AÖL SEÇMELİ ÇAĞDAŞ TÜRK ve DÜNYA TARİHİ 1 – 1. ÜNİTE ÖZETİ

1. ÜNİTE  İKİ KÜRESEL SAVAŞ ARASINDA DÜNYA

1.1 BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI’NIN SİYASİ VE EKONOMİK SONUÇLARI

1.1.1. İkinci Dünya Savaşı’na Sebep Olan Stratejik ve Emperyalist Rekabet

Savaş, büyük devletler arasındaki çıkar dengesinin bozulmasıyla başlamış ve diğer birçok devleti de içine alarak devam etmiştir. Bu savaşın sonunda, bazı devletler parçalanırken yeni devletler tarih sahnesine çıkmıştır.

Tank, savaş gemisi, bombardıman uçakları ve kimyasal silahların kullanıldığı savaş, dünya petrol tüketiminin de eskiye oranla birkaç kat artmasına ve petrole bağlı dış politikanın doğmasına neden olmuştur. Orta Doğu petrolleri bir anda İngiliz, Fransız ve Amerikan çıkarlarının çatıştığı bir savaş alanı hâline gelmiştir.

İkinci Dünya Savaşı, 1919 Paris Barış Konferansı’nın çözemediği sorunlar nedeniyle Birinci Dünya Savaşı’nın devamı niteliğindedir. 1920’li yıllarda uluslararası meseleler, İngiltere ve Fransa’nın egemenliğinde bulunan Milletler Cemiyeti
kararlarıyla çözümlenmektedir. Hâkim güç olan İngiltere ve Fransa, mevcut statükoyu korumaya yönelik politikalar üretmeye çalışırken Almanya silahlanmaya, Japonya Mançurya’da ilerlemeye, İtalya ise Habeşistan’ı işgale yönelik politikalarını hayata geçirmeye çalışmıştır.

Sonuç itibarıyla I. Dünya Savaşı’nın sonunda yapılan barış antlaşmalarındaki adaletsizlikler, savaş sonrası İtalya’nın taleplerinin İngiltere ve Fransa politikalarına uymaması, 1929 Ekonomik Buhranı’nın Avrupa ekonomisini çöküş aşamasına getirmesi, Hitler’in iktidara gelişiyle değişen Alman dış politikası ve Milletler Cemiyetinin yaptırım gücünden yoksun olması II. Dünya Savaşı’nın nedenlerini oluşturmuştur.

1.1.3. Paris Barış Konferansı ve Versay Barış Antlaşması

Konferans bir Avrupa devletleri toplantısı olarak değil de galip gelenlerin kongresi olarak düzenlendi. Konferansta Sovyet Rusya, Almanya ve Osmanlı Devleti temsil edilmedi. Konferansta ABD Başkanı Wilson’un idealizmine karşılık Fransa Başbakanı Clemenceau ve İngiliz Başbakanı Lloyd George, Avrupa’nın klasik diplomasisini temsil ediyorlardı. Paris Barış Konferansı’nda Wilson İlkeleri gereği Cemiyet-i Akvamın (Milletler Cemiyeti) kurulmasına karar verildi. Milletler Cemiyetinin kurulmasından sonra ABD, Monroe Doktrini adı verilen Yalnızlık Politikası çerçevesinde kendi kıtasına yöneldi ve cemiyete üye olmadı.

Monroe Doktrini: 1823 yılında açıklanan bu doktrine göre ABD, Avrupa’daki olaylara karışmayacak ve Avrupalı güçlerin Amerika kıtasındaki varlığına saygı gösterecek; Avrupa devletleri de Latin Amerika’da ortaya çıkan cumhuriyetler üzerinde yeni bir sömürge politikası gütmeyecektir. Amerika ‘’Yalnızlık Politikası’’ ile Avrupalı devletleri Amerika’dan uzak tutmak istemiştir.

Konferansta Osmanlı Devleti’nin paylaşımı ile ilgili konularda anlaşmazlığa düşülmesi, Osmanlı Devleti ile barış antlaşmasının yapılmasına engel oldu. Osmanlı Devleti ile imzalanacak barış antlaşmasının maddelerinin hazırlanması için İtalya’da Nisan 1920’de San Remo Konferansı toplandı.

