AÖL SEÇMELİ ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ 1 – 2. ÜNİTE

SEÇMELİ ÇAĞDAŞ TÜRK ve DÜNYA TARİHİ 1 – 1. ÜNİTE ÖZETİ

2. ÜNİTE II. DÜNYA SAVAŞI

2.1 İKİ SAVAŞ ARASI DÖNEMDE OLUŞAN ULUSLARARASI SİYASİ, EKONOMİK VE ASKERÎ DENGE İLE II. DÜNYA SAVAŞI’NIN NEDENLERİ

I. Dünya Savaşı’ndan galip çıkan İtilaf Devletleri, Paris Barış Konferansı ile kendi düzenlerini kurma gayretine giriştiler. Temelde İngiltere merkezli olarak kurulmaya çalışılan dünya düzeni, İngiltere dışındaki tüm tarafları rahatsız edecek şekilde gelişti. 1925’te yapılan Locarno (Lokarno) Antlaşması, savaş
sonrası olumsuzlukları en aza indirmek için atılan ilk adımdı.

1928’de Briand-Kellogg (Brio-Kellög) Paktı’nın imzalanması ile oluşturulmaya çalışılan barış ve saldırmazlık ortamı uzun süreli olmadı. Tüm bu sürecin devamında ABD’de başlayan 1929 Dünya Ekonomik Buhranı dünya devletlerinin başta ekonomik olmak üzere siyasi ve sosyal yapısını da etkilemiştir.

Almanya’nın yeteri kadar ham madde kaynakları yoktu. Bu ihtiyacını karşılamak için sömürgecilik yarışına girmesi gerekiyordu. Almanya Lebensraum [Libenşraum (Hayat Sahası)] politikasına göre yayılmaktaydı. Bu yayılma dünyayı içine alacak küresel bir savaşın önemli sebeplerinden biri olmuştur.

Almanya’nın Polonya’yı işgal etmesi üzerine İngiltere ve Fransa, Almanya’ya savaş ilan ettiler fakat hazırlıksız oldukları için müdahale edemediler. Oysa
Almanya geliştirdiği Blitzkrieg [Blitskrig (Yıldırım Savaşı)] stratejisi ile savaşa önceden hazırdı.

İtalya ve Bizim Deniz: Almanya’nın Hayat Sahası politikası ile örtüşen Mare Nostrum [Mar Nostro (Bizim Deniz)] ve Roma İmparatorluğu’nu canlandırma siyasetleri Mussolini’nin uygulamalarında hayat bulmaya çalışıyordu. İtalya bu politika doğrultusunda önce Yugoslavya’dan Fiume şehrini aldı. 1935’te Habeşistan’ı işgal etti. Sonrasında İspanya iç savaşına müdahil oldu.  İtalya’nın Arnavutluk’u işgali Türkiye’nin başını çektiği Balkan Antantı’na ağır bir darbe indirince İngiltere bölgedeki devletlerle dostluk antlaşmaları imzaladı. İtalya, kendisine yönelik bir hamle olarak gördüğü bu olay karşısında 1936’da Almanya ile imzalamış olduğu dostluk antlaşmasını ve daha sonra oluşturulan mihver birliğini daha ileriye taşıyarak 1939’da Almanya ile Çelik Paktı kurdu.

Japonya ve Ortak Refah Alanı (Yeni Japon Düzeni): I. Dünya Savaşı sonrasında Japonya’nın Çin ile yaptığı antlaşmaların da katkısıyla elde ettiği üstünlük, 1920-1930 yılları arası dönemde de devam etti. Japonya bu durumu destekleyen güçlü bir orduya ve ekonomiye sahipti fakat 1929 Ekonomik Buhranı’ndan Japonya da olumsuz etkilendi. 70 milyonluk ülke bu kriz ortamından kurtulmak ve mevcut gelişmişliğini artırmak için daha önce giriştiği sömürgecilik
hareketlerini artırma yoluna gitti.

1938’de ise Çin limanlarının büyük bir kısmını ele geçirdi. Bu teşebbüsler yaklaşan yeni bir dünya savaşının ayak sesleriydi. Bu yayılmacı siyaset karşısında duran İngiltere ve ABD’nin Çin’e destek vermesinden dolayı Japonya ile Almanya Tokyo-Berlin Paktını (Anti-Komitern Pakt) kurdular. Bu gelişmelerle Alman-Japon-İtalyan birliği kurulmuş oldu.

Japonya, Almanya’nın ırk üstünlüğü anlayışından, iktisadi ve sosyal düzen politikalarından esinlendi. Bu düşünceye göre Japonya; İngiltere, Fransa, ABD ve Hollanda gibi sömürgeci güçleri Uzak Doğu’dan kovacak ve Batı’nın bölge üzerindeki her türlü etkisini tasfiye edecekti. Kurtarılmış halklar da Japonya yönetimi altında siyasal ve iktisadi politikalara göre gelişecekti. Bir yeni düzen kurulacak ve içine Çin’i, Çinhindi’ni, Tayland’ı, Malezya’yı, Hollanda’ya ait Hint adalarını
ve Mançukuo gibi Japonya’ya bağlı bölgeleri alacaktı.

Devletlerin Savaş Stratejileri ve Savaşın Başlaması

I. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı karmaşık ve adaletten uzak koşullar, daha küresel bir seyir izleyen II. Dünya Savaşı’na sebep oldu. Bunun yanında devletlerin içinde bulunduğu siyasi, ekonomik ve hatta sosyal durumlar da savaşın nedenlerinden sayılabilir.

II. Dünya Savaşı’nın Nedenleri

Liberalizm, kapitalizm, sosyalizm, komünizm, faşizm, Nazizm gibi ideolojiler dünya siyasetini etkileyerek devletlerin politikalarını yönlendirdi. I. Dünya Savaşı’nın ortaya çıkardığı olumsuz etkileri yok etme çabaları diktatör liderlerin ortaya çıkmasıyla sonuçsuz kaldı. Bu durum dünyada yeni ittifaklara, çıkar
çatışmalarına ve toplumlar arası öfkelere yol açtı.

Mihver devletler kavramı ilk olarak Kasım 1936’da Mussolini tarafından İtalya ile Almanya arasındaki ilişkiyi tanımlamak için kullanıldı. 1936’da Anti-Komitern Pakta İtalya’nın katılmasıyla Mihver Devletler arasındaki bağ resmiyet kazandı.
1939’da Almanya-İtalya arasında imzalanan Çelik Pakt ile Mihver Devletler arasındaki bağ sağlamlaştı.
1940’ta Berlin’de Üçlü Pakt imzalanarak (Almanya-İtalya-Japonya) yeni düzeni kurma görevini Avrupa’da Almanya ve İtalya, Asya’da ise Japonya üstlendi.

Almanya’nın Avusturya ile birleşmesi üzerine I. Dünya Savaşı’nda İtilaf grubunda yer alan Fransa ile İngiltere arasında ortak bir cephe oluşturuldu. Bu oluşumun temel amacı Almanya’nın yayılmacı siyasetini engellemekti. Bu amaçla II. Dünya Savaşı sırasında İngiltere, Fransa (1940-1944 arasındaki Alman
işgali dışında), SSCB (1941’den sonra), ABD (1941’den sonra) ve Çin’in Mihver Devletler’e karşı oluşturdukları ittifak Müttefik Devletler olarak adlandırılmıştır.

II. Dünya Savaşı’nın nedenleri şu şekilde sıralanabilir:
• Versay Antlaşması’nın koşullarının Almanya’ya çok ağır gelmesi
• Rusya’nın Brest Litowsk Antlaşması ile kaybettiği toprakları geri almak istemesi. Ayrıca komünizm ideolojisinin dünya devrimi ile gerçekleşeceğine inanması ve bu yönde faaliyette bulunması
• İtalya’nın Avrupa siyasetinde etkinliğini artırmak istemesi ve I. Dünya Savaşı’nda istediklerini elde edememesi
• Komünizme, Nazizm ve faşizmin karşı gelebileceğine inanan Avrupa’nın bu rejimlerin Almanya ve İtalya’da yükselişlerine engel olamaması
• Japonya’nın Uzak Doğu ve Pasifik’te İngiltere ile ABD’nin baskısında olması
• Fransa’nın Almanya korkusundan dolayı güvenlik endişesi içinde olması
• 1929 Ekonomik Buhranı’nın tüm dünyada ortaya çıkardığı ekonomik ve sosyal olumsuzluklar

II. Dünya Savaşı Almanya’nın Eylül 1939’da Polonya’yı işgali ile başladı. İngiltere ve Fransa birkaç saat sonra Almanya’ya savaş açtı. Rusya, Polonya’daki Beyaz Rus ve Ukraynalıların ezildiğini bahane ederek Polonya’nın doğusunu işgal etti. Bir süre sonra Almanya’dan gerekli her türlü desteği alan İtalya, Almanya’nın yanında savaşa girdi. Almanya, birkaç haftada Versay Antlaşması’yla Polonya’ya bırakmak zorunda kaldığı bütün toprakları geri aldı. Maginot (Majin) Hattı’nı oluşturan Fransa, savunmaya dayalı savaş stratejisi izledi. İngiltere de savunmada kalarak Almanya’yı karadan ve denizden ablukaya aldı. Bu şekilde Hitler’in gücünün tükenmesini bekledi fakat ablukadan beklenen sonuç alınamadığı gibi Almanya’nın saldırı gücü de azalmadı. İkinci küresel savaş genel olarak Kuzey Afrika, Asya-Uzak Doğu ve Avrupa olmak üzere üç cephede devam etti.

