuş bir toplumu ıslah etmeye, tekrar Kur’an ve sünnet temelleri üzerine oturtmaya ve ona asıl İslami erdemlerini yeniden kazandırmaya çalışmıştır.

İbn-i Rüşd (1126-1198): Kurtuba’da doğan İbn-i Rüşd, felsefeden tıbba çeşitli bilim dallarıyla ilgili yaklaşık 94 eser yazmıştır. Batı’da Averroes adıyla tanınmıştır. İslam dünyasında fazla anlaşılmayan İbn-i Rüşd’ün etkisi Batı’da XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Aristo’nun en büyük yorumcusu olarak kabul edilir. XII. yüzyıldan itibaren Avrupa’da “Latin İbn-i Rüşdçülük” denilen bir felsefe ve bilim ekolü oluşmuştur. Ünlü Astronom Batlamyus’un evren modelini eleştiren İbn-i Rüşd, yeni gezegen modellerinin oluşturulması gereğini ortaya koymuştur. Yaptığı gözlemlerle güneş lekelerini ilk defa gözlemleyen bilgindir. Tıp ve optik alanında da çalışmaları olan İbn-i Rüşd, gözün retina tabakasının işlevini açıklamıştır. 

İbn-i Sina (980-1037): Buhara yakınlarındaki Afşana köyünde doğdu. Fıkıh, kelam, mantık, felsefe, tıp, astronomi, jeoloji ve matematik ilimlerinde tahsil gören İbn-i Sina, Batı’da Avicenna, İslam âleminde ise Şeyh el-Reis adıyla anılmıştır.
İbn-i Sina, öğrencisi el-Cüzcani ile birlikte gözlemevi kurmuş ve bu gözlemevine ait araç ve gereçleri kendisi çizmiştir. Ufuk açısını ölçmeye yarayan ve “azimut halkası” adı verilen büyük boyutlu bir gözlem aleti yaptığı bilinmektedir. İbn-i Sina’nın en önemli eseri, tıp alanında yazmış olduğu “el-Kanun fî’t–Tıb” tır. İdrar incelemesiyle şeker hastalığını tespit eden İbn-i Sina, nabız inceleme yöntemiyle damar ve kalp hastalıklarını belirlemiştir.

İSLAM MEDENİYETİ DÜŞÜNCE EKOLLERİ
Meşşâîlik:İşrâkîlik:İbn Sînâcılık:Ekberîlik:
İslâm dünyasında Aristocu felsefeye verilen isimdir.
Meşşaî (yürüyen) ismi, Aristo’nun yürüyerek derslerini
vermesine atfen verilmiştir. Meşşaî mektebi, Şark
İslâm dünyasında el – Kindî, Farabî, İbn Sina gibi filozoflarla,
Endülüs’te ise İbn Bacce ve İbn Rüşd tarafından
temsil edilmiştir. Meşşâî ekolü İslam düşünce
dünyasının hakim ve yaygın felsefesi olmuştur.
Şihâbuddîn es-Suhreverdî tarafından kurulan ve aydınlanma
anlamındaki “işrâk” terimine atıfla adlandırılan
İşrâkîlik düşüncesi, mantıksal akıl yürütmeye
dayalı bilginin tek başına yetersiz olduğunu, hakikate
ulaşmada keşif ve müşahede bilgisinin gerekli olduğunu
iddia etmişlerdir.
İbn Sînâcılık, İbn Sînâ’nın ilk üç kuşak öğrencileriyle
inşa edilen ve daha sonra Kelam, Tasavvuf ve İşrâkîlik’le
girdiği ilişkiler etrafında farklı açılardan gelişme
gösteren felsefî bir akımdır. Bir kısmı İbn Sînâ’nın
doğrudan öğrencisi olan Cürcânî, İbn Zeyle, Ma’sûmî
ve Behmenyâr gibi isimlerin katkısıyla oluşan düşünce
ekolüdür.
Ekberîlik, Muhyiddin İbnü’l-Arabî tarafından sistemleştirilen ve geleneksel tarzda bir tarikattan ziyade tasavvufî ve fikrî bir hareket olarak ortaya çıkmıştır.
Ekberîliğin asıl unsurlarından birini oluşturan ve dinî-felsefi düşünce geleneklerindeki varlık araştırmalarının bir uzantısı olarak ortaya çıkan vahdet-i vücûd düşüncesi, filozoflarla kelamcıların varlık ve yaratılışla ilgili görüşlerine karşı geliştirilen bir varlık ve yaratılış görüşü ve buna bağlı olarak Tanrı-insan
ilişkilerine dayanan bilgi teorisini ifade eder. İbn Arabî sonrasında Sadreddîn Konevî tarafından gerçek anlamda sistemleştirilen bu gelenek, 13. yüzyıldan
başlayarak sonraki yüzyıllar boyunca, İslam düşünce tarihindeki en etkili okullarından biri olmuştur.
Mâtürîdîlik:Yeni Eş’arîlik:Mutezile:Eşarîlik:
Mâtürîdîlik, Ebû Hanife ve Ebû Mansûr el-Mâtürîdî’nin
akaid ve kelamla ilgili görüşlerine dayalı bir şekilde
ortaya çıkmış bir kelâm mezhebidir. 10. yüzyılda
el-Mâtürîdî’nin sistemleştirmesiyle Eş’arîlikle birlikte
Sünni kelâmının temel iki okulundan biri haline gelen
Mâtürîdîlik, özellikle Mâverâunnehir, Hârezm, SindHind
ve Anadolu gibi bölgelerde yaygınlaşmıştır.
Eş’arî kelâmının, Gazâlî sonrasında geçirdiği ve Fahreddîn
Râzî’yle birlikte zirvesine ulaşan bir dönüşüm
evresini ifade eder. Bu evrede Eş’arîlier, klasik dönem
Eş’arî kelâmının temel metafizik öncüllerini korumak
suretiyle, İbn Sînâ felsefesinin eleştirilerini karşılama
çabasına girişmişlerdir. Eş’arî kelamının yeni
meselelerle genişleyerek metafizikleşmesine ve felsefî
bir terminoloji kazanmasına yol açmıştır.
II./VIII. yüzyılın ikinci yarısından Vâsıl b. Atâ ve
Amr b. Ubeyd gibi isimler tarafından kurulan Mutezile,
Klasik dönem İslam düşünce geleneğinin en
önemli düşünce okullarından biridir. Mutezile’de akıl
ile nass (örneğin bir ayet) çelişkili durduğunda nass
akla uygun olacak şekilde yorumlanır. Akıl, nakilden
üstündür anlayışı egemendir.
Ebu’l-Hasen el-Eş’arî tarafından kurulan ve kurucusuna
nispetle adlandırılan Sünni bir kelâm mezhebi
olan Eşarîlik; İmam Eş’arî’nin Tanrı’nın zorunlulukla
fiil yapıp yapmadığı problemi etrafında Mutezîlî olan
hocası Cübbâî ile giriştiği bir tartışma neticesinde
doğmuştur. İslam düşünce tarihinin en önemli düşünce
okullarından biri haline gelen Eş’arîlik sonraki
yüzyıllar boyunca, Mâturîdîlikle birlikte Sünni kelam
geleneğinin en önemli unsuru olmaya devam etmiştir.