İtilaf Devletleri Paris’te taslağını hazırladıkları maddeleri Versay’da Alman yetkililere iletti ve Versay Antlaşması 28 Haziran 1919’da imzalandı. Antlaşmanın 231. maddesine göre Almanya savaşın tek sorumlusu ve savaş suçlusu ilan ediliyordu. Antlaşma maddeleri savaşta büyük kayıplar yaşamış olan Almanya için tam bir yıkım oldu.

VERSAİLLES (VERSAY) BARIŞ ANTLAŞMASI (28 HAZİRAN 1919)

• Birinci Dünya Savaşı sonrasında ilk barış antlaşması, önemi dolayısıyla Almanya ile imzalandı. Alman heyeti Wilson İlkeleri’ni esas alarak itirazlarını yüksek sesle dile getirse de bunları dikkate alan olmadı ve antlaşma ültimatom şeklinde Almanya’ya imzalattırıldı.

Sınırlar

• Belçika’ya Eupen (Yupen), Malmedy (Malmedi) ve Moresnet (Moresne) verildi.
• Fransa’ya Alsace-Lorraine (Alsas Loren) ve Saar (Sar) bölgesi verildi.
• Saar bölgesinde 15 yıl sonra plebisit (halk oylaması) yapılarak bölgenin kesin durumu tayin edilecekti.
• Polonya’ya, Poznan ile Batı Prusya verildi.
• Danzig (Danzin) serbest şehir oldu.
• Yukarı Silezya’da plebisit yapılacaktı.

Siyasal Hükümler

• Almanya, Avusturya ile birleşmemeyi taahhüt etti ve Avusturya, Çekoslovakya ve Polonya’nınbağımsızlığını tanıdı.

Sömürgeler

• Almanya bütün sömürge topraklarından vazgeçti. Sömürgeleri manda rejimi adı altında İngiltere, Fransa, Belçika ve Japonya arasında paylaştırıldı.

Silahsızlanma

• Almanya’da mecburi askerlik kaldırıldı ve Alman ordusu 100 bin kişi ile sınırlandırıldı.
• Deniz kuvvetleri sınırlandırıldı. Almanya’nın denizaltı ve uçak yapması engellendi.

Tamirat Borçları

• Almanya’nın tamirat borcu adı altında savaş tazminatı ödemesine karar verildi.

1.1.4. İki Dünya Savaşı Arasındaki Dönemde İdeolojiler

Komünizm

Karl Marx [Karl Marks ve Friedrich Engels’in (Firedrih İncılz) Komünist Kongre’de verilen görev üzerine (1847-1848) yazdıkları Komünist Parti Manifestosu ile komünist ideolojinin kuralları ortaya konulmuştur. Manifesto, 1872’de Komünist Manifesto şeklinde değiştirilerek yayımlanmış ve dünyaya ilan edilmiştir.

Komünizm, ekonomik bir sistem olan sosyalizmin hem ekonomik hem de politik olarak ulaşmak istediği son aşamadır. Komünizmin uygulanma aşaması şöyledir: Burjuva sınıfı yok edilerek proletarya (işçi) sınıfının hâkimiyeti sağlanacak, bunun sonucunda sosyalist düzen kurulacak ve böylece hedeflenen ideal komünist sistem gerçekleştirilecektir. Komünistler yönetimi ele geçirirken isyan ve ihtilal gibi yasal olmayan yöntemleri tercih etmekte ve devleti ele geçirmek için her türlü yasa dışı mücadeleyi kabullenmektedir. Komünizmin en bariz özelliği parlamenter sistemi ve çok partili rejimi reddetmesidir.

İlk olarak Ekim Devrimi ile 1917 yılında Rusya’da uygulanma imkânı bulan komünizme katkıda bulunanların başında Lenin gelir. Sonrasında Stalin döneminde Komünist Parti faaliyetlerinde farklı uygulamalar başlatılmıştır. 1919’da Lenin’in uluslararası burjuvaziyi yıkmak ve Uluslararası Sovyet Cumhuriyeti idealini gerçekleştirmek amacıyla kurduğu Komintern 1943’te kaldırılmış, yerine benzer işlevi yürütecek Kominform kurulmuştur. Böylelikle Rusya dışı komünistlerle bağ kurulmaya devam edilmiştir. Çin, Küba, Arnavutluk, Yugoslavya, Doğu Almanya, Çekoslovakya gibi ülkelerin yanında Afganistan, Yemen gibi İslam ülkelerinde de komünist yönetimler kurulmuştur.

