AÖL Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Kitabı 8 Ders Notları Özeti

AÖL DİN KÜLTÜRÜ VE AHLAK BİLGİSİ BÜTÜN DERSLER VE TESTLER

4. ÜNİTE   GÜNCEL DİNİ MESELELER

1. DİNİ MESELELERİN ÇÖZÜMÜNDE TEMEL İLKE VE YÖNTEMLER

İnsan, yeryüzündeki tüm canlılardan farklı olarak yüksek bir idrak kabiliyetine sahip olarak yaratılmıştır. Düşünür, sorgular, araştırır ve üretir. Davranışlarını neticeleriyle birlikte değerlendirip hayatına özgürce yön verebilen tek varlıktır. Gelişen ve değişen dünyada, gıda maddelerinden sağlık ve tıp alanına kadar birçok sahada, geçmişte karşılaşılmayan ve bu nedenle hükmüne Kur’an ve sünnette doğrudan rastlanamayan birtakım meseleler ortaya çıkmaktadır. Bu meselelerin çözümlenmesi, Müslümanların dinlerine uygun yaşayabilmeleri için büyük önem taşımaktadır. Dinî meselelerin çözümü yani Müslümanların bireysel ve toplumsal davranışlarının dinle bağlantısı, ictihat yoluyla sağlanmaktadır.

İctihat kelimesi sözlükte herhangi bir işi gerçekleştirme yolunda olanca gücü harcamak anlamına gelmektedir. Terim olarak ise ictihat; Kur’an, sünnet ve icma ile hükmü açıkça ortaya konulmamış, dinî bir meselenin hükmüne ulaşmak için müçtehidin elinden gelen çabayı sarf etmesidir. Kur’an ve sünnet gibi delillerden dinî hükümler ortaya koyabilme bilgi ve becerisine sahip kimseye müçtehid denir.

Dinî hükümlerin başlıca kaynakları Kur’an ve sünnettir. Bir meselenin hükmü öğrenilmek istendiğinde öncelikle Kur’an’a müracaat edilir. Karşılaşılan meselenin hükmü Kur’an’da bulunursa onunla amel edilir. Şayet aranan hüküm Kur’an’da bulunamazsa veya Kur’an’da verilen hüküm yeteri kadar açık değilse sünnete bakılır. Her iki kaynakta da konu ile ilgili hüküm bulamazsa icmaya başvurulur. İcma, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra herhangi bir asırda müctehidlerin bir meselenin dinî hükmü üzerinde ittifak etmeleridir. Güncel meselelerin çözümü için öne sürülen ilke ve yöntemler Kur’an’a ve sünnete olduğu gibi İslam âlimlerinin üzerinde icma ettiği esas ve hükümlere de ters düşmemelidir.

Dinî emir ve yasaklara muhatap olan kişinin söz, fiil ve davranışları hüküm bakımından şöyledir:
FARZ: Yapılması kesin olarak gerekli davranışlardır. Yapılması sevaba, özürsüz olarak terki günaha, inkarı ise küfre sebep olur.
VACİP: Yapılması farz seviyesinde olmayan fakat sünnetten daha kuvvetli olan dinî hükümler; farz ile sünnet arasındaki dini emirler.
SÜNNET: Hz. Peygamber’in sözleri, davranışları ve sahabelerinin yapmış olduğu olumlu davranışları onaylaması.
MÜBAH: Mükkellefin yapıp yapmamakta özgür bırakıldığı davranışlardır. Caiz ve helal kavramlarının mübahla yakın anlam ilişkisi vardır. Caiz kelimesini daha çok İslam bilginleri, sonraki devirlerde karşılaşılan sorunların çözümünde, meselelerin dinî hükmünü ifade etmek için kullanmışlardır.
MEKRUH: Yapılması dinen hoş karşılanmayan fakat kesin ve açık delillerle de yasaklanmayan davranışlardır.
HARAM: Dinen sorumluluk çağında ulaşmış olan herkese, Allah’ın yapılmasını kesin olarak yasakladığı söz ve davranış.

Âlimlere göre dinin en  büyük gayesi, insanların faydasını temin etmektir. İnsan için faydalı olanı belirlemede dinin ölçü ve kıstasları belirleyicidir. İslam dinine göre insanın dünyada ve ahirette fayda elde etmesi için koruması gereken
beş gaye vardır. Bunlar zarûrât-ı diniyye olarak ifade edilen dinin, hayatın (can), aklın, neslin ve malın korunmasıdır. Bu beş gaye toplum düzeninin dayandığı temel esaslardır. İslam’ın ortaya koyduğu çözümlerin temel amacı insanların din, hayat, akıl, nesil ve mal emniyetini güvence altına almaktır.

Zarûrât-ı
Diniyye
Dinin Korunması : Milletleri ayakta tutan din duygusudur. Bu nedenle toplumlar, varlıklarını dinlerini koruyarak muhafaza ederler . Dini korumak; tebliğle, dinin emirlerini yaşamakla, öğrenmek ve öğretmekle olur.
Hayatın Korunması : Hayatın korunması, sadece başkalarının canını değil kişinin kendisine emanet olarak verilen bedenini de koruması demektir.
Aklın Korunması : Aklın korunması, aklı zayıflatan ve işlevsiz hale getiren zararlı alışkanlıklardan uzak durmaktır.
Neslin  Korunması : Neslin korunması, meşru yollarla insan neslinin devamının sağlanmasıdır. İslam dini, nikâha çok önem vermiştir. Nesebin korunması ve neslin emniyeti çok önemlidir.
Malın Korunması : Ferdî mülkiyetin korunmasını esas alır. İslam, başkasının malına yönelik saldırıları ve haksız yollardan kazanç elde etmeyi yasaklamıştır.

Günümüzde genetiği ve özniteliği değiştirilmiş gıda maddeleri gibi yeni çıkan uygulamalar kafaları karıştırmaktadır. Bu tür meselelerin çözümünde;
☑ Neslin korunması ve Allah’ın (c.c.) koyduğu dengeyi korumak ana gaye olmalıdır.3
☑ Çözüm önerileri fıtratı (yaratılışta var olan dengeyi) bozmamalıdır.
☑ Temel ahlaki değerleri ihlal etmemelidir.
☑ İnsan onur ve haysiyetini zedelememelidir.
☑ Güncel meselelerin dinî hükmünü açıklamak durumunda olan müctehitlerin (İslam bilginlerinin) her hususta yeterli bilgi sahibi olamayacağı göz önünde bulundurulmalıdır.
☑ Bireysel fetvalardan ziyade farklı uzmanlık alanlarına sahip âlimlerin kararlarını (şura ictihatı) merkeze almak gerekmektedir.