 

İlim AdamıDönemi Önemli Eserleri Özellikleri
Taberi838 – 923Târihu’l-Ümen ve’l-Mülük
Câmiu’l-Beyan an fi
Te’vîli Âyati’l-Kur’an
• Kendi zamanına kadar olan
olayları ele alır.
• Taberî Tefsiri olarak bilinir.
Farabi870 – 950Kitab-ül Musiki
İhsau’l-ulum
• Müzik üzerinde ilk yazılmış bir
eserdir.
• İlimlerin tarif ve tasnifini yapar.
İbnül-Heysem960 – 1039Kitabü’l Menazir• Optik üzerinde yazılan en sağlam
eserdir.
İbn–i Sina980 –1037Kitabü’ş Şifa
El-Kanun fı’t-tıp
• Büyük ansiklopedik bir eserdir.
Tıbbın bütün yasalarını ele alan
bir eserdir.
Gazali1058 – 1111İhyâ’ü-Ulûmi’d Dîn
El-Munkizu-mine’d-Dalâl
Mekâsidu’l-Felâsife
• İnanç, ibadet ve tasavvufa dair
konularını ele alır.
• Düşünce hayatından bahseder.
• Felsefenin mahiyetini ele alır.
El İdrisi1100 – 1165El Kitabür-Rücari
Kitabül’l memalik ve’l
Mesalik
• Farklı ülkelerin özelliklerinden
bahseden bir eserdir.
İbn–i Rüşd1126 – 1198Tehafütü’t Tehafüt
Makela fı’l Mizac
• Felsefenin temeli üzerine yapılan
çalışmadır.
Muhyiddin–i
Arabi
1165 – 1240Fususu’l-Hikem
Muhaderâtu’l-Ebrar ve
müsameratü’l-Ahyar
• Hikmet incilerinden bahseder.
• Tasavvufî unsurlar içeren bir
eserdir.
İbn–i Fadlan10. Yüzyılİbn-i Fadlan seyehatnamesi• 921–922 tarihlerindeki Türk
ülkelerini anlatır.

5.4. İslam Medeniyetinin Avrupa’ya Etkisi

İslamiyet; Mısır, Sasani, Türk, Yunan, Hint gibi medeniyetlerin yaşadığı alanlar üzerinde yayılmıştır. Müslümanlar bu medeniyetlerin bilginlerini tanımışlar, eserlerini tercüme etmişler, sosyal kurumlarını incelemişlerdir.

Avrupa’nın İslam medeniyetinden etkilenmesi Haçlı Seferleri, Akdeniz ticaretinin gelişmesi, İslam fetihleri, İspanya’da kurulan medreseler, tercüme faaliyetleri gibi gelişmeler sayesinde olmuştur. İslam dünyasındaki bilimsel gelişmelerden
etkilenen Avrupa’da, IX ve X. yüzyıllardan itibaren bilim adamları yetişmeye başlamıştır.

İslam medeniyetinin Batı’ya etkisi, aralıksız olarak XVIII. yüzyıla kadar devam etmiştir. Batı’nın bugünkü bilimsel ve teknolojik ilerlemesinde İslam bilimi ve düşüncesinin etkisi vardır. İmam Gazali, İbn-i Rüşd, İbn-i Sina, Farabi, Kindî, Birûnî, Tûsî, El-Cezeri gibi âlimler, çağdaş Batı medeniyetini etkilemiş ve isimleri günümüze kadar gelmiştir.

5.5. İslam Sanatı

İslâm dünyasında puta tapıcılığa yol açabileceği, tevhidi zedeleyeceği endişesi ile büyük ölçüde somut nitelik taşıyan tasvir, resim ve heykel sanatına sıcak bakılmamıştır. İslam medeniyetinde gelişen ve öne çıkan başlıca sanat dalları tezhib, hat, minyatür, ebru ve mimari olmuştur.