Nasyonal Sosyalizm

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Almanya’da Nazi Partisi ve onun lideri Adolf Hitler tarafından uygulanan siyasi ve ekonomik sistem nasyonal sosyalizm olarak adlandırılmıştır. Totaliter bir sistem olan nasyonal sosyalizm, I. Dünya
Savaşı’ndan sonra Almanya’nın karşılaştığı yoksulluk ve işsizliğin bir sonucu olarak Nazi Partisi tarafından uygulanmıştır.

Nazi Partisi, 1918’de Alman İşçi Partisi olarak kurulmuş ve kısa süre sonra partinin adı Alman Sosyalist İşçi Partisi (NSDAP) olarak değişmiştir.  Nazizme göre bireyin hayatındaki her şeyden yönetim sorumludur. Zararlı kitapların ve yoz
sanatın imhası esastır. Alman ırkı üstün kabul edilir ve ırklar arası evlilikler yasaktır.

Nazi Partisi, siyasetini üç temel esas üzerinden belirlemiştir.

• Temelde Alman ırkını üstün saymak
• Çingene, Yahudi ve komünistlerin Almanya’daki varlığına son vermek
• Versay Antlaşması’nın onur kırıcı etkilerini yok etmek

Nazizm, kitleleri peşinden sürüklemede faşizmin “Devlet ideal ve ebedîdir.” anlayışı yerine üstün ırk kavramını ön plana çıkarmıştır. Almanya’nın bu dönemdeki dış siyaseti Hayat Sahası’dır.

Faşizm

Birinci Dünya Savaşı’nda kendisine vadedilen toprakların verilmemesi ve yeni dünya sisteminden dışlanması İtalyanların onurunu kırmıştır. . İtalya’daki bu anlayış, Benito Mussolini liderliğindeki Ulusal Faşist Partiyi ön plana
çıkarmıştır. Faşist militan grup olan Kara Gömlekliler’in 1922’de Napoli’den Roma’ya yürümeleri neticesinde İtalya Kralı, Mussolini’yi başbakan olarak atamak zorunda kalmıştır.

İtalya, faşizm idaresiyle aşağıda sıralanan dış gelişmeleri yaşamıştır:

. 1935’te Etiyopya’yı işgal ettiği için Milletler Cemiyetinden uzaklaşmıştır.
. 1936’da Alman başarısını överek Roma-Berlin Mihveri’nden ilk kez bahsetmiştir.
. 1936-1939 İspanya iç savaşında kral lehine müdahil olmuştur.

İtalya’nın bu dönemdeki dış siyaseti Bizim Deniz’dir.

1.2  SSCB’NİN KURULMASI VE ORTA ASYA TÜRK TOPLUMLARINDA MEYDANA GETİRDİĞİ DEĞİŞİM

Çarlık Rusyası ve Türkistan’a Yayılması

Altınorda Devleti’nin dağılmasıyla Moskova ve civarına hâkim olan Rus Knezliği, topraklarını genişleterek Rus Çarlığı’na dönüştü. Bu dönemde Türkistan’da bulunan küçük ve müstakil devletler çevrelerinde yaşanan siyasi gelişmeleri anlamaktan yoksundu. Rusya, bu durumda yayılma alanı olarak Doğu istikametini kendine hedef olarak seçti. İlk olarak Kazan (1552) ve Astrahan’ı (1556) işgal etti. Rusya bölgede yayılırken “Böl, parçala, yut.” politikasıyla hareket etti. Bu politika doğrultusunda Türkistan işgaline başlayan Rusya, planını aşamalı olarak yürüttü. 1881 yılında Türkmenistan’ın işgali ile Türkistan’ın tamamı Rus işgaline uğradı.

Rus ordularının tüm Türkistan’ı işgalinin ardından kitleler hâlinde ve sistemli şekilde getirilen Rus aileler verimli arazilere yerleştirildi ve bu ailelerin ekonomik üstünlüğü ele geçirmeleri sağlandı. Türkistan Türkleri’nin yoksulluk ve açlığa mahkûm edilmesi 1916’da Türklerdeki hürriyet ve istiklâl fikrini yeniden ateşledi.