2.2  II. DÜNYA SAVAŞI’NIN SEYRINI DEĞIŞTIREN OLAYLAR VE SONUÇLARI

PEARL HARBOR BASKINI (1941)

Japonya, Malezya ve Doğu Hint Adaları’ndaki İngiliz ve Hollanda kolonilerinin doğal kaynaklarını kontrolü altına almayı amaçlamaktaydı. Bu bölgenin kıyısında
yer alan Filipinler Japonya’nın saldırısına açıktı. Pearl Harbor’daki deniz üssü, ABD’nin Pasifik’teki donanmasının can damarıydı. Japonya, Pasifik ve Uzak Doğu’da kendi varlığına tehdit olarak gördüğü bu askerî üsse bir hava saldırısı yaparak ABD’nin Pasifik filosuna büyük hasar verdi ve ABD ile Japonya arasında savaş başladı.

STALINGRAD KUŞATMASI (1942)

SSCB’nin savaş dışında kalmasını sağlamak isteyen Almanya için büyük öneme sahip Stalingrad, Almanya’nın SSCB istikametinde ilerlediği son noktadır.
Hitler bu cepheyle petrol alanlarını ele geçirmeyi, Hazar kıyılarına kadar Kafkasların içine girmeyi ve kuzeydeki Voronej’e kadar Don Nehri boyunca koruyucu bir cephe kurmayı amaçlamıştır.

Kızıl Ordu’nun savunmada yetersiz kaldığı zamanda işçilerin de devreye girmesiyle Stalingrad’da Almanlara karşı büyük bir şehir direnişi gösterildi. Bir milyon civarında insanın öldüğü bu savunma savaşında Almanlara karşı alınan başarı tüm Avrupa’daki direnişlerin canlanıp kuvvetlenmesini sağladı. Bu sonuçla doğu cephesinde inisiyatif SSCB’ye geçti. Bundan sonra SSCB ilerlemeye, Almanlar da gerilemeye başladı. 1943 Mart’ında Kafkasya Almanlardan temizlendi. Leningrad ve Moskova üzerindeki Alman tehdidi bertaraf edildi.

NORMANDİYA ÇIKARMASI (1944)

Almanlara karşı Avrupa cephesinde yalnız kalan SSCB savaşın ağır yükü altında ezildiği için Müttefiklerin yeni bir cephe açmalarını talep ediyordu. Ayrıca kesin zafere ulaşmak için Avrupa kıtasında Almanya’ya karşı yeni bir cephenin açılması gerekliydi.

Normandiya, yaklaşık bir milyonluk Müttefik ordularının üç yüz bin civarındaki Alman ordularına karşı büyük bir darbe vurduğu cephe oldu. Kısa sürede Fransa ve tüm Avrupa, Alman işgalinden kurtarıldı ve Almanya teslim olmak zorunda bırakıldı.

II. Dünya Savaşı kronolojik olarak önce Afrika’da, ardından Almanya’nın düşüşüyle Avrupa’da, son olarak da Japonya’nın teslimiyeti neticesinde Asya’da sona erdi. Savaşın son döneminde toplanan Müttefik Devletler tarafından düzenlenen Yalta ve Potsdam Konferansları (1945) barışın tesisi için atılan en önemli adımlar oldu.

Yalta Konferansı (4-11 Şubat 1945)

Roosevelt, Stalin ve Churchill savaş sonunda aralarındaki iş birliğini geliştirmek ve dünyanın geleceğini planlamak amacıyla 4-11 Şubat 1945’te Yalta’da (Kırım, SSCB) bir araya geldi.

Yapılan görüşmelerde; 
Almanya için dört ayrı müttefik işgal bölgesi oluşturulmasına,
Almanya’nın askerî ve endüstriyel kapasitesinin yok edilmesine,
Savaş suçlularının yargılanmasına,
Polonya’da özgür bir seçim yapılmasına,
Boğazlar konusunda Sovyet Rusya lehine değişikliklerin yapılmasına,
Birleşmiş Milletlerde Güvenlik Konseyine üye olanların veto hakkı kabul edilmesine,
1 Mart 1945’e kadar Mihver’e savaş ilan edenlerin Birleşmiş Milletlere kabul edilmesine karar verildi.
Yalta Konferansı “Büyük İttifak”ın sonu oldu. İş birliği devresi son buldu, rekabet ve mücadele dönemi başladı.

Potsdam Konferansı (17 Temmuz-2 Ağustos 1945)

Almanya’nın savaştan çekilmesi üzerine yaşanan sorunları görüşmek ve barış düzenini oluşturmak için 17 Temmuz-2 Ağustos 1945 tarihleri arasında Berlin yakınlarında Potsdam’da bir konferans düzenlendi. Konferansta SSCB’yi iktidarda olan Stalin; İngiltere’yi birinci yarıda Winston Churchill, Churchill’in seçimleri kaybetmesi üzerine ikinci yarıda Clement Attle; ABD’yi başlarda Roosevelt, Roosevelt’in 12 Nisan 1945’te ölümü üzerine yardımcısı Harry S. Truman temsil
etmiştir.

Yapılan görüşmelerde;
• Almanya’nın dört işgal bölgesine ayrılarak ABD, İngiltere, Fransa ve SSCB yönetimlerine bırakılmasına,
• Almanya’ya ekonomik ve askerî alanda sınırlamalar getirilmesine,
• Mütttefiklerin elinde olan bütün Nazi liderlerinin bir Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesinde yargılanmasına,
• Avusturya’nın dört işgal bölgesine ayrılmasına,
• İtalya ile yapılacak barışa öncelik verilmesine ve barış hükümleri mümkün olduğunca yumuşak tutulmasına,
• Fransa’nın Alsace Lorraine’i, Çekoslovakya’nın Südet bölgesini geri almasına karar verildi.

Atom Bombaları ve Etkiler

Japonya’ya atılan atom bombalarının insanlık üzerindeki yıkıcı etkileri:
• Bomba iki kilometrelik alandaki her şeyi yok etti.
• Bomba düştükten sonra 1 milyon derecelik 200 metre çaplı bir ateş topu yaydı. Dört kilometrelik çapa sahip bir alana ölümcül etki yaptı.
• Japonya’nın savaş direnci kırıldı.
• Patlama atmosfere tonlarca kül ve radyoaktif madde yaydı.
• Mantar şeklindeki nükleer bulut 12 kilometre yüksekliğe kadar ulaştı.
• Atıldığı bölgede ve yakın yerlerde sonraki yıllarda engelli doğum oranları aşırı bir şekilde arttı. Ayrıca saç dökülmesi, kansızlık, kısırlık ve pek çok çeşit kanser hastalığı ortaya çıktı.

2.3 İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI SIRASINDA YAŞANAN İNSAN HAKLARI İHLALLERİ

2.3.1. Asya ve Avrupa’da Yaşanan İnsan Hakları İhlalleri

Nazilerin Yahudilere karşı yaptığı hak ihlalleri 1933’te başlamıştır. 1935’te çıkarılan Nürnberg (Nünberg) Kanunları ile Yahudi ve Romanlara karşı ağır vergilendirme, müsadere, toplumdan dışlama gibi uygulamalar başlatılmıştır. 10-13 Kasım 1938’deki Kristal Gece (Görsel 2.12) eylemleri ile Yahudi karşıtlığı farklı bir boyut kazanmıştır. 1939’dan itibaren Polonya’nın Yahudi nüfusu tecrit edilerek gettolarda yaşamaya zorlanmıştır.