Tezhib: Klasik İslam süsleme sanatlarından olan tezhib Arapçada altınlama anlamına gelmektedir. Tezhib altın tozu ve boya ile yapılan bir bezeme sanatıdır. Tezhib daha çok kitapları süslemede kullanılmıştır.

Hat: Hat yazı ve çizgi demektir. Hat sanatının ortaya çıkmasında sanat ihtiyacı ve dini anlayış rol oynamıştır. Kur’an ayetlerinin yazılması dini bir görev kabul edildiğinden hat sanatı sanatlar arasında üstün bir konuma yükseltilirken bu sanatla uğraşan hattatlarda diğer sanatçılardan üstün tutulmuşlardır.

Minyatür: Çok ince işlenmiş küçük boyutlu resimlere ve bu tür resim sanatına verilen addır. Minyatür sözcüğü, çok güzel kırmızı bir renk veren ve Latince adı “minium” olan kurşun oksitten türemiştir. Müslümanların tasvir zevki ve sanatı minyatürde ortaya çıkmıştır.

Ebru: Kâğıt üzerine, özel yöntemlerle yapılan geleneksel bir süsleme sanatıdır. Bu kelime bulut gibi anlamına gelen Farsça “ebri” sözcüğünden gelir.

Mimari: Müslümanların başarılı oldukları sanatlardan biri de mimaridir. Mimari eserler aynı zamanda süsleme, tezhib, hat, minyatür gibi diğer sanat dallarının da icra edildiği ve geliştirildiği mekânlardır.

TARİH 2 – 2. ÜNİTE KONU TESTİ (2018-2019 MÜFREDATI)

3. ÜNİTE Türklerin İslamiyet’i Kabulü ve İlk Türk İslam Devletleri

1 . TÜRK İSLAM TARİHİNDEKİ BAŞLICA SİYASİ GELİŞMELER

Talas Savaşı751
Karahanlı Devleti’nin kurulması840
Gazneli Devleti’nin kurulması963
Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulması1040
Dandakan Savaşı1040
Pasinler Muharebesi1048
Malazgirt Muharebesi1071
Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurulması1077
Harzemşahlar Devleti’nin kurulması1097
Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılması1157
Gazneli Devleti’nin yıkılması1187
Karahanlı Devleti’nin yıkılması1212
Harzemşahlar Devleti’nin yıkılması1230

2. TÜRKLERİN İSLAMİYET’İ KABULÜ

2.1. Türkler ve İslamiyet

Orta Asya bozkırlarında tarih sahnesine çıkan Türkler Gök Tanrı inancını benimsemişlerdi. Göçler, savaşlar ve ticari ilişkiler neticesinde Türk boyları zaman içerisinde farklı din ve inançları benimsemişlerdir. Tabgaçlar, Budizm’i; Uygurlar Maniheizm’i kabul etmişlerdir. Hazarlarda hakan ve ailesi Museviliği kabul ederken; Doğu Avrupa’ya göç eden Peçenekler, Avarlar Kumanlar, Bulgarlar ve Oğuzlar’ın bir kısmı (Gagavuzlar) Hristiyanlığı tercih etmiştir ancak İslamiyet haricindeki dinleri benimseyen Türk boyları zamanla millî benliklerini kaybetmişlerdir.

İslam’ın Orta Doğu’dan dünyanın birçok bölgesine yayılması ve farklı milletler tarafından benimsenmesi bu dinin özüne uygun yöntemlerle muhataplarına tebliğ edilmesi ve kendine inanan samimi müminlerin iyi temsil ve çabaları sayesinde gerçekleştirilmiştir

Emevi Dönemi’nden (661-750) itibaren Kafkasya’da Hazarlar ve Maveraünnehir Bölgesi’nde Türgişlerle savaşlar yapılmış ve Türk-Arap ilişkilerinde “Mücadele Devresi” olarak adlandırılan zaman dilimi yaşanmıştır ancak Emevilerin haksız vergi almaları, mevali anlayışı gibi Arap olmayanlara uyguladığı olumsuz politikalar nedeniyle Emeviler zamanında Türklerin İslamiyet’i kabulü küçük gruplarla sınırlı kalmıştır.

Abbasi Devleti kurulduktan hemen sonra meydana gelen 751 Talas Savaşı‘nda Karluk Türklerinin savaşın beşinci gününde Çin birliklerine arkadan saldırmalarıyla Abbasi ordusu güçlü Çin ordusunu büyük bir mağlubiyete uğrattı. Batı Türkistan hâkimiyeti üzerinde önemli etkisi olan savaşı, Araplar kazanmış ve böylece Orta Asya Çin istilasından kurtulduğu gibi Türklerin bu bölge üzerindeki üstünlüklerinin devamı sağlanmıştır. Türk-İslam tarihini başlatan bu olaydan itibaren İslamiyet Türkler tarafından gruplar hâlinde benimsenmeye başlanmıştır. İlk benimseyen Türk boyu da Karluklar olmuştur.