Nüfusun çoğunluğu köylüler ve işçilerden oluşmaktaydı. Ekonomik paydan hak ettiğini alamayan bu sınıflarda hoşnutsuzluk mevcuttu. Bu hoşnutsuzluk, 1905 ihtilaline neden oldu. İhtilal sonrası, Petersburg ve Moskova’da kurulan İşçi
Sovyetleri (İşçi Danışma Kurulu) kısa sürede sert bir müdahale ile sonlandırıldı. Çar oluşan tepkileri azaltmak için halka temsil hakkının verildiği DUMA Meclisini açtı..

Rusya’da 24 Şubat 1917’de 200 bin işçinin katıldığı grevi bastırmak için gelen askerlerin de greve katılmasıyla bakanlar ve generaller tutuklanmaya başlandı. 8 Mart 1917’de yeniden bir halk hareketiyle işçi ve askerler yönetimi ele aldı. 1917 Mart’ında Çar ll. Nikola tahttan ayrıldı ve yerine Devrimci Hükûmet (Geçici Hükûmet) kuruldu. Devrimci Hükûmet içerisindeki Bolşeviklerin “barış, ekmek ve toprak” sloganıyla yaptıkları hükûmet içi bir darbeyle Menşevikleri bertaraf ederek iktidarı ele geçirdiler. 3 Mart 1918 tarihli Brest Litowsk (Birest Litovsk) Antlaşması ile Bolşevik Rusya l. Dünya Savaşı’ndan çekildi.  

Sovyet Rusya 1917-1939 yılları arasında göreli güçsüzlük döneminde Avrupa’da barışın yerleşmesi için uğraştı. Bu dönemde Sovyet Rusya ideolojik hedeflerine siyasi hedeflerinden daha çok önem verdiğinden tarafsızlık ve saldırmazlık politikasını izledi.

Sosyalizmi uygulamaya başlayan Bolşevikler ilk iş olarak bütün toprakları köylülere dağıttı. Özel bankalar ve işletmeler devletleştirildi. ÇEKA (Sovyet Haber Alma Teşkilatı) ile tüm muhalifler etkisiz hâle getirildi. Bu yapılanlar üretimde düşüşe neden olunca ücretsiz cumartesi çalışmaları ile “Çalışmayana yiyecek yok.” prensibi uygulandı. Bu tedbirler de işe yaramayınca Lenin (Vladimir Ilyiç Ulyanov Lenin) 1921’de ekonomi politikasını değiştirerek NEP’i [Novaya Ekonomiçeskaya Politika (Yeni Ekonomik Pollitika)] uygulamaya koydu.

NEP, sosyalist ekonomi içinde kapitalist uygulamalardan yararlanmaktır. NEP kapsamında yapılanlar şöyle sıralanabilir:

Özel mülkiyete dokunulmadı.
Üretim fazlası tahıllara dokunulmayarak fazla vergi alınması yoluna gidildi.
Para sistemi ve piyasa ekonomisi geri getirildi.
Ticari işletmeler Nepmen denen iş adamlarına bırakıldı.
Büyük işletmeler devlete bırakılmakla birlikte kapitalist işletme tekniklerinden yararlanıldı.

NEP’in politik başarısı, Sovyet sisteminin Batılı ülkelerce tanınmasını sağladı. Stalin (Yosif Vissarinoviç Çuvaşgili) -namı diğer Koba- 1928’den sonra tekrar sola dönüş hareketini başlatıp NEP’in yerine Birinci Beş Yıllık Kalkınma Planı’nı uygulamaya koydu. Devlet Planlama Komisyonu (Gosplan) tarafından 1928-1932,1933-1937,1938-1942 dönemlerinde üç kez kalkınma planı hazırlandı. Bu planlar temelde ‘’Az ye, çok çalış.’’ prensibine dayandırıldı.

Stalin’in, sosyalizmi daha etkili kılmak için uygulamaya koyduğu en önemli politikalardan biri de kolhozların kurulmasıdır. Bu kolektif devlet çiftliklerinin kurulmasının temel nedeni, Sovyet nüfusunun % 70 inin tarım kesimi oluşturmasıdır.

Kolhoz uygulaması kapsamında yapılanlar şöyle sıralanabilir:

Özel mülkiyete son verilerek kamu mülkiyeti getirildi.
Bütün köylülerin kolhozlara toplanması sağlandı.
Köylüye sadece mülk olarak evleri bırakıldı. Daha sonra bunlara da el konuldu.