2. İKTISADI HAYATLA İLGILI MESELELER

Bir kimsenin sahip olup üzerinde her türlü tasarrufta bulunabildiği şeylere mülk denir. Mülk sahibine ise malik denir. Mülkiyet, malike malın kendisinden yahut kirasından yararlanma, bu malı devrettiği takdirde karşılığını alma yetki ve hakkını verir. Mülkiyet insanın yaratılışına uygun olduğu gibi toplumda adalet ve dengeyi kurabilmek açısından da önemlidir.

Diğer konularda olduğu gibi mülkiyet konusunda da İslam, helal ve meşru yollardan kazanca büyük önem verir. Temelinde emek olmayan mülkiyeti, hibe, hediye ve miras gibi durumlar dışında meşru saymaz. Dolayısıyla İslam’da hırsızlık, gasp, yağma, faiz, kumar, karaborsacılık gibi yollarla mülk edinmek yasaklanmıştır.

İslam’a göre insanlar mal ve çocuklarla uğraşırken kulluk görevlerini terk etmemelidirler. Bu konuda Yüce Allah, “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.” buyurarak, insanlar için en hayırlı olanın mal edinme hırsına kapılmamak ve kulluk görevlerini ihmal etmemek olduğunu vurgulamıştır.

Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şöyle açıklanmaktadır: “Mallarını gece gündüz; gizli ve açık Allah yolunda harcayanlar var ya, onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.

Allah Teâlâ, bazen varlığı ve yokluğu kulları için imtihan vesilesi kıldığını ve bu nedenle bazı kullarına dünya nimetlerini bol, bazılarına da az verdiğini bildirmektedir. Fakat dünyada bolluk içinde yaşamak, mal ve servet sahibi olmak; Allah (c.c.) katında üstün tutulmanın bir göstergesi değildir. Bu konuda üstünlük en erdemli davranışı sergileyenindir.

Cimrilikle ilgili Kur’an-ı Kerim’de “Allah’ın kendilerine lütfundan verdiği nimetlerde cimrilik edenler, bunun, kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar. Hayır! O kendileri için bir şerdir…” buyrulurken malı biriktirip yığanlar hakkında da şöyle buyrulur: “… Altın ve gümüşü biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanları elem dolu bir azapla müjdele.”

İslam’ın Müslümanlardan istediği, “Eli sıkı olma; büsbütün eli açık da olma. Sonra kınanır, (kaybettiklerinin) hasretini çeker durursun.” ayetinde de belirtildiği gibi israfla cimrilik arasında dengeli bir yol tutmaları, her şeye sahip olma hırsına kapılarak insanlık ve kulluk görevlerini unutmamalarıdır.

İslam’da İşçi ve İşveren Hakları

Başkasına ait bir işi veya hizmeti bir bedel karşılığında yapmayı üstlenen kimseye işçi denir. İşçi, emeğini kiraya verendir. Buna göre zanaatkâr, sanayici, usta, kalfa gibi serbest meslek sahipleri bu vasıflarıyla işçidirler; işlerini yaparken başkalarının emeğinden de istifade ediyor, yani işçi kullanıyorsa, bu vasıflarıyla da işverendirler. İşçi ve işverenin birbirlerine karşı birtakım hakları, görev ve sorumlulukları vardır.

İşçiye, iş sözleşmesi sırasında kararlaştırılan ücret, geciktirilmeden verilmelidir. Bu konuda Hz. Muhammed (s.a.v.)İşçiye ücretini alın teri kurumadan ödeyiniz.”18 buyurmuştur. Bir başka hadisinde “Üç kişi vardır ki, kıyamet günü beni karşılarında bulacaklardır… (Bunlardan biri de) işçinin ücretini vermeyendir.“19 buyurması bu konunun ne kadar önemli olduğunu ortaya koymaktadır.
İşçinin işveren üzerinde maddi hakları yanında birtakım manevi hakları da vardır. Kişilerin sağlığı açısından güvenli iş ve ortamlarda çalışması dinin ve insan haklarının bir gereğidir. Ayrıca bu husus ailelerin ve toplumun huzuru için çok önemlidir. Çünkü iş kazaları ve meslek hastalıkları başta işçiler ve yakınları olmak üzere tüm toplumu olumsuz etkileyen sorunlardan biridir.

İşçinin de işverene karşı yerine getirmesi gereken bazı sorumlulukları vardır. İşçi gücü oranında elindeki işi en iyi şekilde yapmaya gayret etmeli ve dürüst davranmalıdır. Hz. Muhammed (s.a.v.) “Mü’minler işlerini en güzel şekilde yaparlar”20 buyurarak, işlerini güzel, düzgün ve özenle yapmanın Müslümanların bir özelliği olduğuna işaret etmiştir.

İŞVERENLER

✔İşçisinin beden ve ruh sağlığını önemsemeli,
✔Güvenli bir iş ortamı hazırlamalı,
✔İşçinin hakkını geciktirmeden vermelidir.

İŞÇİLER

✔İşini ciddiyetle ve özenle yerine getirmeli,
✔Sorumlu olduğu iş alanını kendine emanet olarak görmeli ve
korumalı,
✔Kendine verilen sorumlulukları yerine getirmelidir.

Gıda Maddeleri ve Bağımlılıkla İlgili Meseleler

Dinin meşru kıldığı, serbest bıraktığı şeylere helal; yaklaşılmamasını ve terk edilmesini istediği şeylere ise haram denir. İslam dinine göre, bir şeye “haram” demek “helal” demekten daha zordur: “Eşyada aslolan helal ve serbest oluştur.“23 Dolayısıyla aksi yönde dinî bir hüküm bulunmadıkça her şey helal kabul edilir.

Haram Kılılnan Hayvansal Gıdalar-Domuz eti,
-Ölmüş hayvan eti (Her ne sebeple olursa olsun kesilmeksizin ölen, Maide suresi, 3. ayet.)
-Akıtılmış kan,
-Allah’tan (c.c.) başkası adına kesilen kurban ayetlerle haram kılınmıştır:
Allah, size ancak leş, kan, domuz eti ve Allah’tan başkası adına kesileni haram kıldı. Ama kim mecbur olur da, istismar etmeksizin ve zaruret ölçüsünü aşmaksızın yemek zorunda kalırsa, ona günah yoktur. Şüphesiz, Allah çok bağışlayandır, çok merhamet edendir.” (Bakara suresi, 173. ayet.)
Resulullah azı dişi olan yırtıcı hayvanlar ile avını pençesiyle parçalayan kuşların yenilmesini yasakladı. (Müslim, Sayd, 16.)
Haram Kılınan Bitkisel Gıdalar -Alkollü içkiler,
-Uyuşturucular,
-Zehirli maddeler,
-Uyuşturucularla temas etmiş keyif verici maddeler yasaklanmıştır.
“Sarhoşluk veren bütün içkiler haramdır.”
(Buhâri, Vudû, 71; Edeb, 80; Müslim, Eşribe, 7.)
“Çoğu sarhoşluk veren şeyin azı da haramdır.”
(Ebû Dâvud, Eşribe, 5; Tirmizî, Eşribe, 3.)
Helal ve Haramlarda Temel ÖlçütlerHelal ve haramlar konusundaki fetvalar Kur’an, sünnet ve icmaya aykırı olamaz.
İyi niyet haramı helal yapmaz.
Haramı helalleştirmek için hile yapmak haramdır.
Şüpheli şeylerden sakınmak gerekir.
Miktarın azlığı ve çokluğu haram hükmünü değiştirmez.
Temiz, akıl ve beden sağlığına faydalı gıdalar yenilebilir.
Pis, akıl ve beden sağlığına zararlı gıdalar yenilemez.
İsraftan sakınmak gereklidir.
Eti yenilen hayvanların beslenme ve kesim usullerine dikkat edilmelidir.
Harama yaklaştıran şeylerin de haram olduğu unutulmamalıdır.