Türk dünyasında İslamiyet ilk defa Maveraünnehir Bölgesi’nde ticaret ve ilim faaliyetlerinin etkisiyle yayılmaya başlamıştır. Müslümanlar, bu bölgeye geldikten sonra buralarda önemli ticaret ve ilim merkezleri kurmuştur. Şehirlerdeki tekke ve medreselerde görevli olan âlimler Türkistan’ın en ücra köşelerine kervanlarla ulaşarak İslamiyet’in özelliklerini Türk boylarına anlatma imkânı bulmuştur. 960 yılında 200 bin çadırlık Türk topluluğu Müslüman olmuştur. Bu Türkler, Karahanlı Devleti’nin hâkim olduğu yerlerdeki Türk boylarından olan Yağma, Çiğil, Karluk ve Tuhsilerdir. Oğuzlar da aynı yüzyılın ikinci yarısında İslam dinini kabul etmeye başlamıştır.

2.2. İslam ve Diğer Milletler

Farklı coğrafyalarda İslam dinini kabul eden Berberiler, Acemler ve Kürtler gibi kavimler de bulunmaktadır. Berberiler, Emeviler zamanında İslâm’la tanışmadan önce, 400 yıla yakın Hristiyanlığın ve Roma Medeniyeti’nin etkisi altında yaşamışlardır. Emevilerin, Kartaca’yı fethi sonrası Berberiler İslamı kabul etmiştir. Berberîler’in çoğunluğu İslâm’ı kabul ettikten sonra İslâm ordusunun içinde asker ve komutan olarak (Tarîf b. Mâlik, Târık b. Ziyâd gibi) yer almaya başlamışlar ve Kuzey Afrika’nın henüz İslâm hakimiyetine girmemiş bölgelerinde İslâmiyet’in yayılmasına katkıda bulunmuşlardır.

Arap Yarımadası dışında İslam’ı yayma faaliyetine girişen Araplar, zamanla Acemlerle iç içe geçmiştir. Acemler daha önceleri eski İran dini olan Zerdüştlük inancına mensup iken Sasanilerin yıkılması ve İran’ın Hz. Ömer döneminde fethedilmesiyle İslam’ı kabul etmişler ve Şii mezhebini benimsemişlerdir.

Kürtler ise Müslümanlar ile ilk defa Hz. Ömer zamanında karşılaşmıştır. Bu dönemde Acemler gibi Zerdüşt inancında olan Kürtler, Müslümanlara karşı İranlılar ile birlikte savaşmış ve İslam ordularına yenilen Kürtler, İslam’ı kabul etmeye başlamıştır.

3. İSLAMİYET’İN TÜRK DEVLET YAPISINA ETKİSİ

3.1. İslamiyet ve Türk Devleti

Kök Türkler ve Uygurlar zamanında büyük gelişme gösteren Türk kültür ve medeniyetinin Karahanlılardan itibaren İslam kültür ve medeniyetiyle karşılaşıp kaynaşması Türk-İslam medeniyetinin temellerinin atılmasını sağlamıştır.

Anayurtta Kurulan İlk Türk İslam Devleti

KARAHANLILAR (840-1212): Orta Asya’daki ilk Müslüman Türk devleti olan Karahanlı Devleti; Karluk, Yağma, Çiğil ve Tuhsi boyları tarafından Doğu ve Batı Türkistan topraklarında 840 yılında kurulmuştur. Devletin merkezi
Balasagun olup bilinen ilk hükümdarı Bilge Kül Kadir Han’dır. Satuk Buğra Han, İslamiyet’i kabul eden ilk Karahanlı hükümdarıdır. Müslüman olduktan sonra Abdülkerim adını alan Satuk Buğra Han, Türkler arasında İslamiyet’in yayılması
için mücadele etmiş ve bu nedenle El-Mücahit, El-Gazi unvanları ile anılmıştır. Yusuf Kadir Han’ın vefatından sonra taht mücadeleleri yaşanmış, Karahanlı Devleti Doğu ve Batı olmak üzere ikiye ayrılmıştır (1042). Doğu Karahanlı Devleti
1130’da Karahitaylar, Batı Karahanlılar ise 1212 yılında Harzemşahlar tarafından ortadan kaldırılmıştır.

Hindistan’da İslamiyeti Yayan Türk Devleti

GAZNELİLER (963-1187): Samanilerin Türk komutanlarından Alp Tegin tarafından 963 yılında başkenti Gazne olarak Horasan, Afganistan ve Kuzey Hindistan’da kurulan Müslüman Türk devletidir. 997’de Gaznelilerin
başına geçen Gazneli Mahmut, devlete en parlak dönemini yaşatmıştır. Hindistan üzerine 17 sefer yaparak İslamiyet’in Hindistan’da yayılmasına katkı sağlamıştır. Bunun üzerine Abbasi halifesi tarafından Gazneli Mahmut’a “Sultan”
unvanı verilmiştir. Sultan Mesut Dönemi’nde Gazneliler, 1040 yılında Selçuklularla yaptıkları Dandanakan Savaşı’nda yenilerek Hindistan’a çekilmek zorunda kalmıştır. Gazneliler bu savaştan sonra zayıflama sürecine girmiş, Gurlular tarafından 1187’de son bulmuştur.