II. Dünya Savaşı’nın başlaması ile Yahudiler, Romanlar ve işgal edilen bölgelerdeki halklar toplama kamplarındaki gaz odaları ve fırınlarda soykırıma (holokost)
tabi tutulmuştur. Bu ölüm kamplarının en bilineni yüz binlerce insanın öldürüldüğü Auschwitz (Autvitçz) kampıdır. 

1941’de Amerika kıtasında yaşayan 120 binin üzerinde Japon vatandaşı vardı. Bunların %60’tan fazlası Birleşik Devletler vatandaşıydı ve Hawaii nüfusunun 1/3’ünden fazlası Japon soyundandı.1942 yılının ilk dönemlerinde Amerika’nın batı sahili boyunca yaşayan Japonların neredeyse tamamı iç bölgelerdeki bir dizi toplama kampına tehcir edildiler ve 1944 yılının sonuna kadar bu kamplarda tutuldular.

2.3.2. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

Var olan her şeyin yerle bir olduğu dünyada yeni bir başlangıç için ABD’nin önderliğinde 14 Ağustos 1941’de Atlantik Bildirisi ilan edildi. Bu bildirinin temelinde  hürriyet ve demokrasi ruhu vardı. Sonrasında Almanya’ya karşı savaşan 26 devletin imzasıyla yayımlanan Birleşmiş Milletler Beyannamesi ile savaş sırasında ve sonrasında oluşturulacak barış ortamı için ciddi adımlar atıldı.

1945’te ABD’nin San Francisco kentinde yapılan konferans ile 24 Ekim 1945’te Birleşmiş Milletler Teşkilatını kurmak oldu. İnsan Hakları Evrensel  Beyannamesi (İHEB) 10 Aralık 1948’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulunda Türkiye’nin de içinde bulunduğu 48 ülkenin evet oyu ile kabul edildi. 

Atlantik Bildirisi

II. Dünya Savaşı sırasında, İngiltere Başbakanı Winston Churchill (Vinstın Çörçıl) ile o sırada henüz savaşa girmemiş olan ABD’nin Başkanı Franklin D. Roosevelt arasında Kanada açıklarında bir savaş gemisinde yapılan ve beş gün süren görüşmeler sonucunda 14 Ağustos 1941’de yayımlanan ortak bildiridir. Bu bildiri ile ABD’nin tarafsızlık politikasını terk ettiği açıkça ortaya çıkmıştır.

Bildirinin maddeleri şöyledir:
1. Savaştan sonra toprak kazanılmayacak.
2. İlgili halkın onayı alınmadan toprak değişikliği yapılmayacak.
3. Uluslar kendi geleceklerini kendileri saptayacaklar (selfdeterminasyon).
4. Uluslararası iş birliği gerçekleştirilip geliştirilecek.
5. Temel ham maddelerden eşit biçimde faydalanılacak.
6. İnsanlar korku ve açlıktan kurtarılacak.
7. Açık denizlerde ticaret serbestliği gerçekleştirilecek.
8. Mihver Devletler silahtan arındırılacak ve savaştan sonra topyekûn silahsızlanmaya gidilecek.
Bu maddeler daha sonra Birleşmiş Milletler Antlaşması’na dâhil edilmiştir.

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi

İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi yaşama hakkı, özel yaşamın gizliliği, sağlık hakkı, eğitim hakkı, düşünce, kanaat ve ifade özgürlüğü, yasalar önünde eşitlik, din ve vicdan özgürlüğü, işkence ve kölelik yasağı gibi temel haklar da denilen hak ve özgürlükleri getirdi. Bu düşüncelerin evrensel olması dünyanın her yerinde aynı değeri taşıması anlamına gelir.

1. Bütün insanlar hür ve eşit doğar, akıl ve vicdan sahibidir, birbirlerine karşı kardeşçe davranmalıdır.
2. Herkes ırkı, rengi, cinsiyeti, dini, siyasal görüşü ya da sosyal konumu ne olursa olsun herhangi bir ayrım gözetilmeksizin bildiride yazılı bütün haklardan ve özgürlüklerden yararlanma hakkına sahiptir.
3. Yaşamak, özgürlük ve can güvenliği herkesin hakkıdır.
4. Hiç kimseye işkence, zulüm, onur kırıcı ceza ya da işlem uygulanamaz.
5. Yasalar önünde herkes eşittir.
6. Herkesin özel hayatı, ailesi, konutu ve haberleşmesi yasayla korunmalıdır.
7. Herkes mal ve mülk edinme hakkına sahiptir.
8. Herkesin düşünce, vicdan ve inanç özgürlüğü vardır.
9. Herkesin eğitim hakkı vardır, ilk eğitim parasızdır.
10. Kölelik yasaktır.
11. Bir suç işlemekten sanık olan herkese, savunması için gerekli bütün haklar sağlanmalıdır.
12. Hiç kimse düşünce ve sözlerinden dolayı sorumlu tutulamaz.
13. Herkes doğrudan doğruya veya özgürce seçtiği temsilcilerle ülke yönetimine katılır.
14. Herkes dinlenme, eğlenme, çalıştıktan sonra ücretli tatil yapma hakkına sahiptir.
15. Bütün insanlar bu bildiride yazılı hak ve özgürlüklerin uygulanmasını sağlayacak bir sosyal düzeni hak etmiştir.
16. Herkes bu bildirideki maddelere uyulmasının gerekli olduğunu kabul eder.
17. Bu bildirinin herhangi bir maddesinin devlet, toplum ya da kişiler tarafından yok edilmesi için çalışma yapılamaz. (…)

2.4 İKİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN SİYASİ VE EKONOMİK SONUÇLARI

2.4.1. İki Kutuplu Dünya Düzeninin Ortaya Çıkması

Müttefikler tarafından II. Dünya Savaşı’nın kazanılmasından sonra Nazizm ve faşizm gibi akımlar tasfiye edildi. 1946’da Paris’te düzenlenen Barış Konferansı’nda yenilmiş olan İtalya, Romanya, Bulgaristan, Macaristan ve Finlandiya’nın durumları belirlendi. Bu devletler toprak kayıplarını kabul ettiler.

İtalya, Afrika’daki bütün topraklarını kaybetti. Ayrıca 1947 Paris Antlaşması ile Oniki Ada’yı Yunanistan’a bıraktı. Büyük bölümü SSCB ve Yugoslavya’ya
olmak üzere 1 milyon 250 bin dolar savaş tazminatı ödemesi kararı alındı.

Almanya silahtan arındırıldı, sınırları daraltıldı ve askersizleştirildi. Avusturya, Almanya’dan ayrıldı. Almanya ve başkenti Berlin, Potsdam’da alınan
karara göre dört işgal bölgesine ayrıldı. Yerel yönetimler İngiliz, Amerikalı, Fransız ya da Sovyet Görsel 2.18: II. Dünya Savaşı’nda Japonya’nın teslim antlaşması subayların başkanlığındaki komitelere bırakıldı. Müttefikler Batı Almanya’da seçimleri yaptırarak Bonn merkez olmak üzere 1949’da Federal Almanya Cumhuriyeti’ni (Batı Almanya) kurdular. Sovyetler Birliği buna karşılık Berlin başkent olmak üzere Demokratik Almanya Cumhuriyeti’ni kurdu.

Müttefik Devletler Almanya’ya savaş tazminatı ödetilmesi konusunda ısrarlı davrandılar. SSCB’nin talebi 20 milyar dolardı. Sovyetler Birliği savaş tazminatına karşılık olarak çekilme esnasında sanayi tesislerini, demir yollarını ve enerji istasyonlarını sökerek götürdü.

Avusturya ve başkenti Viyana, Almanya gibi dört işgal bölgesine ayrıldı. Dört işgalci güçle imzalanan barış antlaşması (1955) ile Avusturya’da cumhuriyet yönetimi tam egemenlik kazandı.

Dünyanın ilk atom bombalarının üçer gün ara ile üzerine atıldığı Japonya, 14 Ağustos 1945’te kayıtsız şartsız teslim oldu (Görsel 2.18). Tarihi boyunca ilk kez işgale uğrayan, siyasi ve ekonomik olarak da uzun yıllar ABD’nin etkisi altına giren Japonya, General Mac Arthur’un (Mek Artur) nezareti altında demokratik usullerle seçilen bir hükûmet tarafından idare edildi. Parti sistemi yeniden kuruldu. Japonya dışında kalan bölgeler eski sahiplerine geri verildi.