Tüm bunlar, selfdetermination umuduyla Sovyet idaresine bel bağlamış tüm Rusya egemenliğindeki Türkleri hayal kırıklığına uğrattı. Getirilen her yeni uygulama baskı ve zulmü daha da artırdı. Sovyetlerin ağları tüm Türkistan’ı ördü.

Türkistan Millî Mücadelesi ve Basmacı Hareketi

Rus Çarlığı’nın Birinci Dünya Savaşı’nı kaybetmesiyle imparatorluğun dağılacağı fikri Rusya Müslümanlarını hareketlendirdi. Savaş ortamında Rusya’nın uyguladığı tedbirler Türkistan’da Alaş Ordacıları ve reformcu aydınları harekete geçirdi. Rusya’nın seferberlik adı altında Türkistanlıları cephe hizmetlerine alacağının duyulması ile Semerkant’ta toplanan Ceditçiler önce bu durumu protesto etmek, sonra ayaklanma çıkartmak ve ardından Türkistan’ın bağımsızlığını ilan etmek üzerinde uzlaştılar. Rusya’nın seferberlik ilan ederek yaklaşık 500 bin Türk’ü askere almak istemesiyle Hocent merkezli olarak protestolar başladı. Bu protestoların kanla bastırılması üzerine Temmuz 1916’da Millî İstiklal Ayaklanması başladı. Ayaklanmanın parolası ‘‘Çar ve Ruslar defolun, Müslümanlara hürriyet.” oldu

Bu anlayışla Rus Komünist İhtilal Komitesi, Taşkent’te iktidarı ele geçirerek 22 Kasım 1917’de yönetiminde tek bir Türk’ün olmadığı Türkistan Sovyet Komiserliğini kurdu. 1918’de Türkistan Otonom Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Anayasası kabul edildi. 1920’de ise bölgede tamamen Sovyet idaresi kurulmuş oldu. Basmacı Hareketi: Rusların Hokand Millî Hükûmetini devirmesinin ardından yaptıkları katliama tepki olarak Ergaş Korbaşı önderliğinde başlatılan Türkistan’ın millî mücadelesidir.
Basmacı Hareketi olarak adlandırılan bu mücadele üç döneme ayrılabilir:
1. 1918-1921 yılları arasındaki dönem
2. Enver Paşa’nın lider olduğu 1921-1922 yılları arasındaki dönem
3. Enver Paşa’nın şehit edilmesiyle başlayan 1922-1935 yılları arasındaki dönem

Türkistan’da 1916’da başlayan isyanlar 1918’de Fergana Vadisi’nin tamamına yayılarak Türkistan millî mücadelesine dönüştü. “Türkistan, Türkistanlılarındır.” parolasıyla yola çıkılan bu mücadelenin temelinde köylüler olmakla birlikte sanatkârlar, din adamları ve reformistler de mücadelede yer aldı. Fergana’dan sonra Harezm ve Buhara’nın ele geçirilmesi ile millî direniş üç merkezden yürütüldü.

Her korbaşının kendi bölgesinde hükümdarlığını ilan ettiği, Türkistan’ın tek bayrak altında toplanmaktan mahrum olduğu bir dönemde, 8 Kasım 1921’de Enver Paşa Buhara’da ortaya çıktı. Burada “tam bağımsız Türkistan” için mücadele etmeye karar verdi. Kısa bir süre sonra Basmacı Hareketi’ni tek elde topladı. Bu dönem millî direnişin zirvesi oldu. 1922’de bir baskın neticesinde Enver Paşa’nın şehit edilmesi üzerine üçüncü dönem başladı.

1924’te hareket Ruslar tarafından bastırılmış olmakla beraber direniş aralıklarla 1935’e kadar devam etti. 1936’da Sovyet Türk devletleri kurularak SSCB’ye bağlandı ve Türkistan millî mücadelesi tamamen sonlandırıldı.