Sultan unvanını ilk kullanan Türk hükümdarı Gazneli Mahmut olmuştur.  İslamiyet’le birlikte gelen diğer değişiklikler ise hükümdarlığın halife tarafından onaylanması, ülkede halife adına hutbe okutulması ve basılan paraların üzerinde halifenin isminin yazılmasıdır. İlk Türk-İslam devletlerinde hükümdarlar tıraz denilen kendi ad ve lakaplarının yazılı olduğu, süslemeli özel giysiler giyerdi. Resmî belgelerde tevki ya da tuğra denilen mühür kullanan hükümdarların değerli taşlardan yapılmış taht ve taçları vardı. Saray önünde namaz vakitlerinde, savaşlarda ve törenlerde nevbet denilen müzik çalınırdı. Sefere ya da bir yere giderken hükümdarların başının üstünde çetr denilen, ipek ve kadifeden yapılmış bir çeşit şemsiye tutulurdu. Hükümdardan sonra devlet kademesinde en yetkili kişi vezirdi. Karahanlı vezirleri Türkçe yuğruş unvanını kullanırken, genellikle İran kökenli olan Gazneli vezirler hâce unvanını kullanmıştır. 

3.2. İslamiyet ve Türk Edebiyatı

Kutadgu Bilig: Türk-İslam edebiyatının günümüze kadar ulaşan ilk eseri olma özelliğine sahiptir. Yusuf Has Hacip eserini 1070’de Doğu Karahanlı Hükümdarı Uluğ Kara Buğra Han’a Türkçe olarak sunmuştur. Eserde insanların hem bu dünyada hem de ahirette mutluluğu elde edebilmek için nasıl bir yaşam sürmeleri gerektiği bilgisi verilmiştir. Ayrıca insanın sosyal hayattaki ve devlet nizamındaki görev ve sorumluluklarına değinilmiş, ideal Türk devlet anlayışının özellikleri anlatılmıştır.

Dîvânu Lugâti’t-Türk: Türk tarihinin ilk sözlüğü kabul edilen Divânü Lûgati’t-Türk, Türk dilinin abide şaheserlerindendir. İyi bir eğitimle kendini yetiştiren Kaşgarlı Mahmut, bütün Türk dünyasını gezip dolaştıktan sonra elde ettiği bilgileri bir araya getirdiği eserini 1077 yılında Abbasi Halifesi Muktedi Billah’a sunmuştur. Divânü Lûgati’t-Türk; Araplara Türk dilini öğretmek, Türk milletinin yüceliğini, dilinin zenginliğini göstermek amacıyla kaleme alınmıştır.

Divân-ı Hikmet: Türk tasavvuf tarihinin ilk edebî eseri olan Divân-ı Hikmet, Hoca  Ahmet Yesevi‘nin Türkçe olarak yazmış olduğu “hikmet” adı verilen şiirlerin bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bugünkü Kazakistan’da bulunan Sayram’da dünyaya gelen Hoca Ahmet Yesevi, Yesi’de eğitimini tamamlamış, buraya yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Divân-ı Hikmet; Hz. Peygamber’in yaşamı, dinî hikâyeler, dervişliğin özellikleri, cennet, cehennem, güzel ahlak gibi konuları içeren bir tasavvuf kitabıdır.

Atabetü’l-Hakayık: XII yüzyılda Edib Ahmet tarafından yazılan Atabetü’l-Hakayık ahlâki bir eserdir. Aruz vezniyle dörtlükler hâlinde yazılmıştır.

4. BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ (1040-1157)

4.1. Oğuzlar ve İslamiyet

Oğuzlar X. yüzyılda Sirderya (Seyhun) ile Hazar Denizi’nin doğusu ve Aral Gölü arasındaki bölgede yaşıyorlardı. Bu sırada Oğuzlar, Boz-ok ve Üç-ok olarak iki kol hâlinde teşkilatlanmıştı. Selçuklular Üç-ok kolunun Kınık boyundandır. Oğuzların elinde Yenikent, Huvare ve Cend gibi şehirlerin yanı sıra Karlukların idaresindeki bazı yerlerde Müslüman gruplar bulunuyordu. Bu gruplar, bulundukları bölgelerdeki Türkler ile iyi münasebetler kurmuştur. Oğuzlar, medeni seviyesi yüksek olan bu Müslümanlardan İslam dininin esaslarını öğreniyordu. Dolayısıyla X. yüzyılın ikinci yarısında, Oğuzlar arasında İslamiyet’in yayılmaya başladığı söylenebilir. Samanoğulları Devleti Şehzadesi Ebu İbrahim (Muntasır), Maveraünnehir’i Karahanlıların elinden almak için Oğuz yabgusu ile bir anlaşma yapmış ve bir süre sonra yabgu, Müslüman olmuştur.

OĞUZLAR
BOZOKLARÜÇOKLAR
Gün Han
•Kayı
•Bayat
•Alka Evli
•Kara Evli
Ay Han
•Yazır
•Dodurga
•Döğer
•Yaparlı
Yıldız Han
•Avşar
•Beğdili
•Karkın
•Kızık
Deniz Han
•Iğdır
•Bügdüz
•Yıva
•Kınık
Dağ Han
•Salur
•Alayuntlu
•Eymür
•Yüreğir
Gök Han
•Bayındır
•Çavuldur
•Çepni
•Peçenek

Oğuzlar, Tuğrul Bey önderliğinde yeni bir Müslüman Türk devleti olan Selçuklu Devleti’ni kurdu. Selçuklu Devleti’nin kurulmasından birkaç yıl sonra on bin çadırlık bir Türk topluluğu Müslüman oldu. 1040 Dandanakan Savaşı’nı
kazanarak İran’da tek siyasi güç hâline gelen Tuğrul Bey, Şii Büveyhilerin baskı altında tuttukları Abbasi halifesini bu baskıdan kurtararak bozulan İslam birliğini yeniden sağladı. Selçukluların Anadolu’ya hâkim olmaya başlaması ve burayı İslamlaştırması üzerine Papa önderliğindeki Batı dünyası, Türk-İslam dünyası üzerine Haçlı Seferleri düzenledi. Bu dönemde Büyük Selçuklu Devleti’nin parçalanması üzerine Türkiye Selçuklu Devleti, Anadolu’da bağımsızlığını kazandı. Türkiye Selçukluları, Suriye ve Filistin’deki diğer Türk emirlikleriyle birlikte Haçlı Seferleri’ne karşı İslam dünyasını başarılı bir şekilde korudu.