1945 yılı itibarıyla İngiltere’nin ekonomisi yıpranmış, sanayisi çökmüş durumdaydı. Almanya ve Fransa’nın da savaştan yıkımla çıkması, SSCB ve ABD’nin iki süper güç olarak ortaya çıkmasına neden oldu.
II. Dünya Savaşı’na sonradan dâhil olan ABD, geliştirdiği atom bombası teknolojisiyle dünya siyasetinin en önemli gücü hâline geldi. Birleşmiş Milletlerin New York merkezli Uluslararası Para Fonunun (IMF) Washington (Vaşington) merkezli faaliyete başlaması, ABD’nin dünyanın merkezî gücü olmaya başladığını ortaya koymuştur. ABD, Avrupa’nın savunması ve güvenliği için hazırladığı 1947 Truman Doktrini’yle, ekonomik yardımlar için hazırladığı 1947 Marshall Planı’yla ve Kuzey Atlantik Antlaşması’na (NATO-1949) dâhil olmasıyla dünyanın iki süper gücünden biri olmuştur.

Savaş sonrası ilk yıllarda Sovyetler Birliği’ne duyulan büyük bir saygı vardı. II. Dünya Savaşı’nda oynadığı rolle Doğu Avrupa’yı Nazi baskısından kurtaran
Sovyetler Birliği’nin itibarı arttı. Faşizme karşı duyulan tepki komünizmi saygın hâle getirdi. Batı Avrupa’daki komünist partiler faşizm karşısında kazanılan
zaferle çok güçlendi. Sovyetler Birliği kendisini bütün özgürlük hareketlerinin hamisi olarak gördü. En güçlü bağlar Vietnam, Arap dünyası ve Küba ile kuruldu. SSCB 1949’da atom bombasını, 1953’te hidrojen bombasını geliştirdi ve bu alandaki Amerikan tekeline son verdi.

II. Dünya Savaşı küresel, teknolojik ve ideolojik boyutuyla insanlık tarihinin en önemli hadiselerinden biridir. 1945’te doğan iki süper güç SSCB ile ABD, Soğuk Savaş’ın ya da karşılıklı barışın hâkim olduğu yarım yüzyıllık dönemde dünyaya yön vereceklerdir.

2.4.2. Kuruluşundan Günümüze Birleşmiş Milletler

II. Dünya Savaşı devam ederken İngiltere ve ABD’nin yayımladıkları Atlantik Bildirisi’ndeki kararlar 1 Ocak 1942’de Birleşmiş Milletler Bildirisi’nde
aynen kabul edildi. 

Ağustos-Ekim 1944’te Çin, Sovyetler Birliği, İngiltere ve Amerika Birleşik Devletleri delegeleri ABD’nin Dumbarton Oaks (Dumbartın Oaks) kentinde bir araya gelerek Birlemiş Milletler Ana Sözleşmesi’nin temel ilkelerini belirlediler. Yalta Konferansı’nda Güvenlik Konseyinin daimi üyeleri için veto ilkesi kabul edildi. San Francisco (Sen Fransisko) Konferansı’na kadar Mihver Devletler’e savaş ilan edenlerin kurucu üye olarak kabul edilecekleri ortaya kondu.

24 Ekim 1945’te Türkiye’nin de dahil olduğu 51 devlet Birleşmiş Milletler adı verilen uluslararası örgütü kurdu. Milletler Cemiyetinden daha etkili olması beklenen bu örgüt büyük amaçlar hedefledi.

Birleşmiş Milletler Tüzüğü

Birleşmiş Milletler halkları olarak biz; Bir insan yaşamında iki kez insanlığı onarılamaz acılara sürükleyen savaş felaketinden gelecek kuşakları kurtarmaya,
Temel insan haklarına, insan değeri ve şerefine; erkek ve kadınların, milletlerin, büyük ve küçüklerin haklarının eşitliğine olan inancımızı bir kez daha
açıklamaya Adaleti sağlamaya, anlaşmazlıklardan doğan mecburiyetleri yerine getirmeye, evrensel hukukun diğer kaynakları için gerekli şartların oluşturulmasını sağlamaya, sosyal ilerlemeyi desteklemeye ve özgür bir ortamda en iyi hayat şartlarının kurulmasını sağlamaya, Bu amaçları gerçekleştirmek için hoşgörülü olmaya, iyi komşuluk havasıyla birbirimizle barış içinde yaşamaya, barışı ve uluslararası güvenliği sağlamak için güçlerimizi birleştirmeye,
Prensipleri kabul etmeye, ortak çıkarların dışında silah kullanımının olmamasını garantileyen metotların kurulmasını sağlamaya, Bütün halkların iktisadi ve sosyal ilerlemelerini desteklemek için uluslararası kurumlara başvurulmasını gerçekleştirmek için çabalarımızı birleştirmeye karar verdik.

2.4.3. Orta Doğu’nun Yeniden Şekillenmesinde Emperyalist Güçler

Tüm Yahudileri İsrail’de toplamayı hedefleyen Siyonist Hareket Theodor Herzl [Teodor Herz] önderliğinde, 1897’de İsviçre’nin Basel kentinde Dünya Siyonist Örgütünün ilk kongresini yaptı. Kongrenin hedefi Yahudi halkı için bir vatan bulmak ve kendilerine vadedildiğine inandıkları topraklarda İsrail Devleti’ni kurmaktı.

I. Dünya Savaşı devam ederken İngilizler bölgenin kaderini etkileyecek bir adım atarak Yahudi devletine izin vereceklerini ortaya koydukları Balfour Deklarasyonu’nu 1917 Kasım ayında duyurdular. I. Dünya Savaşı’ndan sonra Osmanlı Devleti’nin yıkılmasıyla Yahudi devletinin kurulmasındaki en büyük engel ortadan kalkmış oldu.

Filistin’de 1917’de 50 bin Yahudi varken 1948’de bu rakam 650 bine ulaştı. Bu gelişmeler Araplar tarafından tepkiyle karşılandı. İngiltere, göçmen girişini ve toprak satın almayı gittikçe daha sıkı kurallara bağladı. İngiltere bölgedeki manda yönetimlerine son verme kararı alarak sorunu 2 Nisan 1947’de BM’ye devretti. 21-22 Nisan 1947’de Mısır, Irak, Suriye, Lübnan ve Suudi Arabistan’ın Filistin’deki mandanın sona erdirilmesi ve Filistin’in bağımsızlığına dair teklifleri kabul görmedi.

İngiltere, BM’den Filistin Özel Komitesi (UNSCOP) oluşturulmasını ve konu ile ilgili rapor hazırlanmasını istedi. Komite çözüm için çoğunluk ve azınlık planı olmak üzere iki seçenek ortaya koydu.

Çoğunluk Planı: Filistin Devleti; Yahudi ve Arap devleti olarak ekonomik bağlarla birbirine bağlı iki devlet olacaktır. Kudüs ortak bölge olarak uluslararası güçlerin kontrolünde olacaktır.
Azınlık Planı: Kudüs merkezli Filistin Federal Devleti kurulacak

Yahudi Geçici Ulusal Konseyi, 14 Mayıs 1948’de mandanın sona ermesinden birkaç saat önce Ben Gurion (Ben Gurion) başkanlığında İsrail Devleti’nin kurulmasına karar verdi. Kurulan yeni devlet 15 Mayıs’ta ABD ve SSCB tarafından tanındı. Böylece dünya tarihinde ilk kez uluslararası bir kuruluş olan BM’nin oylamasıyla bir devlet kurulmuş oldu. Filistinliler 15 Mayıs’ı El Nakba (Felaket Günü) olarak adlandırdılar.

2.4.4. İkinci Dünya Savaşı’nın Ekonomik Sonuçları ve IMF

Savaş sonrası oluşan ekonomik ve siyasi yapının gereği olarak ABD, özellikle SSCB ve komünist rejimin dünyada yayılmasını engellemek için Truman ve Marshall Planları ile Türkiye’nin de içinde olduğu Avrupa kıtasına ciddi boyutlarda ekonomik ve askerî yardımlarda bulundu. Bu gelişmeler iki kutuplu dünyada ABD’nin süper güç oluşunu teyit eder bir ortamı oluşturdu. Ortaya çıkan yıkımı telafi edip yeniden yapılanma ile uluslararası düzeyde para temini ve akışını sağlamak için IMF, Dünya Bankası gibi kuruluşlar ABD liderliğinde organize edildi.

IMF

Bretton Woods’da (Bren Vods) 44 ülkenin katılımıyla liberal ekonomi ve serbest ticaret zeminine oturtulan iki yeni kurum oluşturuldu.