1.3  ORTA DOĞU’DA MANDA YÖNETİMLERİ KURULMASININ VE AFRİKA’DAKİ SÖMÜRGECİLİK FAALİYETLERİNİN SİYASİ SONUÇLARI

Orta Doğu kavramı, coğrafi bir tanımlamadan ziyade Batı medeniyeti tarafından belirlenen siyasi bir terimdir. Dolayısıyla zaman içinde Batı’nın bölgedeki çıkarları ve müdahaleleri çerçevesinde sınırları değişikliklere uğramıştır. Orta Doğu dar kapsamlı bakış açısıyla Türkiye, İran, Mısır üçgenini ve bu üçgen içerisinde yer alan ülkeleri kapsar. Geniş kapsamlı bakış açısıyla bu devletleri ve onlara komşu olan bazı Müslüman ülkeleri (Kuzey Afrika, Sudan, Somali, Pakistan ve Afganistan gibi) içine alır.

1.3.1. Osmanlı Devleti’nin Yıkılışının Orta Doğu’ya Etkileri

Orta Doğu üç semavi din olan Musevilik, Hristiyanlık ve Müslümanlığın doğuş yeridir. Coğrafi keşiflerle önemi azalan Orta Doğu, 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması, hava yollarının devreye girmesi ve petrol üretiminin artmasıyla
yeniden önem kazanmıştır. Özellikle petrol kaynaklarının zenginliği Orta Doğu’yu büyük devletler için bir rekabet alanı hâline getirmiştir.

İngiltere, Osmanlı Devleti’nin XIX. yüzyılda kendisine tanımış olduğu kapitülasyonlar sayesinde bölgedeki çıkarlarını muhafaza etmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti’nin İttifak grubunda yer alması, İtilaf Devletleri’nin bölgeye yönelik paylaşım tasarıları hazırlamalarına yol açmıştır. Bu paylaşım tasarıları sırasında yapılan gizli anlaşmalar şunlardır:

McMahon (Mekmehın) Antlaşması (1915) 

İngilizlerin Mısır Valisi McMahon ile Hicaz Emiri Şerif Hüseyin arasında yapıldı. McMahon, Arapların Osmanlılara karşı isyan etmesi hâlinde, Arap yarımadası ile Suriye ve Irak’ı içine alacak Arap bağımsızlığını tanımayı kabul edecektir. Şerif Hüseyin ise İngiltere’ye ekonomik konularda öncelik verecektir.

Sykes-Picot (Saykıs Pikot) Antlaşması (1916) 

İngiltere [Mark Sykes], Fransa [Georges Picot] ve Rusya arasında imzalandı. Bu gizli anlaşmaya göre Doğu Anadolu, Doğu Karadeniz ve İstanbul Rusya’ya bırakıldı. Adana, Antakya bölgesi, Suriye kıyıları ve Lübnan Fransa’ya bırakıldı. Musul hariç olmak üzere Irak İngiltere’ye bırakıldı. Filistin’de biçimi daha sonra Rusya ve öteki bağlaşık ülkelerle ve Mekke Şerifi’nin temsilcisiyle danışılarak kararlaştırılacak olan uluslararası bir yönetim kurulacaktı. Ekim Devrimi’nden sonra Çarlık Rusya bu anlaşmadan çekildi.

1.3.2. Büyük Güçlerin Orta Doğu ve Afrika Politikaları

Bölgedeki önemli yer altı kaynaklarının Osmanlı Devleti’nin egemenliğinde olması, sanayileşmiş Avrupa devletlerini Osmanlı Devleti’ni yıkmaya yönelik politikalar oluşturmaya yöneltti. İngiltere ile Fransa arasında Osmanlı Devleti’nin topraklarını paylaşmaya yönelik Sykes-Picot Antlaşması ve Balfour (Balfur) Deklarasyonu, Orta Doğu’nun şekillenmesindeki önemli yapı taşlarından oldu.

BALFOUR DEKLARASYONU

Dönemin İngiltere Dışişleri Bakanı Arthur James Balfour, Kasım 1917’de Uluslararası Siyonizm Hareketi’nin liderlerinden Lord Rothschild’a (Lord Rotşayıld) bir mektup göndererek Filistin’de Yahudilere bir yurt kurulması çabasının ülkesi tarafından destekleneceğini bildirdi. Böylece Amerika’nın
sempatisini kazanmayı amaçladı. Diğer İtilaf Devletleri tarafından da desteklenen bildiri, bölgede kurulacak İsrail Devleti’nin temeli oldu. Tayyar Arı, Orta Doğu
Bolşeviklerin gizli antlaşmaları açıklaması ve ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girince yayımladığı Wilson İlkeleri üzerine İngiltere ve Fransa, 7 Kasım 1918’de bölge ile ilgili bir deklarasyon yayımladılar. Bu deklarasyona göre Orta Doğu bölgesinde halkların kendi serbest seçimlerine dayanan millî hükûmet ve idareler kurulacaktı.