Doğudan gelen Moğol istilası, Türkiye Selçuklu Devleti’nin parçalanmasına neden olmuş ve Anadolu’da birçok beylik ortaya çıkmıştır. Bu beyliklerden birisi olan Osmanlı Beyliği süratle gelişerek bir cihan devleti hâline geldi. Osmanlı Devleti, İslam dünyasının lideri olarak Avrupa’da İslam kültürünün yayılmasını sağladı. Türklerin İslam’a hizmetleri yalnız siyasi, askerî ve idari sahalarda olmamıştır. Türklerin, İslam medeniyetinin gelişmesine önemli katkıları olmuştur.

4.2. Büyük Selçuklu Devleti

X. yüzyılın başında Oğuz Devleti’ni Yabgu unvanı taşıyan bir hükümdar idare etmekteydi. Selçuklu ailesinin atası olan Dukak Bey Oğuz Devleti’nde kuvvetli bir askerî ve siyasi konuma sahipti. Onun ölümüyle oğlu Selçuk üstün vasıfları ile dikkati çekmiş ve Yabgu tarafından genç yaşta Subaşı (ordu komutanı) olarak tayin edilmiştir. Oğuz Yabgu Devleti’nde subaşı olan Selçuk Bey, yabgu ile anlaşmazlığa düşünce kendine bağlı kişilerle birlikte Cend şehrine gelmiştir. Burada Selçuk Bey, boyu ile birlikte İslamiyet’i kabul etmiştir.

Selçuk Bey, Horasan bölgesinde kendisine katılan ve sayıları günden güne artan Türkmenlere yurt bulamaması ve mevcut devletlerin onun güçlenmesinden endişe duyması nedeniyle bölgede oldukça zorlanmıştır. 1007’de Cend şehrinde ölen Selçuk Bey’in Mikâil, Arslan, Yusuf ve Musa adlarında dört oğlu vardı. Mikâil daha babasının sağlığında bir savaş sırasında ölmüş, onun evlatları Çağrı ve Tuğrul Beyler, dedeleri Selçuk tarafından yetiştirilmiştir. Selçuk Bey’in ölümünden sonra oğlu Arslan Yabgu ailenin başına geçmiştir. Arslan Yabgu’nun Gazneli Mahmut tarafından esir edilerek Kalincar Kalesi’ne hapsedilmesinden sonra Tuğrul ve Çağrı Beyler aşirete kumanda etmeye başlamışlardır.

Dandanakan Savaşı (1040) : Yurt arayışını sürdüren Selçuklular Gazneliler Devleti’nin toprağı olan Horasan’a yerleşme çabalarında bulunmuşlardır ancak bu durumdan memnun olmayan Gaznelilerle yapılan Nesâ (1035) ve Serahs (1038) Savaşları’nı Selçuklular kazanmışlardır. İntikam almak isteyen Gazneliler’le yapılan  savaşta 1040 Dandanakan Zaferi’yle devletin kuruluşu tamamlamıştır.

1015-1021 yılları arasında Çağrı Bey’in yaptığı keşif seferleri ile Anadolu hakkında yeterince bilgi sahibi olan Tuğrul Bey, çareyi Türkmen boylarına Anadolu’yu hedef göstermekte bulmuştur. Bu amaçla 1043 yılında başkenti, Rey şehrine taşıyarak fetihlerin batı yönünde olacağını göstermiştir. Bizans ile ilk karşılaşma Büyük Zap Suyu civarında olmuştur. Bu savaşta pusuya düşürülen Selçuklu kuvvetleri büyük bir yenilgiye uğramıştır. Başta Şehzade Hasan olmak
üzere birçok asker şehit olmuştur. Mağlubiyetin ve Şehzade Hasan’ın şehadet haberini alan Tuğrul Bey çok üzülmüş, İbrahim Yinal ile Arslan Bey’in oğlu Kutalmış’ı mağlubiyetin intikamı ve Anadolu’nun fethi için görevlendirmiştir.

Pasinler Savaşı (1048): İbrahim Yınal ve Kutalmış’ın komuta ettiği Büyük Selçuklu ordusu karşısına çıkamayan Bizans’ın Gürcistan ve Van valileri, imparatordan yardım istemiştir. Selçuklular, Liparitis (Liparit) komutasında birleşen Gürcü ve Ermeni destekli Bizans kuvvetlerini 18 Eylül 1048’de Pasinler Ovası’nda kesin bir bozguna uğratmıştır. Pasinler Savaşı’nın Bizans ve Büyük Selçuklu orduları arasında yapılan ilk önemli savaştır.