Hayvansal gıdaların İslami kurallara uygunluğu konusundaki hükümler kısaca şöyledir:
1. Eti yenen hayvanların beslenme şekli önemlidir. Dinen temiz ve helal olmayan şey hayvanlara yem olarak verilemez. Hayvanların kesim işleminin kolaylığı açısından uygulanan elektroşok ve benzeri sersemletme yöntemleri, hayvanın boğazlanmadan önce ölmesine sebep olmamalıdır.
2. Seri kesim için düğmeye basan kişinin Müslüman veya ehli kitaptan olması, Allah’tan başkası adına kesmeye niyetlenmemesi, kesim için düğmeye basarken Allah’ın adını anmayı kasten terk etmemiş olması gerekmektedir. Ehli kitabın kestikleri İslami kurallara uygun olursa yenilebilir.
3. Kümes hayvanlarının tüylerinin yolumunda iki şekilde uygulama vardır. Sulu yolum, kesilen kümes hayvanlarının iç organları ve pislikleri çıkarılmadan belirli bir sıcaklıktaki suyun içinde birkaç dakika bekletilmeleri biçiminde  uygulanmaktadır. Günümüz İslam bilginlerinden bir kısmı bu yöntemi necis (kirli, pis) suyun ete geçmesi ihtimali olduğu için caiz görmemişlerdir. Bu görüşün aksini savunan âlimler de bulunmaktadır. İslami kurallar bakımından sulu yolumu sakıncalı görmeyenlere göre, dış kısmı pislenen etin pişmeden önce yıkanarak temizlenmesi gerekmektedir.

Günümüz İslam âlimlerinden bir kısmı, katkı maddelerinde bazen kimyasal bir değişimin meydana geldiğini (istihale), bu tür bir değişim olduğu tespit edildiğinde gıda maddesinin tüketiminin helal olacağı görüşündedir. Bu konuda domuzdan elde edilen katkı maddeleri istisnadır. Çünkü domuz ayet ve hadislerle açıkça haram kılınmıştır. Haram hükmünün değişmesinde istihalenin bir rolü yoktur.

Gıda maddeleriyle ilgili güncel meselelerden biri de bitki ve hayvanların genetiğinde veya özniteliğinde değişiklik yapılması ve bunların gıda maddesi olarak tüketimiyle ilgilidir. Kur’an ve sünnet genetik değişikliği yaratılışa bir müdahale olarak değerlendirmekte ve bu tür müdahaleleri yasaklamaktadır.

İnsana verilen üstün özelliklerin en önemlisi akıldır. İnsan akıl sahibi olduğu için dinin buyruklarına muhatap olmuştur. Dinin gayesi ise insanların faydasını gözetmek ve onlardan zararı savmaktır. Bu gayenin gerçekleşmesi, dinî hükümlerin anlaşılması, hayata geçirilmesi, nefsî isteklerden uzaklaşarak yalnızca Allah’a (c.c.) kulluk edilmesi; aklın korunmasıyla mümkündür. Bu nedenle İslam dini aklın korunmasını ve kullanılmasını emretmiş, aklın kullanılamaz hale gelmesine neden olan bağımlılıkları yasaklamıştır.

Şans faktörüne bağlı, emeğe dayanmayan veya bir başkasının malını haksız bir şekilde elde etmeyi içeren oyun ve eğlence anlayışları da bu kapsamda haramdır. Bunlar kumar oynama, şans oyunları, canlılara zarar veren tehlikeli eğlence faaliyetleridir. Bu konu Kur’an-ı Kerim’de şu şekilde ifade edilir: “Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla
ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık vazgeçtiniz değil mi?”
Sigara içmek; içen kişiye, onunla aynı ortamı paylaşan şahıslara ve çevreye zarar vermesi, ayrıca israfa yol açması ve hak ihlâllerine neden olması gibi hususlar göz önünde bulundurularak dinen “harama yakın mekruh” (tahrimen mekruh) sayılmıştır.37 Alkollü içki, uyuşturucu ve kumar ise her yönden bireye ve topluma büyük zararlar verir. Bu nedenle de yasaktır. İslam’da yasak olan şeyleri yapmak günah olduğu gibi, böyle şeylerin yapılmasına rıza göstermek ve yardımcı
olmak da günahtır. Hz. Peygamber, haram bir maddeyi kullanan ile birlikte onu imal eden, taşıyan, aracılığını ve sunumunu yapan kişilerin de aynı günaha girdiğini bildirmiştir.

3. SAĞLIK VE TIPLA İLGILI MESELELER

Hastalık insanın beden ve ruh halini olumsuz etkileyen bir durumdur. Tedavi ise bu durumun giderilmesidir. İslam dini hastalıklara yakalanmamak için her türlü tedbiri almayı, hasta olunduğunda iyileşmek için çare aramayı tavsiye eder.
Tüm çabalara rağmen iyileştirilemeyen hastalıkları metanetle karşılamak, ardında büyük mükafatların gizli olduğu bir kapıyı açmaktır. Bu konu hakkında Hz. Peygamber şöyle buyurmaktadır: “...Sevabın çokluğu, belanın büyüklüğüyle beraberdir…”

Sağlık konusunda; otopsi, ötenazi, organ nakli, kan bağışı, haram maddelerle tedavi ve intihar konuları son zamanlarda yoğun olarak tartışılmaktadır.

Otopsi
Otopsi, ceset üzerinde yapılan tanısal amaçlı tıbbi bir incelemedir. Ölüm ve hastalık sebebinin tespiti için bazen cesedin iç organlarının açılması ve hatta incelenmek üzere vücudundan parça alınması yoluyla gerçekleştirilmektedir. İslam’a göre insanların gerek hayatta ve gerekse vefatlarından sonra dokunulmazlıkları vardır. Ancak bu dokunulmazlığın sınırları vardır. Tıpkı ameliyat olmak gibi gerekli durumlarda bu dokunulmazlık kalkabilir. Otopsi sayesinde ölüm sebebi anlaşılmakta, bulaşıcı hastalıklarla mücadele edilebilmektedir. Ayrıca Hz. Peygamber otopsiyi değil yaşadığı toplumda intikam amaçlı ölüye yapılan saldırıyı yasaklamıştır. Gereklilik halinde ve zaruret ölçüsünde otopsi yapmanın caiz olduğu hükmünü açıklamıştır.