Uluslararası Yeniden Yapılanma ve Kalkınma Bankası (Dünya Bankası): Uzun vadeli yatırım kredileri vermek suretiyle Avrupa devletlerinin yeniden imarını sağlamak, ödemelerdeki dengesizlikleri gidermek için kuruldu.

Uluslararası Para Fonu (IMF): Avrupa devletlerinde ortaya çıkabilecek geçici ödeme güçlüklerinde kredi vererek uluslararası ticaretin daralmasını önlemek amacıyla Washington merkezli olarak 1945’te resmen kuruldu ve 1947’de fiilen çalışmaya başladı. Fonun para birimi Özel Çekme Hakkı adı verilen
SDR’dir. IMF’ye üye ülkeler Dünya Bankasına da üye olmak zorundadır. Her üye ülkenin fondaki payının %25’i altın, %75’i millî para olarak bulunur. 2016 itibarıyla 189 ülkeden oluşan birlik ile Türkiye arasındaki ilişkiler 1957’deki Stand-by (Sıtend Bay) Anlaşması ile başladı.

SDR Nedir? 
Üye ülkelerin resmî rezervlerini tamamlamak üzere IMF tarafından 1969’da kurulan uluslararası rezerv varlıklarıdır. SDR’nin değeri, ABD doları, euro, Çin
yuanı, Japon yeni ve İngiliz sterlini olmak üzere beş ana para biriminden oluşan bir sepete dayanır.

2.5  II. DÜNYA SAVAŞI’NIN KÜLTÜREL, BİLİMSEL VE TEKNOLOJİK GELİŞMELERE ETKİSİ

2.5.1. İkinci Dünya Savaşı’nda Geliştirilen Askerî Teknolojiler

II. Dünya Savaşı’nda hesap uzmanlarına yardım etmek
üzere mekanik bilgisayarlar geliştirildi. Dünyanın
ilk bilgisayarları ENİAC (Elektronik Sayısal Birleştirici ve İşlemci) ve MARK 1, II. Dünya Savaşı’nda
ordunun ısrarıyla geliştirildi. Mark 1’i Prof. Howard Aiken (Havırd Eykın), Harvard’da ABD donanması
için yaptı. Los Alamos’taki (Los Alamos) atom bombası laboratuvarlarında fizik denklemlerinde ENİAC
kullanıldı. Bilgisayarlar gelecekteki nükleer silahların tasarımında ve yapımında vazgeçilmez hâle geldi.

II. Dünya Savaşı’nda müttefiklerin havada ezici üstünlüğü ele geçirmeleri, Almanları hedeflerine
ulaşmak için yeni araçlar bulmaya itti. Almanlar 1937’den beri üzerine çalıştıkları V1 ve V2 balistik füzeleri
1942’den itibaren üretmeye başladılar.

Japonya büyük ve güçlü gemiler inşa etti, diğer devletlerin donanmaları da bu yarışın içinde yer aldı. Denizaltılarla savaşmak için tasarlanan ve donatılan çok sayıda küçük geminin yanında hücumbotlar ve cep denizaltıları üretildi. Cep denizaltıları daha çok İngiltere, Almanya, İtalya ve Japonya tarafından kullanıldı. II. Dünya  Savaşı’nda zırhlılar ve muharebe kruvazörleri de kullanıldı. Japonya ve Amerika’nın inşa ettiği uçak gemileri (Görsel 2.26), Pasifik Cephesi’nde Amerikan ve Japon orduları arasındaki savaşın kazanılmasında önemli rol oynadı.

II. Dünya Savaşı karada tankların savaşı olarak bilinir. Tankta sağlanan üstünlüğün savaşın kaderini belirlediği kabul edilir. Leopard, Panther gibi o dönemin gördüğü en etkili tanklara sahip olan Nazi Almanyasının toplamda 10 model olan panzer serisinin en güçlüsü, müttefik ordularının baş belası hâline gelen ve 88 milimetrelik topu, 120 milimetrelik zırh kalınlığı ile Tiger (Taygır) tankları oldu. ngilizlerin ürettiği hafif tanklar, piyade tankları ve tank avcıları özellikle Fransa’da ve Kuzey Afrika’da Almanya’yı zor durumda bıraktı. Ayrıca A13 Cruiser (Kırüzır) ile başlayıp A 34 Comet’a (Kamıt) giden İngiliz tank avcıları pek çok cephede savaşın gidişatını değiştirdi. Alman Kaplanı tankına karşı 4’lü gruplar hâlinde hareket ederek üçünü yem olarak tutup dördüncüsüyle Kaplan’ı etkisiz hâle getiren tanklar da Amerika tarafından üretilen Sherman (Şirman) tank ekipleriydi. Ruslar tarafından üretilen T-34 tankları ise tüm zamanların en iyi tankı olarak değerlendirildi.

II. Dünya Savaşı yıllarında Sovyetler yüksek irtifada en etkili olan MİG-1 ve MİG-3 (Görsel 2.28) avcı uçaklarını geliştirdi. İngilizlerin geliştirdiği Bristol Beaufighter (Bristol Bofaydı) ilk başarılı gece avcı uçağıydı. Radar sistemlerindeki gelişmelerin gece avcı uçaklarındaki kayıpları artırması üzerine radar sinyallerinden güdüm almak için bu uçaklar serrate (Serri) cihazıyla donatıldı. İngiliz ve ABD hava kuvvetlerinin dört motorlu ağır bombardıman uçakları savaşın en güçlü silahları arasındaydı.

II. Dünya Savaşı’nın gerçek anlamda belirleyici teknolojilerinden biri de radar oldu. Radarla beraber uzaktan kumanda sistemleri ve silah yön belirleyicileri
geliştirildi.

II. Dünya Savaşı’nda Japonlar roket yakıtına ve jet motoruna sahip Kamikaze adı verilen uçakları kullandı. Bu uçaklar hedefine yaklaşana kadar bir Mitsubishi G4M taşıyıcı uçağı tarafından taşınıyordu. Sonrasında pilot bir bölmeden kayıp jet motorlu bombaya binerek kendisini taşıyıcı uçaktan ayırıp büyük bir süratle altındaki 1200 kilogramlık savaş başlığını hedefine sürüyordu.

2.5.2. İkinci Dünya Savaşı’nın Kültürel Etkileri

Sinema

II. Dünya Savaşı 7. sanat olarak gelişen sinemada birçok değişikliğe yol açtı. ABD ve Avrupa’da başlayan savaş karşıtı hareketler sinemada kendini hissettirdi.Avrupa kıtasında özellikle İtalya’da başlayan yeni gerçekçilik akımı savaşta yıkıma uğramış bir ülkeyi gerçekçi bir şekilde filme almak isteyen genç
yönetmenler tarafından başlatıldı. Polonya, Çekoslovakya, Macaristan, Romanya ve Bulgaristan’da ulusal filmler çekilip seyircilere sunuldu. 1950’lerden sonra Asya ve Latin Amerika sinemaları doğdu.

Keisuke Kinoshita (Keske Kinosta) ve Akira Kurosawa’nın [Akira Kurosava] öncülüğünde Japon sinemasında büyük gelişmeler görüldü (“Rashomon”, “Hiroşima Çocukları”). Hint, Çin ve Türk sinemalarında da gelişmeler yaşandı.

Elindeki imkânlara rağmen Hollywood sinemasında sanatsal düzeyde düşüş yaşandı. Amerika’da yaşanan komünist karşıtlığı dolayısıyla yönetmen ve artistler Amerika’dan sürüldüler ya da suskunluğa itildiler. Holywood 1908’den beri elinde tuttuğu film sayısındaki üstünlüğü Japon, Hint ve Çin sinemalarına kaptırdı. Bu ülkeleri İtalyan ve Fransız sinemaları takip etti. İspanyol Bardem [(Berdım) “Hoş Geldin Bay Marshall”], Rus Bondarçuk [(Bındarçık) “Leylekler Geçerken”] gibi önde gelen yönetmenlerin yanında, İsveçli İngmar Bergman [İgmar Börmen] sinemanın en güçlü ve özgün isimlerinden oldu.

II. Dünya Savaşı, özellikle Hollywood tarafından ele alındı. Hollywood, ABD askerlerinin savaşta yaşadıklarını anlatan filmleri ardı ardına vizyona soktu. II. Dünya Savaşı, hakkında en fazla film yapılan savaş olarak ticari bir kazanç kapısı oldu.