Selçuklu-Abbasi İlişkileri: Tuğrul Bey dönemindeki en önemli gelişmelerden biri de Selçuklular ile İslam dünyasının manevi önderi durumundaki Abbasi Hilâfeti arasında kurulan güçlü ilişkiler olmuştur. Devletlerinin kuruluşunda Selçuklular Abbasi Halifesi’nin manevî otoritesini kabul etmiş, hutbeyi onun adına okutmuşlardır. Halife Kâim-Biemrillah’ın, Çağrı Bey’in kızı ile evlenmesiyle iki taraf arasında akrabalık ilişkisi de kurulmuş aynı halife döneminde Türkmen grupların İslam ülkelerindeki yerleşik halkı rahatsız ettikleri iddiasıyla Tuğrul Bey’e tanınmış bilgin el-Mâverdi’yi elçi olarak göndermiştir. Halifenin davetiyle 1055 ve 1057’de Bağdat’a gelen Tuğrul Bey Büveyhoğulları’nı Bağdat’tan çıkartmış ve Arslan Besâsirî’yi mağlup ederek halifeyi sıkıntılı durumlardan kurtarmıştır. Bu faaliyetlerinden sonra Abbasi Halifesi Kâim-Biemrillah Tuğrul Bey’i “Melikü’l-Maşrık ve’l-Mağrib” (Doğunun ve Batının Hükümdarı) ilan etmiş ve kendisine “Rükneddin”(Dinin temel direği) lâkabını vermiştir.

Malazgirt Savaşı (1071): Doğudaki Selçuklu sorununu tamamen ortadan kaldırmak isteyen Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen), büyük bir ordu ile harekete geçmiştir. Halep önlerinde haberi alan Sultan Alp Arslan, Mısır Seferi’nden vazgeçerek hızla Ahlat’a ulaşmıştır. 26 Ağustos 1071 tarihinde Malazgirt-Ahlat arasında Rahve Ovası’nda meydana gelen savaşta Turan taktiğini başarıyla uygulayan Selçuklular, Bizans ordusundaki Türk asıllı askerlerin (Peçenek ve Uzlar) de Selçuklu saflarına geçmesiyle büyük bir zafer kazanmıştır.

Malazgirt Zaferi ile Bizans ordusunun büyük kısmı ortadan kaldırılmış hatta tarihte ilk defa bir Bizans imparatoru, bir Türk hükümdarına esir düşmüştür.

4.3. Büyük Selçuklu Devleti’nin Yıkışılışı

Melikşah’ın ölümünden hemen sonra Selçuklu devletinde Melikşah’ın oğulları arasında taht kavgaları başlamış ve devlet fetret devrine girmiştir. Taht mücadelelerini kazanan Berkyaruk, bu kez de devletin doğusunda isyan eden
diğer amcası Arslan Argun’u bertaraf etmiş ve böylece hâkimiyetini pekiştirmiştir. Sultan Berkyaruk Dönemi’nin önemli olaylarından birisi de Haçlı Seferleri‘nin başlamasıdır. Türkleri Anadolu’dan atmak ve Kudüs’ü ele geçirmek amacıyla Avrupa’dan harekete geçen I. Haçlı ordusu Antakya’ya kadar ilerleyerek burayı kuşatmış, şehrin valisi, Berkyaruk’tan yardım istemiştir. Berkyaruk, Musul emirini bu işle görevlendirmiş olsa da Musul emiri, Haçlılarla yapılan savaşı kaybetmiştir. Taht kavgaları nedeniyle Haçlı saldırılarına karşı yeterli mücadele yapılamamış ve bunun sonucunda Antakya’yı ele geçiren Haçlılar, Kudüs’e kadar ilerlemiştir. 

Oğuzlar ile vergi ödeme konusunda çıkan anlaşmazlık neticesinde Belh’te meydana gelen savaşı kaybederek 1153’te Oğuzlara esir düşmüştür. 1156’da esaretten kurtulan Sencer’in 1157 yılında ölmesiyle Büyük Selçuklu İmparatorluğu
tarih sahnesinden çekilmiştir.

Büyük Selçuklu Devleti’nin yıkılmasıyla ortaya çıkan devletler ve atabeylikler şöyledir:

DEVLETLER
Irak Selçukluları (1118-1194)
Kirman Selçukluları (1048-1187)
Suriye Selçukluları (1078-1117)
Türkiye Selçukluları (1075 – 1308)
ATABEYLİKLER
Şam Atabeyliği (Böriler, 1104-1154)
Musul ve Halep Atabeyliği (Zengiler, 1127-1233)
Azerbaycan Atabeyliği (İldenizliler, 1148-1225)
Fars Atabeyliği (Salgurlular, 1148-1286)

5. BÜYÜK SELÇUKLU DEVLETİ’NDE GÜÇ VE YÖNETİM YAPISI

5.1. Selçuklularda Devlet Teşkilatı

Selçuklularda devletin tek temsilcisi sultandır. Töre ve yasaya aykırı olmamak şartıyla her hususta mutlak hâkim olan hükümdar, hiçbir zaman kutsal ve sorumsuz değildir. İlk Türk devletlerindeki kut anlayışı Selçuklularda da devam etmiştir. Buna göre hükümdarın emretme yetkisini doğrudan Allah’tan aldığına ve Allah adına hüküm sürdüğüne inanılmıştır.

Büyük Selçuklu Devleti’nde sultan adına para bastırılır, fermanlara tuğrası çekilir ve ülkenin her tarafında adına hutbe okunurdu. İlk Türk-İslam devletlerinde hükümdarlar tıraz denilen kendi ad ve lakaplarının yazılı olduğu, süslemeli özel giysiler giyerdi. Savaşlarda ve gezilerde hükümdarın başının üstünde çetr tutulurdu. Ayrıca namaz vakitlerinde nevbet çalınırdı.