Ötenazi
Ötenazi sözlükte kolay ölüm, hızlı ölüm gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise, tıbben tedavisi olmayan ve sürekli acı veren bir hastalığa yakalanmış kimsenin hayatına kendisinin ya da hukuki temsilcisinin izni ile son verilmesidir. İslam
âlimlerinin çoğuna göre, hastanın veya kanuni temsilcisinin izni ile bitkisel hayattaki kimse tıbben ölü sayılamayacağı için bu kimsenin aldığı tedaviyi durdurmak ötenazi kapsamında değerlendirilmektedir. Beyin ölümü gerçekleşmiş kimse ise artık ölüdür ve kendisinden yaşam destek ünitesinin çekilmesi ötenazi olarak değerlendirilmez.

Organ Nakli
Günümüzde organ nakli, bazı hastalıkların tedavisinde tek çaredir. Organı veren ve alan iki tarafın da insan olması ve insan organı üzerinde tasarruf yapılmasını gerektirmesi sebebiyle konu tıbbın dışında din, hukuk ve ahlak alanlarını da ilgilendirmektedir. Günümüz İslam bilginleri ve fetva kuruluşları, tedavi maksatlı organ naklinin bazı şartlarla caiz olduğunu açıklamışlardır.

Ülkemizin dinî görüş açıklama yetkisini taşıyan en üst kurumu olan Diyanet işleri Başkanlığı Din işleri Yüksek Kurulu, Suudi Arabistan’ da bulunan Büyük Âlimler Kurulu, İslam Konferansı Örgütüne bağlı İslam Fıkıh Akademisinin kararı ve 1990 yılındaki altıncı dönem toplantılarına göre organ nakli konusunda ulaşılan bazı sonuçlar şöyledir:

1. Organ naklinin zaruret olması ve naklin olumlu sonuç vereceği konusunda güçlü kanaatin olması durumunda, organ nakli caizdir.
2. Dinen aranan şartların gerçekleşmiş ve organı alınacak kimsenin kendisinin veya kanuni temsilcisinin izninin olması hâlinde organ nakli caizdir
3. Kalp gibi hayatın kendisine bağlı bulunduğu tek organların canlı bir insandan bir başkasına nakli haramdır.
4. Canlı bir insandan, temel bir hayati fonksiyonunu devre dışı bırakan organ nakli haramdır.
5. Açıklanan durumlarda organ naklinin ittifakla caiz görülmesi, organın satım konusu yapılmaması şartına bağlıdır.

Kan Bağışı
Tıbbi bir zaruret olan kan nakli dinen sakıncalı olmayan bir uygulamadır.

Haram Maddelerle Tedavi
Hastalıklara çare aramak hem fıtri hem dinî bir gerekliliktir. İslam bilginleri, uzman ve dinine bağlı bir doktorun hayati tehlike arz eden bir hastalığın şifasının ancak bu maddeler olduğunu ve başka seçeneğin olmadığını bildirmesi hâlinde kullanımını caiz görmüşlerdir.

İntihar
İnsan dünyaya yaradanını tanıma ve O’nun gösterdiği çizgide hayatını sürdürme gayesiyle gönderilmiştir. Hayatta kalma insan için en güçlü güdüdür. İnsanın tüm eylemleri bu gayeye dönüktür. İntihar ise şiddet içeren kasıtlı bir fiille veya tedaviyi, yeme içmeyi kesmek gibi dolaylı eylemlerle kişinin hayatına son vermesidir.

Kur’an-ı Kerimde Allah Teâlâ, “… kendinizi öldürmeyiniz!…”45, “…kendinizi tehlikeye atmayınız…”46 buyurarak, kullarına canları üzerinde tasarruf hakkı vermediğini bildirmiş ve intiharı yasaklamıştır.

Ayetin Açıklamaları
En’am suresi 151. ayet, “Gelin, Rabbinizin size haram kıldığı şeyleri okuyayım…” ifadesi ile başlamaktayken içeriğinde yasaklarla birlikte bir takım emirlerin de bulunduğu görülmektedir. Bu durum haramların, onlarla sıkı ilişkisi olan emirlerle açıklanması gerektiği içindir. Haramlar yalnız yasaklarla değil emirlerle de anlaşılır. “…Anaya babaya iyi davranın…” emri “anne ve babanızı incitmeyiniz.” yasağını da içine alır. İslam dininde anne- babaya saygı ve itaat Allah’a
(c.c.) ve O’nun Peygamberine (s.a.v.) saygı ve itaatten sonra üçüncü sırada gelmektedir. Allah Teâlâ “…O’na (Allah’a) hiçbir şeyi ortak koşmayın…” buyurarak zarûrât-ı diniyye’de yer alan, dinin korunması ilkesinin ihlalini, haram kılınanların en başında zikretmektedir.
Aynı ilke önemine binaen 152. ayette farklı yönüyle tekrar ifade edilmektedir: “…Allah’a olan sözünüzü yerine getirin...” 152. ayette de belirtildiği gibi Allah Teâlâ kullarından bu sözlerini yerine getirmelerini yani dinin hükümlerini hayata geçirmelerini emretmektedir. Bunun için, aklı kullanmanın önemi büyüktür. Zira; şirkten uzak durmak, ölçü ve tartıda adaleti gözetmek, kimsenin yaşama hakkına müdahale etmemek, haksızlık yaparak başkalarının malını yememek, çirkin işlerden uzak durmak gibi işlerin faydası akılla kavranabilecek düzeydedir. Bu hakikat “…İşte size Allah bunu emretti ki aklınızı kullanasınız.” şeklinde ifade edilerek insanları düşünmeye teşvik etmiştir.
En’am suresi 151. ayette geçen “şirk” kavramının doğru anlaşılması çok önemlidir.

ŞİRKAllah’tan (c.c.) başkasına ibadet etmek ve onlara kutsiyet vermek şirktir
Amel açısından Allah’a (c.c.) isyan ve itaatsizlik olan hususta kişinin kendi keyfi de dâhil herhangi birine veya bir şeye itaat etmesi ve boyun eğmesi şirktir
Allah’tan (c.c.) başkasına dua etmesi ve ondan medet umması şirktir.
Cennete girmek, cehennemden uzak olmak veya günahların bağışlanması için başka bir kişinin aracı kabul edilmesi ve o kişiden yardım dilenmesi şirktir.

Allah Resulü (s.a.v.) şöyle buyurmaktadır: “Nikâh benim sünnetimdir. Kim benim sünnetime uygun davranmazsa benden değildir. Evlenin. Çünkü ben (kıyamet günü diğer) ümmetlere karşı sizin çokluğunuzla iftihar edeceğim…

İslam dini harama yaklaştıran işleri de haram saymıştır. Allah Teâlâ, “…(Zina ve benzeri) çirkinliklere, bunların açığına da gizlisine de yaklaşmayın…” buyurarak, harama giden tüm yolların terk edilmesini emretmiştir.