Edebiyat

II. Dünya Savaşı sonrası yeni yazarlar, içinde yaşadıkları topluma karşı çıktılar. Ayaklanma düşüncesi dile getirildi ya da geleneksel değerler alaya alındı. Fransa’da günün edebiyatı, sadece savaşın çetin yıllarına bir tepkiden değil bütün insanlık durumunu sorun hâline getirmekten doğdu. “Sorun toplumda
değil insandadır.” anlayışı kabul gördü. Jean Paul Sartre (Jan Pol Satr) “Özgürlük Yolları” adlı eserinde o güne değin bağlı olduğu bireysel bilinç görüşünü terk ederek romanesk bir biçim altında, kendi çağdaş tarih anlayışını sergiledi. Albert Camus (Albırt Kamü) ise insanlara savaş sonrası yeni bir etik değer
vermeyi denedi.

Savaş sonrası İtalya’da, esin kaynağı Mussolini dönemi olan bir edebiyat gelişti. Edebi eserlerde, rejime yönelik sert eleştiriler ve ülkenin içinde bulunduğu durum gerçekçi bir biçimde yer aldı. Edebiyatta sosyal sorunlar da yer buldu. Sosyal gerçekçilik Carlo Levi’nin [Karlo Leyvi (İsa Bu Köye Uğramadı)]
ve Elio Vittorini’nin [Elyo Vittorini (“Sicilya Konuşmaları”, 1938; “Simplon Frejus’te Göz Kırpıyor”, 1950)] romanlarında işlendi.

Savaş sonrası İngiltere, iki savaş arası döneme göre oldukça donuk bir kuşak ve doğacı bir geleneğin [Graham Greene (Gıreym Gıriyn)] içinde kaldı. George Orwell (Corc Örvıl) ve Angus Wilson’la (İngıs Vilsın) roman, Victoria (Viktorya) çağı romanının klasik geleneğine bağlılığını sürdürdü. T. S. Eliott (İlyıt)
ve John Whiting (Con Vayting) gibi yazarlar ve romancı Lawrence Durrell (Lavrıns Darıl) ile Justine Balthazar (Castin Balthazar) klasik geleneğin dışında kaldı.

Almanya’da savaş ve savaş sonrası tanıklıklar, bir yıkıntılar edebiyatı ortaya çıkardı. Hermann Hesse (Hörmın Hes) dışında, eski kuşaktan kimi yazarlar da bu edebiyata katıldı. Erich Maria Remarque (Erik Marya Remarku) “Umut Adası”, Ernst Erich Noth (Örnst Erik Nöh) “Çıplak Geçmiş”iyle bu edebiyata
katılan yazarlardandır.

Sanat

II. Dünya Savaşı sonrası dönemde sanatsal arayışlar olabildiğince genişledi ve çağdaş sanayinin sunduğu yeni malzemeler ile sanatın gelişme hızı arttı. Bu durum kendisini özellikle heykel sanatında gösterirken plastik; demir, taş ve çimento ile yarışır hâle geldi. Plastik sanatlarda, sanatçılar kendi alanlarının dışındaki sanat dallarıyla da ilgilendiler. Bir mimar aynı zamanda ressam [Le Corbusier (Lö Korbuzi)] veya heykeltıraş olabildi [Macar E. Beothy (Bioti), İspanyol Eduardo Chillida (Edvardo Şilıda)]. Sanatçının kendini verdiği alanların çeşitliliği; yalnız sorunların iç içe oluşunu, sanatçıları canlandıran araştırma ruhunu göstermekle kalmadı, onların eserleriyle insanın mekân ve konutla nasıl bütünleştiğini de gösterdi.

2.6  II. DÜNYA SAVAŞI’NDA TÜRKİYE’NİN İZLEDİĞİ DIŞ POLİTIKA STRATEJİLERİ

Türkiye II. Dünya Savaşı’nda tarafsız kalmadı, yalnızca savaş dışı kaldı. Türk dış politikası dönemin başından sonuna kadar savaşın gidişatına göre değişiklikler gösterdi. O anda hangi taraf güçlüyse ülkenin genel yaklaşımı ona göre ayarlandı. Savaş yıllarında Mihver Devletler’in savaş üstünlüğünü
ellerinde bulundurdukları 1939-1942 döneminde Türkiye, savaş dışı konumuyla bir kalkan rolü oynadı ve savaşın Orta Doğu’ya yayılmasını engelledi. Böylece bu dönemde savaşa katılma yönünde Türkiye üzerindeki baskı daha çok Mihver Devletler’den geldi. Savaşın genel akışının değişip Müttefik Devletler’in
savaş üstünlüğünü ellerine geçirdikleri 1943-1945 yıllarında Türkiye’nin savaş dışı durumu bu kez de Müttefik Devletler’in işine gelmedi. Dolayısıyla bu dönemde ABD, İngiltere ve Sovyetler Birliği Türkiye üzerinde baskı kurdular. Ankara’da Türkiye, İngiltere ve Fransa arasında 19 Ekim 1939’da Üçlü İttifak (Ankara Paktı) Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmaya göre
• Bir Avrupa devletinin saldırısı ile başlayacak olan ve İngiltere, Fransa ya da Türkiye’nin katılacağı bir savaş Akdeniz’e yayıldığı takdirde taraflar karşılıklı olarak birbirine yardım etmekle yükümlü olacaklar. Savaş Akdeniz’e ulaşmazsa taraflar istişarede bulunacaklar ve Türkiye bu durumda İngiltere ve Fransa yanlısı bir tarafsızlık politikası izleyecek.

• Yapılan özel anlaşmayla İngiltere ve Fransa, Türkiye’ye çeşitli maddi ve ayni yardımlarda bulunma yükümlülüğünde olacak. Türkiye’nin yükümlülükleri ancak müttefiklerinin özel anlaşmada yer verilen sorumluluklarının yerine getirilmesinden sonra başlayacak.

İtalya 10 Haziran 1940’ta İngiltere ve Fransa’ya savaş ilan etti. 11 Haziran’da İngiliz ve Fransız büyükelçileri, Türkiye’nin İtalya’ya savaş ilan etmesi, deniz ve hava üslerini de Müttefiklere açması gerektiğini bildirdiler. Türkiye, Müttefiklerin bu isteklerini;
Antlaşmada Türkiye’ye vadettikleri yardımların yapılmamış olması,
Fransa’nın savaş dışı kalarak Almanya ile teslim antlaşmasını görüşmekte olması,
Fransa’nın savaş dışı kalmasıyla İngiltere’nin Türkiye’ye yardımda bulunamayacak olmasını gerekçe göstererek reddetti.

SSCB ve İngiltere, Türkiye’den 1936 Montreux (Montrö) Sözleşmesi’ni tam olarak uygulayarak İstanbul ve Çanakkale Boğazlarının savaş gemilerine kapalı tutulmasını istiyorlardı. Türkiye; İngiltere, Almanya ve SSCB arasında bir denge siyaseti güttü. 1941’de Almanya’nın Balkanlarda ilerlemesi karşısında
Türkiye, İstanbul ve batı sınırındaki illerde sıkıyönetim ilan ederek sınır güvenliğine dair tedbirler aldı. Alınan bu tedbirlerin Bulgaristan’a karşı olmadığını ortaya koymak için 17 Şubat 1941’de Bulgaristan ile Saldırmazlık Antlaşması imzaladı.

Almanya’nın bütün Balkanlara egemen olarak Bulgaristan’a yerleşmesi Türkiye’deki endişeleri artırdı. Müttefik güçlerin Türkiye’nin savaşa girmesi için baskılarını artırdıkları dönemde Hitler, Türkiye’nin bağımsızlığı aleyhinde bir faaliyette bulunmayacağını ve Alman ordularının Türk sınırından 60 km uzakta
duracağını bildirdi. Türkiye ile Almanya arasında 18 Haziran 1941’de Saldırmazlık Paktı imzalandı. Çok dengeli ve duyarlı bir tarafsızlık politikası yürüten Türkiye, antlaşmanın İngiltere ve Fransa ile yapılan ittifaka aykırı olmadığını belirtti. Almanya’nın bu antlaşmanın imzası ile güney kanadını güvence altına
alarak 22 Haziran 1941’de Sovyetler Birliği’ne saldırmasıyla Türkiye, Polonya Sendromu’ndan kurtuldu.

Kasım 1942’de başlayan Sovyet saldırıları karşısında Stalingrad’daki Alman orduları yenilgiye uğradı (Ocak 1943). Aynı yıl Müttefikler Kuzey Afrika’ya egemen oldular ve İtalya’ya çıkarma yaptılar. Ardından başta İngiltere olmak üzere Müttefik Devletler Türkiye’nin savaşa girmesi için baskı yapmaya başladılar.
30 Ocak 1943’te İngiltere Başbakanı Churchill gizlice Adana’ya geldi ve İnönü ile görüştü.