Büyük Selçuklularda bütün devlet işleri “Büyük Divan” tarafından yürütülürdü. “Divan-ı Saltanat” da denilen Büyük Divan’ın başında vezir bulunurdu. Vezir, sultandan sonra divanın en büyük görevlisi ve onun mutlak vekiliydi. Selçuklularda, Büyük Divan’a bağlı dört divan daha vardı: devletin iç ve dış yazışmalarını yapan Divan-ı İnşa (tuğra), bütün mali işlerinden sorumlu olan Divan-ı İstifa, mali ve idari işleri teftiş eden Divan-ı İşraf ve devletin askerî işleriyle ilgilenen Divan-ı Arz‘dı. Ayrıca Büyük Divan’a bağlı olmayan posta ve haberleşmeden sorumlu Divan-ı Berid, adalet işlerinden sorumlu Divan-ı Mezalim ve hatunun emrinde hizmet veren Divan-ı Hatun gibi divanlar bulunurdu.

Selçuklu adalet teşkilatı diğer Türk-İslam devletlerindeki gibi şeri ve örfi hukuk olmak üzere ikiye ayrılmıştı. Şeri hukuk sisteminde, davalara kadılar bakardı. Din ile ilgili bütün işlerde yetkili olan kadılar evlenme ve boşanma işlemleri, nafaka, miras ve alacak davalarına bakarlar ayrıca noter vazifesi görürler ve vakıfları yönetirlerdi. Kadıların başına kadiü’l-kudat denilir ve sultan tarafından tayin edilirdi. Örfi hukuk isteminde davalara emir-i dad bakardı. Asayişi bozan ve kanunlara itaat etmeyenler örfi hukuka göre yargılanırdı. Bugünkü adalet bakanı gibi olan emir-i dad, gerektiğinde tutuklamalarda bulunabilirdi. Siyasi suçlar sultanın başkanlığındaki mahkeme olan Divan-ı Mezalim‘de hükme bağlanırdı.

Nizamülmülk‘ün, Siyasetname adlı eserine göre Selçuklularda hükûmet teşkilatı ve ordu kurulurken İslam-İran geleneği esas alınmıştır. Bu gelenek Selçuklulardan sonraki Türk-İslam devletlerine de örnek olmuştur. Selçuklularda devlet teşkilatında İran etkisi görülmesine karşın; atabey, subaşı, tuğra, çavuş gibi teşkilatla ilgili Türkçe terimler kullanılmıştır.

Atabeylik: Selçuklularda şehzadeler küçük yaşlarda eyaletlere melik olarak gönderilmiştir. Kendilerini yetiştirmek ve işlerini idare etmek üzere onlara birer atabey tayin edilmiştir. Şehzadeler büyüdükten sonra da onların veziri ve
kumandanı olarak kalan bu Atabeyler, onların devlet adamı olarak yetişmelerinde faydalı oluyordu ancak Atabeylerin, Melikleri sultanlığa kışkırtmak ve o sayede kendi mevkilerini yükseltmek maksadıyla sebep oldukları sarsıntılar
devlete büyük zarar vermiştir.

5.2. Selçuklularda Eğitim, Bilim ve Sanat

İslam dünyasında öğretim ve eğitim bakımından Selçuklu Devleti çağının bir dönüm noktası olduğu bilinmektedir. Daha önceleri dağınık olarak yapılan öğretim ilk kez Sultan Alparslan zamanında programa bağlanmış ve devlet himayesi altına alınmıştır.

Devlet bütçesiyle Alparslan ve Nizamülmülk tarafından Bağdat’da açılan Nizamiye Medreseleri dönemin tanınmış ilim ve fikir adamlarını bünyesinde toplamış ve zengin kütüphanelerle donatılmıştır. Bağdat Nizamiye Medreseleri’nde,
Gazalî 1091-1095 yılları arasında müderrislik ve rektörlük yapmıştır. Dinî ilimler ve müspet bilimlerde eğitim yapılan bu medreseler kendinden sonraki Selçuklu ve Osmanlı medreselerine örnek olurken Batı Avrupa üniversitelerinin de kuruluşları sırasında onlardan esinlendiği ileri sürülmüştür. Yine o dönemde İsfahan, Nişabur, Merv, Belh, Herat gibi merkezlerde birer benzeri kurulan Bağdat Nizamiyesi’nin ders konuları ve programları bütün İslam ülkelerinde ve Osmanlılar dâhil, İslam-Türk devletlerinde yüzyıllar boyunca takip ve tatbik edilmiştir.

Farabi, İbni Sina, el-Harezmî, el-Ferganî gibi astronom, tabip, filozof ve âlimler yetiştirmişlerdir. Ömer Hayyam tarafından bu dönemde Takvim-i Celali hazırlanarak Melikşah’a sunulmuştur.

İdareleri altında bulunan Çin sınırlarından İstanbul Boğazı, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına, Mısır ve Yemen’e kadar Horasan, İran, Anadolu, Suriye ve Irak topraklarında egemenlik kurdukları ülkelerde cami, medrese, kümbet, hastane,
kervansaray, kale ve köprü gibi bir çok mimari eserler meydana getirmişler ve islam dünyasına yeni yapı tipleri hediye etmişlerdir.

TARİH 2 – 3. ÜNİTE KONU TESTİ (2018-2019 MÜFREDATI)

TEBRİKLER, ÖZETİN SONUNA GELDİNİZ.

İLETİŞİM KANALI OLARAK FACEBOOK GRUBUMUZU KULLANABİLİRSİNİZ.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*