5. Ünite       HİNT VE ÇİN DİNLERİ

1. HİNDUİZM

Hinduizm, Hint yarımadasında yaşayan halkın çoğunluğunun dinî inançlarını ve geleneklerini ifade etmek üzere kullanılan bir kavramdır. Hindular, dinlerini “Sanatana Dharma” (ezelî-ebedî din) veya sadece “Dharma” olarak adlandırmaktadır. Bu dine mensup olanlara da “Sanatanî” denilmektedir.
Hindu” ve “Indıa” terimleri ırmak anlamına gelen Sanskritçe “Sindhu” sözcüğünden türetilmiş Farsça bir kelimedir. Hinduizm’e göre dharma, daha dünyanın yaratılışı esnasında bu bölgede yaşayan insanların huzurlu bir yaşam sürebilmesi için tanrı Brahma tarafından önerilen bir kurtuluş yoludur.

Hindistan, yaklaşık 1 milyar 340 milyon nüfusuyla Çin’den sonra, dünyanın en kalabalık ikinci ülkesidir. Ülke nüfusunun yaklaşık %80’i Hindu, %14’ü ise Müslümanlardan oluşmaktadır. Nüfusun geri kalanını sırasıyla Hıristiyanlar, Sihler, Budistler, Caynistler ve diğer dinî gruplar oluşturur.

Günümüzde Hindistan’ın dışında, Sri Lanka, Pakistan, Endonezya ve Bangladeş gibi bazı ülkelerde de Hinduizm’in mensupları bulunmaktadır. Ayrıca Hinduizm’i resmi din kabul eden tek ülke ise Nepal‘dir.

Hinduizm’in Tarihçesi

Hinduizm’de çok çeşitli tanrılar topluluğu vardır. Sadece belli bir tanrıya tapılmaz. Neredeyse her gücün ilahlaştırıldığı ve kutsal sayıldığı görülmektedir. Tanrıların sayısını hesaplamak imkânsızdır. Çok tanrılı bir yapısı olmasına rağmen zamanla bazı tanrılar ön plana çıkmış ve önem kazanmıştır.

Hindu inanç sisteminde öne çıkan tanrısal varlıklar; Brahma, Vişnu ve Şiva’dır. Brahma’ya, yaratıcı tanrı olarak saygı gösterilir. Brahma, Hindu inancının en eski tanrılarından biri olmasına rağmen günümüzde en az saygı gösterilen tanrısal varlıktır. Vişnu (koruyucu), dünya düzeninde ortaya çıkan bozulmaları gidermek için çeşitli şekillerde bedenleşerek yeryüzüne gelir. Tanrı Vişnu’nun bir bedende veya doğrudan yeryüzüne gelmesine “avatar” adı verilmektedir. Şiva (yok edici), tanrıdır. Ölümün, hastalığın tanrısı olarak bilinir.

Hindu inanç sisteminde eril olarak betimlenen bu tanrısal varlıklarla birlikte, bir de dişi tanrısal varlık olan “Devi” bulunmaktadır. Bu tanrıça yaratılmışlara hayat veren güç olarak kabul edildiğinden ona “Anne” diye de hitap edilmektedir. Devi, erkek tanrısal varlıkların silahlarını elinde tutan sayısız kollara sahip, güzel bir kadın olarak betimlenmektedir.

Hinduizm’in en belirgin özelliklerinden biri kast sistemidir. Hindulara göre kast sistemi dinî bir inanç meselesidir. Kast; aynı işle meşgul olan, atadan miras kalan hakları, vazifeleri ve âdetleri ile birbirine sımsıkı bağlanan şahıslar grubunu ifade etmektedir. Kast kişinin iradesi ile seçilemez ve değiştirilemez. Aynı kast üyeleri yalnızca birbirleri ile evlenebilir ve ancak birbirleriyle aynı sofraya oturabilir. Kast sistemine karşı gelinmesi kişinin kasttan çıkarılmasına, dolayısıyla o kimsenin varlığının son bulmasına sebep olur.

Kastlar, Tanrı Brahma’nın insan şeklinde tasavvur edilen vücudunun farklı yerlerinden yaratılmıştır. Buna göre brahmanlar (rahipler) ağzından, kşatriyalar (hükümdar sülalesi ve savaşçılar) kollarından, vaisyalar (tüccar, esnaf ve çiftçi) midesinden, sudralar (işçiler) da ayaklarından yaratılmışlardır. Ayrıca kast dışı kabul edilen gruplar da vardır. Bunlar, paryalardır (dokunulmazlar).
Paryalar insan dahi kabul edilmezler, onlardan mikroptan kaçar gibi kaçılır ve onlara yaklaşan kimse pis ve düşük sayılırlar.

Hinduizm’de önemli inanç konularından biri de tenasüh (ruh göçüdür). Tenasüh, ruh göçü, reenkarnasyon gibi kelimelerle ifade edilen “samsara” dünyadaki doğum-ölüm-yeniden doğuş döngüsünü ifade etmektedir. Karma ise, ruhun bu döngüsel süreçteki durumunu belirleyen sebep sonuç yasasıdır. Ruhun bu döngüden kurtulmasına da Nirvana (mokşa) denilmektedir. Kurtuluşa ulaşan kimse mutlak tanrı Brahma ile bütünleşir veya ondan bir parça hâline gelir.

Hinduizm’de insan yaptıklarına göre, hayvan, bitki, insan veya tanrı şeklinde tekrar doğmaktadır. Bu nedenle her Hintli, tekrar dünyaya geleceği hayatının daha iyi olması için, güzel davranışlar sergilemeye gayret eder. İşlediği kötülükler sebebiyle bitki veya hayvan olarak dünyaya gelmekten çekinir. Onlara göre içinde bulundukları kast, yaptıklarının bir sonucudur.

İslam âlimleri ve filozofları tarafından Hinduizm’deki tenasüh, ruh göçü, reenkarnasyon gibi inançlar; İslam’daki ahiret inancıyla çelişmesi, cennet cehennem ve kıyameti inkâra götürmesi ayrıca ruhun birliği ve sorumluluk ilkesine aykırı olması sebebiyle reddedilir. (Adnan Bülent Baloğlu, Mehmet Bulğen, “Tenâsüh”, TDV İslam Ansiklopedisi, C 40, s. 444.)

Hinduizm’in Ritüelleri

Hindistan’da mabetler, Hindu tanrıların ikamet yerleridir. Aynı zamanda insanların tanrılarla buluşma, onları ziyaret etme ve çeşitli takdimlerde bulunma yerleridir. Her tanrının bir mabedi vardır ve o mabette, tanrının bir tasviri veya heykeli bulunur. İbadet etme yerleri sadece mabetlerle sınırlı değildir, nehir kenarları, mağaralar, kutsal ziyaret yerleri, dağların zirveleri, nehirlerin birbirine kavuştukları noktalar, kendi evi gibi birçok yerde ibadet edilebilir.