Madde 22 (Versay Antlaşması)

Son savaşın bir sonucu olarak daha önce kendilerini yöneten devletlerin egemenliğinden çıkmış olan ve modern dünyanın çetin koşulları altında henüz kendi başlarına ayakta duramayacak konumdaki halkların yaşadığı sömürgelere ve topraklara şu ilke uygulanmalıdır: (…) 
Manda yönetiminin karakteri ilgili halkın gelişim evresine, yaşanan toprağın konumuna, ekonomik koşullarına ve başka benzer durumlara göre farklılık göstermek zorundadır. (…)
Orta Afrika halkları topraklarında asayiş ve ahlak düzeni korunacak, din ve vicdan özgürlüğü sağlanacaktır. Köle ticareti, silah kaçakçılığı ve içki kaçakçılığı gibi suistimaller yasaklanacaktır. Kolluk hizmetleri dışındaki tahkimatların, askerî üslerin ve deniz üslerinin kurulması ve yerli halka askerî eğitim verilmesinin önlenmesi mandater ülkenin güvencesi altına alınacaktır. Aynı zamanda Milletler Cemiyetinin diğer üyelerine ticaret ve alışveriş için eşit fırsatları sağlayacak koşullar oluşturulacak ve tüm bu çerçevede ilgili toprağın idaresinden mandater ülke sorumlu olacaktır. Güneybatı Afrika ve Güney Pasifik Adaları’nın belli bir kısmında seyrek nüfuslu, yüzölçümü bakımından küçük, uygarlık merkezlerinden uzak veya mandater ülkeyle coğrafi bakımdan bitişik birtakım topraklar vardır. Bunlar için en iyi yol, yerli ahalinin çıkarları lehinde, yukarıda belirtilen teminatlara da uyularak mandater ülkeye ait toprakların ayrılmaz parçaları olmaları ve mandater ülkenin yasaları çerçevesinde idare edilmeleri olabilir.

Paris Barış Konferansı’na katılan Mekke Şerifi Hüseyin’in oğlu Faysal, Arap bağımsızlığını savundu fakat verilen sözlere ve yapılan antlaşmalara rağmen dikkate alınmadı. Orta Doğu’nun paylaşımı için 24 Nisan 1920’de San Remo Konferansı düzenlendi. San Remo Konferansı’nda Avrupa devletleri, kurulacak
manda yönetimleri ve bunların paylaşımı konusunda anlaşmaya vardı. İngiltere daha önce aldığı Mısır ve Basra Körfezi dışında Ürdün, Irak ve Filistin’i; Fransa ise Lübnan ve Suriye’yi manda yönetimi hâline getirdi.

a) İngiltere’nin Orta Doğu Politikaları

Orta Doğu, İngiltere’nin sömürgeleriyle bağlantısını sağlayan önemli bir konumdaydı. 1869’da Süveyş Kanalı’nın açılması ile Orta Doğu’nun önemi daha da arttı. İngiltere, 1878 Berlin Antlaşması’ndan sonra Osmanlı Devleti’yle arasındaki denge politikasını terk etti ve Osmanlı topraklarını işgale başladı.
1878’de Kıbrıs’ın yönetimini ele aldı ve 1882’de de Mısır’ı işgal etti. İngiltere’nin bu politika değişikliği Osmanlı Devleti’nde yeni arayışları başlattı ve denge unsuru olarak Almanya’ya yaklaşmasına yol açtı. Almanya’nın bölgede etkinliğini artıracak projeleri, İngiltere’yi tedirgin etti.