ADANA GÖRÜŞMELERİ (30-31 OCAK 1943)

Gizliliğin esas olduğu görüşmeler 30 Ocak-31 Ocak 1943’te Adana’da yapıldı. Türk heyetinde İnönü’nün yanında Başbakan Şükrü Saraçoğlu, Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu ve Genelkurmay Başkanı Fevzi Çakmak da yer aldı. Churchill Türkiye’nin en geç 1943 yılı sonunda savaşa katılmasını istedi. Buna
karşılık Türk devlet adamları aşağıdaki hususlar üzerinde durdu:
Türkiye, Sovyet Rusya’dan emin değildir ve ondan çekinmektedir. Almanya’nın yenilmesiyle Sovyet Rusya Avrupa’da egemen duruma geçecektir.
Türkiye’nin savaşa katılabilmesi için Türk ordusunun malzeme bakımından geniş ölçüde takviyesi gerekir.
Churchill birinci hususla ilgili görüşlerini dile getirirken komünizmin artık belirli bir ölçüde değişmiş olduğunu, savaş sonrasında yaşanacak bir saldırı durumunda gerekli tedbirleri alacağını belirtti. İkinci husus konusunda İngiltere ve Amerika’nın Türkiye’nin istediği yardımı yapacağını bildirdi.

Konferansta Türkiye, Müttefiklere yakınlaşmakla beraber savaşın dışında kalmayı başardı.

1943 Ekim’inde İngiliz, Amerikan ve Sovyet dışişleri bakanlarının katıldığı Moskova Konferansı’nda Ruslar Türkiye’nin 1943 yılı bitmeden savaşa dâhil olması gerektiğini ortaya koydu. Moskova Konferansı’nda alınan kararların Türkiye’ye iletilmesi için I. Kahire Konferansı düzenlendi.

BİRİNCİ KAHİRE KONFERANSI (22-26 KASIM 1943)

İngiliz Dışişleri Bakanı Anthony Eden [Antoniy İdın] ile Türk Dışişleri Bakanı Numan Menemencioğlu arasında gerçekleşen konferansta
taraflar 22-26 Kasım 1943’te Kahire’de bir araya geldi. Eden, Müttefiklerin üs talebi ve Türkiye’nin yıl sonuna kadar savaşa girmesi taleplerini iletti. Türk heyeti
üs talebini reddetti. Ayrıca yeterli yardım yapılmadıkça Türkiye’nin savaşa katılamayacağı belirtildi.

ABD, SSCB ve İngiltere liderlerinin buluştukları Tahran Konferansı’nda (28 Kasım-1 Aralık 1943) Stalin, Türkiye’nin savaşa girmeye zorlanması konusunda ısrar edince Roosevelt ile Churchill, Tahran dönüşünde İnönü’yü Kahire’ye davet etti. İnönü, Kahire’ye giderek Roosevelt ve Churchill ile görüştü (4-6 Aralık 1943).

İKİNCİ KAHİRE KONFERANSI (4-6 ARALIK 1943)

İnönü, Churchill ve Roosevelt arasında gerçekleşti. Bu sefer Müttefiklerin ağır baskısı ile karşılaşan İnönü, prensip olarak savaşa katılmayı kabul etti fakat Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu askerî malzeme ve teçhizatın tamamlanmasını ve ortak hareket planının belirlenmesini bunun ön koşulu saydı. 1944 yılı başlarında Türk ve İngiliz askerî yetkililerinin Türkiye’nin ihtiyaçlarının tespiti konusundaki çalışmaları sonuca ulaşamadı. Bu durum Müttefiklerin Türkiye’ye yaptıkları silah ve malzeme yardımını durdurmalarına neden oldu. Böylece Türkiye ile Müttefikler arasındaki ilişkiler en alt düzeye indirilmiş oldu.

1944 yılı içerisinde Türkiye, Müttefiklerle olan ilişkilerini düzeltmeye çalıştı. Bu amaçla 20 Nisan 1944’te Almanya’ya yaptığı krom sevkiyatını durdurdu ve Alman gemilerinin Boğazlardan geçmesini engelledi. Müttefiklerle ilişkileri daha da düzeltmek amacıyla TBMM’nin 2 Ağustos 1944’te aldığı kararla Almanya ile
diplomatik ve ekonomik ilişkilerini kesti. Japonya ile olan diplomatik ilişkiler 6 Ocak 1945’te kesildi. Türkiye 23 Şubat 1945’te savaş sonrası düzenin oluşturulacağı San Francisco Konferansı’na katılabilmek için ve Yalta Konferansı kararları uyarınca Birleşmiş Milletler Teşkilatının asil üyeleri arasında yer alabilmek için Almanya ve Japonya’ya resmen savaş açtı fakat bu savaş ilanı politik bir ifade olarak kaldı.

2.7.1. İkinci Dünya Savaşı Yıllarında Türkiye İç Siyaseti

İsmet İnönü döneminin büyük bir kısmı II. Dünya Savaşı içinde geçti. Türkiye savaşa katılmadı fakat savaşın yükünü önemli ölçüde üstlendi. En verimli dönemlerinde olan genç kuşaklarını yıllarca silah altında tuttu. Dolayısıyla II. Dünya Savaşı dönemin bütün politikalarını etkiledi.

İnönü döneminin en önemli siyasal girişimlerinden biri 17 Nisan 1940’ta Köy Enstitüleri Kanunu’nu çıkarmak oldu.Köy Enstitüsü mezunu gençlerin gittikleri yerlerde siyasal, sosyal ve kültürel alanlarda etkili olacakları düşünüldü.

1944 Mayıs’ında Almanya’nın savaşı kaybetmesinin kesinleştiği sırada açılan Irkçılık-Turancılık davasıyla bağlantılı bir grup Turancı tutuklandı. Diğer yandan basına karşı tavır alınarak Adımlar, Yurt ve Dünya, Yürüyüş, Barış Dünyası adlı dergilerle Tan ve Vatan gazeteleri kapatıldı. Muhalefetin önlenmeye
çalışıldığı bu dönemde 11 Haziran 1945 tarihli Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu’nun 17 ve 21. maddeleri üzerindeki tartışmalar sonrasında Celal Bayar, Adnan Menderes, Refik Koraltan ve Fuat Köprülü Dörtlü Takrir’i verdiler. Dörtlü Takrir sonrasında CHP’den istifa eden bu isimler Demokrat Partiyi kurup ülkede demokratik cumhuriyetin gelişmesine katkı sağladılar.

Savaş öncesinde başlayan sanayi yatırım programları hayata geçirilemedi. Savaş yıllarında yeni fabrikalar kurmak ve mevcutları genişletmek için gerekli olan makineler ve yedek parçalar ülkeye getirilemedi. Yaşanan bu eksiklikler İkinci Beş Yıllık Sanayi Planı’nın hayata geçirilmesini engelledi. Demir, çelik, çimento, kâğıt, cam ürünleri, şeker ve pamuklu dokuma gibi sektörlerde üretim düştü.

Uygulanan savaş ekonomisi sürecinde bütçenin %60’ı askerî harcamalara ayrıldı. Devlet bir milyon kişilik ordunun masraflarını üstlenmek zorunda kaldı.  Köylü nüfusun büyük bir kısmının silah altına alınması onların üretimden uzaklaşmasına neden oldu. 1941’de halkın temel besin kaynağı olan ekmeğin ham maddesi olan buğday üretimi yaklaşık %40 oranında azaldı.

İthalatın ve yerli üretimin daralmasının yarattığı kıtlık ortamı ve devletin seferberliği para basarak finanse etme çabası enflasyona sebep oldu. Fakir ve dar gelirli kesimler mağdur oldu.

Vergilerde herhangi bir fiyat ve gelir esnekliği gözetilmediği için yüksek gelirli gruplar artan ve çeşitlenen vergileri fazla bulmazken ücretliler, düşük gelirli
ve yoksul kitleler vergilerin ağır yükünü taşıyan kesimler oldu. Toprak Mahsulleri Vergisi yanında hayvan vergisi ve angarya yükümlülükler öngören Yol Vergisi gibi vergiler de fakir köylüyü sarstı. Türkiye II. Dünya Savaşı yıllarında son 20-30 yılın en yüksek fiyat artışı seviyelerine şahit oldu.

Refik Saydam iktidarı ekonomiyi ve fiyatları denetim altına almak için 18 Ocak 1940’ta Millî Korunma Kanunu’nu çıkarttı. Ticaret Ofisi ve İaşe Müsteşarlığı gibi kurumlar kuruldu.