İbadet etme hakkı sadece Brahman, Kşatriya ve Vaisya kastlarına mahsustur. Kast dışında kalanlar ve et yiyenler mabetlere giremezler. Kadınlar, Vedaların ve ilahilerin okunduğu ibadetlere katılma hakkına sahip değildirler. Onlar, sadece ibadet maksadıyla yenilen yemekleri hazırlama ve tabakları temizlemekle görevlidirler.

Hindular, sabahleyin güneş doğmadan önce, öğle vaktinde ve güneş battıktan sonra olmak üzere günde üç defa ibadet ederler. Şafak vaktinde kalkan bir kimse, öncelikle kutsal “Om” hecesini okuyarak ibadete başlar. Om; ilahi kuvvetle dolu, kutsal sırlı bir kelime olarak kabul edilir. Uzun, özel bir tarzda nefes alarak söylenir. Bu kelimenin harfleri, Brahma-Vişnu-Şiva üçlemesini ifade eder. Evlerin özel olarak ayrılan bölümlerinde, tanrılarını sembolize eden heykellerin önünde yapılan ayine “puja” denilir.

Mabet ve ev dışında uygulanan temel ibadet “kozmik su” dan geldiğine inanılan Ganj Nehri’nde yıkanmaktır. Bu ibadetin, insanı günahlardan arındırdığına inanılmaktadır. Hindular, ruhun ölmezliğine inandıkları için ölülerini gömmezler. Ölenlerin cesetlerini yakarak küllerini kutsal kabul edilen Ganj Nehri’ne dökerler. Bir yüzyıl öncesine kadar kadın, ölen kocasıyla birlikte yakılırken şimdi bu âdetten vazgeçilmiştir.

Yoga ve meditasyon da Hinduizm’de önemli dinî ritüellerdendir.

Hinduizm’in Kutsalları ve Sembolleri

Hinduizm’in dinsel metinlerinin başında Sanskritçe yazılmış “Vedalar” gelmektedir. Veda, kelime olarak “ilahi bilgi” anlamındadır. Vedalar, uzun bir süre şifahi olarak nakledildikten sonra yazıya geçirilmiş metinlerdir. İnsanlık tarihinin bize kadar gelen en eski dinî metinleri olarak kabul edilirler. Tanrılar için söylenilen ilahiler, hastalıkları iyileştirme, yağmur, maddi refah ve düşmanlar boyun eğdirmeye yönelik büyülü sözleri içerir

Hinduizm’de inek, yılan, maymun, fare gibi bazı hayvanlar kutsal kabul edilir. Ayrıca Ganj Nehri ve Meru Dağı kutsal olarak kabul edilmektedir.23 İnekler; yer, gök ve hava âleminin anası olarak görülür. Caddelerde, alışveriş ve iş yerleri gibi bazı mekanlarda serbestçe dolaşır. Yola çıktıklarında trafik ona göre düzenlenir ayrıca ineklerin kesilmesi ve yenilmesi yasaktır.

2. BUDİZM

Budizm’in Tarihçesi

Budizm, MÖ 6. yüzyılda Kuzey Hindistan’da Himalayalar’ın eteklerindeki bir krallıkta dünyaya gelen ve gerçeği olduğu gibi gördüğü için kendisine aydınlanmış, uyanmış anlamında “Buda” adı verilen Siddharta Gautama Sakyamuni’nin öğretilerine dayalı olarak gelişen bir dinsel gelenektir. Hindu dinsel geleneği içerisinden ortaya çıkmasına rağmen Hinduizm’in çok tanrıcılığına, Brahmanlar denilen din adamlarının otoritelerine, kast sistemine ve karma doktrinine (öğretisine) tepki olarak gelişmiştir.

Buda’nın hayatı ve geliştirdiği öğreti, yaklaşık dört asır, mensuplarınca sözlü olarak nesilden nesile nakledildikten sonra MÖ 1. ile MS 1. yüzyılları arasında Pali dilinde yazıya geçirilerek Tripitaka (Üç Cevher) adı altında bir araya toplanmıştır.

Budizm’in en karakteristik özelliği “Tanrı’nın” varlığı veya yokluğuyla ilgilenilmemesidir. Buda, içinde dünyaya geldiği ve yetiştiği Hindu tanrı ve tanrıça inançlarına ve kutsal kitaplarına hiçbir değer vermemiştir. Budistler Buda’nın aydınlanmaya ulaştıktan sonra Tanrı hâline geldiğine inanmaktadırlar.

Budizm’in İnanç Sistemi

Budizm’de “iman ikrarı” üç temele dayanmakta ve “Tripitaka” (üç cevher) olarak nitelendirilmektedir. “Buda’ya sığınırım, Dharma’ya (Buda Öğretisi) sığınırım, Sangha’ya (Rahipler Topluluğu) sığınırım” cümlesi her Budist’in söylemesi gereken bir ifadedir. Bu üç esastan birini kabul etmeyen Budist olamaz.

Buda’ya göre insanoğlu şu beş unsurdan oluşmaktadır. Bunlar; vücut, duyular, idrakler, eğilimler ve bilinçliliktir. Buda’nın öğretisinin odak noktası, kişiye bu dünyada acı ve ıstırap veren her şeyden kurtararak nirvanaya ulaşmasını sağlamaktır. Nirvanaya ulaşmaları için ise “sekiz dilimli yolu” takip etmeleri gerekir.

Sekiz Dilimli Yol
Doğru Anlayış

Doğru Karar

Doğru Konuşma

Doğru Hareket

Doğru Kazanç/Meslek

Doğru Kazanç/Meslek

Doğru Dikkat ve Tefekkür

Doğru Konsantrasyon ve Meditasyon

Budizm’in Ritüelleri

Budizm’de ferdî ibadet esastır. Mabetlerde bu amaca yönelik olarak yapılmış küçük bölümler bulunmaktadır. İbadet amacıyla gelenler bu bölümlerde ibadetini dilediği şekilde yerine getirir. Budist dinî yapıları için yaygın şekilde kullanılan terim “Vihara”dır. Budist dilinde mesken veya ikamet yeri anlamına gelen vihara, hem Budist rahiplerin ikamet ettiği geniş bir bina, hem de Budist dindarlar için kutsal mekân anlamına gelir. Budizm’de ibadet, sadece mabede bağlı olmayıp evde de yapılabilir.

İbadetin ana ilkesi karma-tenasüh çemberinden kurtulmaktır. “Yüce Varlığa” karşı belirli bir ibadet ve duanın söz konusu olmadığı Budizm’de, Buda tanrılaştırılmış ve ibadetin ana merkezine oturtulmuştur. Buda’ya dua edilmekte ve ondan bir şeyler istenmektedir.

Sangha teşkilatı dünyanın en eski rahipler topluluğudur. Rahipler, manastırda bir köşeye çekilip insanlardan uzak yaşarlar. Budizm’de ruhban hayatı; fakirlik, bekârlık ve sessizliğe dayanır. Rahiplik teşkilatına giren saç ve sakalını keser, sarı elbiseler giyer, yetkili rahibin önünde üç defa “iman ikrarında” bulunur. (Abdurrahman Küçük vd., Dinler Tarihi, s. 251.)

Budizm’in kurallarına uymayan rahip geçici veya sürekli olarak Sangha’dan çıkarılabilir, aynı zamanda kendi isteğiyle de ayrılabilir. Rahipler evlenebilir ancak rahip ve rahibe iken evlenme yasaktır. Budistler arasında en büyük ayrılık, rahipler ile rahip olmayanlar arasındadır. Önceki hayatında rahip olanlar hariç kimse Nirvana’ya eremez.

Budistler dua ederken “dua tekerleği veya tespih” kullanırlar. Bu tekerleklere çakra adı verilir. Tespih, Budist ibadetinde büyük bir yer tutmaktadır. Rahipler sol bileklerine 108’lik tespih takmakta ve ibadet esnasında bu tespihleri ellerine alarak Buda ile bağlantı kurmaktadırlar.

Budistler ölülerini yakarlar. Ancak bu genel bir uygulama değildir. Çocuklar ve fakir kimselerin cesetleri gömülür, zengin aileler ise ölülerini yakarlar.

Budistlerin Kutsalları ve Sembolleri

Buda’nın sözleri olan ve en eski Budist kutsal kitabı sayılan Tripitaka (Üç Sepet) üç bölümden oluşmaktadır. Bunlar; Viyana-Pitaka (Disiplinler Sepeti), Sutta Pitaka (Vaazlar Sepeti), Abhidharma-Pitaka’dır (Doktrinler Sepeti).

Buda’nın heykelleri, Buda’nın külleri ve diğer hatıraları, Budist azizlerin cesetlerini ve kişisel eşyalarını ihtiva eden mabetler (stupa veya pagoda) budistler tarafından kutsal kabul edilmektedir.43 Dharma çakra (yasa tekerleği), üç mücevher, lotus çiçeği ve mandala (renkli tefekkür tekerleği) bu dinin sembollerindendir.

Budizm inancında en çok kullanılan kutsal söz “Om! Lotus’taki mücevher! Hum!”dur. Buda’nın doğduğu yer (Lumbuni), aydınlanmaya ulaştığı incir ağacının (bodhi) altı, ilk vaazını verdiği yer, öldüğü yer kutsal kabul edilmekte ve buralara ziyaretin kişinin nirvanaya ulaşmasına yardımcı olacağına inanılmaktadır.

3. KONFÜÇYANİZM

Çin’in yerli ve millî dinlerinden biri olan Konfüçyanizm, Konfüçyüs’ün öğretilerine dayanır. Konfüçyanizm, “önceki dönemlerden beri Çin’de var olan tabii dinin üzerine perçinlenmiş bir ahlak sistemi” olarak da tanımlanmıştır. Konfüçyüs, MÖ 551‘de, Çin’in Tsou şehrinde dünyaya gelmiştir. Ona verilen Konfüçyüs ismi, Kung Fu-Tzu’nun (Üstad veya Filozof Kung) Latincesidir.

Konfüçyüs tarafından kurulan Konfüçyanizm; Çin’de, âlimlerin, ediplerin, bürokratların, prenslerin ve imparatorluk ailesinin dini kabul edilmiştir. Bu din, Vu-ti (MÖ 140- 87) döneminden 1912 yılına kadar “devlet dini” olarak tanınmıştır. İmparator, başrahip sıfatı ile, ahlaki-siyasi kültü, gelenekleri, dinî tören ve âdetleri devam ettirmiştir.

Günümüzde 350 milyon civarında Konfüçyanizm dininin mensubu bulunmaktadır. Bunların büyük bir kısmı Çin’de geri kalanları ise Kore, Vietnam, Tayland, Tayvan ve Japonya’da yaşamaktadır.

Konfüçyüs’ün etkisi, öğrencisi Tseng-Tzu, torunu Tzu-Ssu, en büyük takipçisi Mensiyüs’ün öğretileri sayesinde, ölümünden kısa bir süre sonra artmaya başlamıştır. Konfüçyüs’ün, ahlaki ve politik etkileri, Han Hanedanlığı Dönemi’nde (MÖ 206-MS 225) giderek artmaya başlamıştır. Daha sonra Konfüçyüs’ün öğretileri, imparatorluk törenleri ve imparator tarafından Gök’e (T’ien) yapılan ibadetle irtibatlandırılmaya başlanmıştır.

Konfüçyanizm’in İnanç Sistemi

Çin’de yaygın olan ve “Şangti” diye adlandırılan yüce Tanrı inancı Konfüçyanizm’de de devam etmiştir. Konfüçyüs yüce varlığı ifade etmek için “T’ien” kelimesini kullanmayı tercih etmiştir. Ona göre T’ien, tabiat düzeninin yöneticisi, her şeyin üstündeki varlık ve yaratıcı kudrettir. T’ien’e iyiliğin kaynağı olarak saygı göstermiş, emrini öğrenmiş, onun da kendisini anladığına inanmıştır.

O; yücedir, yerdeki insanlara hükmeder, kötüler çoğalınca hükmü amansızdır. Ölüm ve hayat, zenginlik ve şeref Tanrı’nın işidir. Tanrı her şeyi açıkça görür ve bütün işlerde insanlarla beraberdir. İyi insanlara uzun ömür bahşeder, fazilete mükâfat verir. Fazilet ise dört kısımdan meydana gelmektedir. Bunlar: İnsan sevgisi, adalet, emredilen merasime riayet ve bilgidir.

Konfüçyanizm’in Ritüelleri

Çin geleneğinde ibadet, ruhani varlıkları memnun etmek ve insanların dünyevi menfaatlerini sağlamak amacı taşımaktadır. Konfüçyanizm’de en yaygın ibadet şekli atalara dua (ibadet) kabul edilmektedir. Çin’de her devrin dinî özelliği, “Göğün Oğlu” sayılan imparatora ve atalara gösterilen bağlılık ve saygıdır.

İbadet esnasında ilahiler söylenir, dinî müzik çalınır ve dans edilirdi. Müzik başlar başlamaz atalarının ruhunun oraya geleceğine inanılırdı.

Çinliler, insanın evlenmeden veya geride bir oğul bırakmadan ölmesini büyük günah ve elemli bir azap sayar. Ata ruhlarına ibadeti devam ettirecek bir oğul bırakmadan ölen kişinin felaket getiren acayip bir mahluk şeklinde, uğursuz bir hayat süreceği kabul edilir. (Abdurrahman Küçük vd., Dinler Tarihi, s. 83.)