1940 yılı içinde ekonomiyi tüm askerî ihtiyaçları karşılayacak biçimde yönlendirmekle görevli Koordinasyon Heyeti ve Millî Korunma Kanunu’na göre Petrol Ofisi (1941) kuruldu.

Tarım kesimini vergilendirmek için Haziran 1943’te Toprak Mahsulleri Vergisi Kanunu (TMV) ile çiftçilerin yetiştirdikleri ürünün %10’unu ya nakden ya da ayni ödeyecekleri bir vergi yasası çıkarıldı. Verginin temel hedefi; savaş nedeniyle harcamaları artan devlete gelir sağlamak, sağlanan kaynakla gıda sorununu
çözmek ve bununla bağlantılı toplumsal sıkıntıları hafifletmek dolayısıyla hükûmetten duyulan memnuniyetsizliği azaltmaktı. TMV doğrudan devlet tarafından toplanıyordu. Yasa 1944’te revize edilerek 1946’da yürürlükten kaldırıldı. Yasa 3 milyon mükellefi doğrudan, 15 milyona yakın köylü ve şehirliyi de sonuçları açısından dolaylı olarak etkiledi.

II. Dünya Savaşı döneminde birçok kentte ve özellikle İstanbul’da ekmek sorunu önemli bir yer tuttu. Ekmeğin bir sorun olarak ortaya çıkmasındaki sebepler şunlardı:
• Seferberlik emri nedeniyle tarımsal üretimin düşmesi
• Ülke içerisinde nakliye yetersizliklerinin problem oluşturması
• TMO’nun ambar ve depolarının sınırlı kapasiteye sahip olması
• Savaşın ortaya çıkardığı psikolojik etki ile ekmeğe talebin artması
• Silah altına alınan asker sayısının 1 milyona ulaşmasıyla ordunun ihtiyaçlarının artması

2.7.2. Demirağ ve Hürkuş

Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk yıllarında hava harp sanayisinde girişimci olarak Vecihi Hürkuş ve Nuri Demirağ görülür.

1941 yılında, Türk yapımı ilk uçak İstanbul’dan Divriği’ye uçtu. Ardından 12 uçaklık bir filo Bursa, Kütahya, Eskişehir, Ankara, Konya, Adana, Elazığ
ve Malatya rotasında uçarak halka gösteri yaptı. Nu. D. 38 tipi yolcu uçağı, tamamen Türk mühendis ve işçilerinin ortaya çıkardıkları Türk yapımı bir
uçaktır. 6 kişilik yolcu uçağının çift pilot kumandası bulunmaktadır. Saatte 325 kilometre hız yapabilmekte ve 1000 km uçabilmektedir.

NURİ DEMİRAĞ’IN YAPTIĞI İLKLER

• 1922’de ilk Türk sigara kâğıdını üretti.
• Ankara’nın doğusuna ilk demir yolunu yaptı.
• İstanbul Boğazı’na özel köprü yaptırmayı projelendirdi.
• Bursa’da Sümerbank’ın Merinos fabrikasını kurdu.
• İzmit’te selüloz fabrikasını kurdu.
• İstanbul’daki büyük hal binasını yaptı.
• Seri üretim olarak 1936’da ilk Türk uçağını yaptı.
• Karabük’te demir ve çelik fabrikasını kurdu.
• İlk yerli paraşütü yaptı.
• Sivas’ta çimento fabrikası kurdu.
• Çok partili rejimdeki ilk muhalefet partisini kurdu.

Nuri Demirağ, Cumhuriyet tarihinde II. Dünya Savaşı’ndan sonra çok partili hayata geçişte (1945) ilk muhalefet partisi olan Millî Kalkınma Partisinin kurucuları
arasında yer aldı ve partinin genel başkanlığını üstlendi. 1954 seçimlerinde Demokrat Partiden Sivas’ta müstakil aday gösterildi ve Sivas mebusu olarak Büyük
Millet Meclisine girdi.

Vecihi Hürkuş

Askerî pilot, uçak imalatçısı ve uçak mühendisi olan Vecihi Hürkuş, Türk havacılık tarihinde önemli bir isimdir. I. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı’nda büyük yararlılıklar gösteren Astsubay Pilot Vecihi Hürkuş, Vecihi K-6 adını verdiği ilk uçağının projesini 1918’de çizdi. Cumhuriyetin ilanından sonra İzmir’de küçük bir atölyede imal ettiği Vecihi K-6 uçağı ile 1925’te başarılı bir deneme uçuşu yaptı. Teknik denemesi yapılmamış bir aletle başkalarının hayatını tehlikeye atmaktan 15 gün ev hapsi cezası aldı. Vecihi Hürkuş, cezayı haksız bularak Hava Kuvvetlerinden istifa etti.

Millî Savunma Bakanlığına bağlı Hava İşleri Genel Müdürlüğünden Vecihi Hürkuş’a gönderilen yazı şöyleydi: ‘‘V14 tipi tayyarenin, her ne kadar tecrübe uçuşlarında ve takiben İstanbul’dan havalanarak Ankara’ya kadar hava yoluyla yaptığı uçuşlarda uçuş kabiliyetinin yerinde olduğu anlaşılmış ise de tayyarenin
aerodinamik vasıflarını tespit edecek elimizde hiçbir vasıta bulunmadığından fennen muayenesine imkân görülmemiş ve bu suretle icap eden seyrüsefer vesikası verilmemiştir.’’ Bunun üzerine Vecihi Hürkuş, uçağını parçalayıp trenle Prag’a götürdü. Çek Hükûmetince görevlendirilen komisyon tarafından gerekli onayları alan Vecihi Hürkuş, uçarak İstanbul’a geldi.

1932’de Türkiye’nin ilk sivil uçuş okulunu (Vecihi Sivil Uçak Okulu) Kadıköy’de açtı. Okulu açtığında V-14 ve V-15 adlı iki uçağı vardı, sonraki iki yılda altı
uçak daha yapmayı başardı. Uçakların sadece motoru dışarıdan alındı diğer aksamları atölyelerde yapıldı.

2.7.3. Türkiye’de Radyo Yayıncılığının Kuruluşu ve Gelişimi

Türkiye’de radyo yayıncılığı özel bir şirket olan Türk Telsiz Telefon Anonim Şirketi (TTTAŞ) tarafından 1927’de başlatıldı. Başlangıçta yalnızca bir eğlence aracı olarak topluma sunulan radyo, sonraki süreçte kültür ve sanatın geliştirilmesi, halkın eğitimi, ulusal bilincin aşılanması gibi millî rolleri de üstlendi.

Ülkemizde ilk olarak Ankara Radyosu 1943’ten sonra düzenli yayınlara başladı. Üstüne bir dantel örtü serilmiş lambalı radyolar, kentli evlerin başköşelerine kuruldu. 1940’ların ikinci yarısından itibaren devlet radyolarının dışında da radyo istasyonları kurulmaya başlandı. 1945’te kurulan İstanbul Teknik Üniversitesi Radyosu bunların ilkidir. II. Dünya Savaşı sonrası başlayan Batı Bloku içinde yer alma çabası yayıncılığı da etkiledi.

Radyolarda halk müziği eserlerinin icrası, İstanbul Radyosunda Tamburacı Osman Pehlivan tarafından Rumeli türküleri ile başladı. 1938’de Ankara Radyosunda Sadi Yaver Ataman, gerçekleştirdiği açıklamalı halk müziği programlarında anonim ve âşık edebiyatı ürünlerine yer verdi. 1940’ta Vedat Nedim
Tör’ün Ankara Radyosunun müdürü olması, radyo programlarının yeniden yapılandırılmasını sağladı. Bu doğrultuda 1941’de Mesut Cemil yönetimindeki Klasik Türk Müziği Korosu radyonun ilk düzenli halk müziği programlarını yaptı. Bir Türkü Öğreniyoruz adı verilen bu programlar, Muzaffer Sarısözen’in şefliği ve repertuvar hocalığı doğrultusunda faaliyetini sürdürdü.

Münir Nurettin Selçuk, Ankara Radyosunun 1 numaralı stüdyosunda konserler verdi. Ankara Radyosu klasik müzik icralarını da canlı olarak yayımladı. Münir Nurettin, beş yıl içinde alaturkanın (Türk müziği) en seçme eserlerini okuduğu on beş taş plak doldurdu. Ankara Radyosunda günün popüler parçalarını
okuyan Sevinç Tevs radyonun yıldızı lakabıyla tanındı.

ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ 1 – 3. ÜNİTE

Random Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*