Mabet, tanrının hazır bulunduğu yer olarak düşünüldüğünden, ölüm anları yaklaşan yaşlılar ve hastalar mabede götürülür. Çünkü, bir tanrının huzurunda ölmek, bahtiyarlık olarak kabul edilir. Başlıca mabet şenliği ise, tanrının doğum günü olup her yıl aynı günde kutlanır. Bugünde mabet, gece gündüz insanlarla dolup taşar. Halk davullar, çanlar çalarak ve çeşitli patlayıcılar atarak eğlenir.

Konfüçyanizm’in Kutsalları ve Sembolleri

Konfüçyüs’e büyük bir bağlılık gösteren öğrencileri onun ölümünden sonra sözlerini toplamış, böylece kutsal metinleri oluşturmuşlardır. Bunlar, “Beş Klasik” ve “Dört Kitap” adı verilen iki koleksiyonda toplanmıştır.

Konfüçyanizm’in Kutsal Kitapları:
Beş Klasik:
1-Değişiklikler Kitabı, 2-Tarih Kitabı, 3-Şiirler ve Şarkılar Kitabı, 4- Ayinler Kitabı, 5-İlkbahar ve Sonbahar Vakayinameleri.
Dört Kitap:
1-Konuşmalar, 2-Büyük Bilgi, 3-Orta Yol Doktrini, 4- Mensiyüs’ün Kitabı. 

(Abdurrahman Küçük vd., Dinler Tarihi, s. 80.)

4. TAOİZM

Taoizm, kendine has yoga ve meditasyon teknikleriyle dünya hayatında ölümsüzlüğü arayan bir dindir.

Taoizm’in Tarihçesi

Taoizm, Çin’de Lao Tzu (MÖ 604) tarafından kurulmuştur. Çin filozofu olan LaoTzu’nun hayatı hakkında fazla bir şey bilinmemektedir. Çin’in Honan eyaletinde doğduğu ileri sürülen Lao-Tzu’nun asıl adı Li Tan’dır. Lao-Tzu (ihtiyar bilgin) ona lakap olarak verilmiştir.

Taoizm, ismini kısaca “Yol” anlamına gelen Çince kelime Tao’dan almıştır. Eski Çinliler Taoizm’den, “T’ien Tao” (Göğün Yolu) diye söz etmişler ve onu “Jen Tao” (İnsanın Yolu) ile karşılaştırmışlardır. Onlara göre Göğün Yolu parlak, kutsal ve doğrudur; İnsanın Yolu ise karanlık ve Göğün Yolunun tersidir.

Taozim’in İnanç Sistemi

Lao-Tzu’ya göre Tao, yaratıcı prensip olmasına rağmen, yaratıcı değildir. O, Tao’yu somut bir varlık olarak düşünmemiştir. Tao’yu, gizemlerin gizemi ve tanımlanamaz bir güç olarak ifade etmiştir. O; isimsizdir, görülemez, işitilemez ve
kavranılamaz. Yaratılmış ve yaratılmamış her şeyin kaynağıdır. Her şey Tao’dan meydana çıkmasına rağmen o, her şeyin dışındadır. Tao, hem varlığın hem de yokluğun temelini teşkil eden ezelî güçtür.

Lao Tzu, yaratıcı gücü, yumuşak olmasına rağmen her kuvveti yenen suya benzetmiştir.

Tao’nun “büyük fazileti”, her şeyi yapması fakat hiçbir şey istememesidir. O “boşluktur”, başka güçlerle rekabet etmez, kendi kendine yetinir. İnsanlar bu aynı hoşnutluk faziletini gösterdiklerinde iyi hayat sürerler. Lao Tsu’nun davranış hakkındaki öğretisinin temeli insan hayatındaki üç kuralda kendini göstermiştir: 1. Tabiatta Hareketsizlik, 2. Boşlukta Rekabet Etmemek 3. Mevcutla Yetinmek.
Taoizm’e göre, iyi kötü, doğru yanlış, güzellik çirkinlik, kuvvet zayıflık, zafer yenilgi gibi birbirine zıt gibi görünen şeyler aslında zaman ve mekâna göre görecelik arz etmektedir. Buna göre bir şeyin doğru veya yanlış olduğu yargısı bu yargıda bulunanın kişisel durumuna ve ihtiyacına göre değişmektedir.

Taoizm’in Ritüelleri

Çin terminolojisinde Taoist mabetleri için “kung” (manastır veya saray), “kuan” (manastır mabedi) ve “miao” (mabet) kelimeleri kullanılır. Tao mabetlerinin avluları çok amaçlı salonlardan oluşur. Çoğu, sayısız tanrı ve tanrılaştırılmış kahraman tasvirlerini koymak için yapılmıştır. Mabet duvarları, Taoist öğretilerde önemle tasvir edilen on cehennemden birine mahkûm edilmiş olanların çektikleri azapları anlatan sahnelerle süslenmiştir.

Her taoistin kendini yakın hissettiği tanrılar vardır. Bunlar içerisinde en meşhur olanı, savaş tanrısı Kvan-Ti ile zenginlik tanrısı Shin’dir.

Kendilerine has ayinlerinde, ilkbahar bayramında ateş yakılır. Taoist rahipler, yarı çıplak durumda, ateşe pirinç ve tuz atıp, yalınayak koşarak üzerinden geçerler.70 Rahipler halk arasında dolaşır, dinî fonksiyonlarını icra eder, tılsım ve muskalar satar ve yıldız falına bakar. Bunlar vasıtasıyla ruhsal âlemle haberleştiklerine, hastalıkları tedavi ettiklerine ve talihsizliği savuşturduklarına inanırlar.

Taoizm’in Kutsalları ve Sembolleri

Lao Tsu’nun iki kısımdan ve beş bin kelimeden ibaret bulunan “Tao Te King” (Yol ve Onun Gücü) kitabı bugüne kadar, bütün Taoizm düşüncesinin kaynağı olmuştur. Anlaşılması oldukça zor olan bu kitap, Çin’in büyük klasiklerinden biri olarak kabul edilmiştir.

Taoizm’de bazı dağlar, mağaralar kutsal sayılmıştır. Bunların içinde en kutsalı Taishan Dağı’dır.

Taoizm’in sembolu olan Tai-ji, başlangıçta bir bütün kütle olan evrenin iki ayrı konuma ayrılması ve bunların birbirlerini tamamlamasının sembolik işaretidir. Bu simge birbirine karşıt olan ama kusursuz bir uyum ve denge oluşturan iki zıt öğeden oluşur. Bu ilkeler ışık, erkeklik, sıcak, kuru, yararlı olumlu ilke Yang’la onun zıddı, karanlık, dişil, soğuk, nemli, zararlı ve olumsuz ilke yin’dir. İkisi bir dairenin yarısını oluşturacak biçimde sonsuza kadar sürecek anı temsil ederken gösterilirler.

Random Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*