Irak: İngiltere, Irak’a 1922’de özerklik verdi. 1930’da Irak’ın bağımsızlığını tanıdı. Irak, 1932’de Milletler Cemiyetine üye oldu.
Mısır: Aralık 1914’te İngiltere, Mısır üzerinde hâkimiyetini kurdu ve 28 Şubat 1922’de yayımladığı deklarasyonla Mısır’ın bağımsızlığını ilan etti. Süveyş Kanalı ve Mısır’daki yabancı haklarını korumayı üzerine aldı. 1936’da yapılan antlaşma ile Mısır’dan çekildi. Mısır, Mayıs 1937’de Milletler Cemiyetine üye oldu.
Arabistan: 1932’de devletin adı Suudi Arabistan Krallığı oldu. Suudi Arabistan aynı yıl içerisinde Milletler Cemiyetine üye oldu.
Ürdün: 1922 Eylül ayında Milletler Cemiyeti kararı ile Ürdün Devleti kuruldu ve İngiltere mandasına bırakıldı. Ürdün 1946’da İngiltere ile yaptığı antlaşma ile bağımsızlığını kazandı.
Filistin: İngiltere, Balfour Deklarasyonu ile bir Yahudi devletinin kurulmasını kabul ettiğini ortaya koydu. Nihayetinde İsrail Devleti, İkinci Dünya Savaşı sonrası 1948’de kuruldu.
Yemen: Yemen, savaş sonrası İmam Yahya önderliğinde İngilizlere karşı mücadele etti ve İngiltere’ye karşı İtalya ile iş birliğini geliştirdi. İngiltere 1934’te Yemen’in bağımsızlığını tanıdı.

b) Fransa’nın Orta Doğu Politikaları

San Remo Konferansı ile Suriye ve Lübnan, Fransız mandasına verildi. Arapların Suriye Krallığı beklentisi San Remo Konferansı’nda karşılanmadı ve Filistin, Suriye’den ayrılarak İngiliz mandasına bırakıldı. Bu durumun Suriye’de yarattığı hayal kırıklığı halkın Fransızlara karşı mücadele etmesine yol açtı. Fransızlar 1920 Temmuz’unda Şam’a girdi. Kral Faysal kovularak yönetime Fransız yüksek komiseri getirildi. Fransa bölgede “Böl ve yönet.” anlayışına dayanan bir politika izledi. Suriye’de muhalefeti kırmak için ülkeyi Lübnan, Alevi, Dürzi, Halep ve Şam olmak üzere beş ayrı siyasi bölgeye ayırdı. Bunlardan yalnız Lübnan bugüne kadar varlığını koruyabildi.
Fransa ülkede yaşanan muhalefeti dizginlemek için 1926 Mayıs’ında Lübnan’a, 1930 Mayıs’ında Suriye’ye sözde bağımsızlık vererek her ikisinde de yönetim biçimini cumhuriyet olarak ilan etti. Bu iki ülkenin anayasalarında Fransız mandasına ait maddeler yer aldı. Fransa; İtalyan ve Alman yayılmacılığının
gelişmesi üzerine 1936’da bölgeden çekildi. Ancak Fransız Meclisi mevcut durumu tanımadığından Fransa’nın bölgeden tamamen çekilmesi 1946’da gerçekleşti.

1.4 MODERN KARA, DENİZ VE HAVA HÂKİMİYET TEORİLERİ

XIX. yüzyıl Avrupa’sında büyük ülkeler, gücü ve zenginliği çevre bölgelere hâkim olmakla eş değer görmüşlerdi. Ülkelerin gücü ve zenginliği sahip oldukları çevre bölgelere bağlıydı. Bu noktada dünyanın stratejik ağırlık merkezlerini saptamaya yönelik olarak ortaya atılan jeopolitik teoriler şunlardır:

Kara Hâkimiyet Teorisi : Halford J.Mackinder (Helfırd Cey Mekındır) “Karalara hâkim olan dünyaya hâkim olur.”
Deniz Hâkimiyet Teorisi : Alfred Thayer Mahan (Alfirıd Deyır Mehın) “Dünya egemenliğinin anahtarı deniz yollarının kontrolündedir.’’
Hava Hâkimiyet Teorisi : Harry A. Sachaklian (Hery Saçaklian) “Havaya hükmeden bir millet tüm dünyaya hâkim olur.’’

Kara Hâkimiyet Teorisi

İngiliz Halford J. Mackinder, XX. yüzyıl başlarında jeopolitik anlayışa deniz egemenliğine karşılık kara gücünü ön planda tutan yeni bir görüş getirdi.

Mackinder, Doğuda Sibirya, batıda Volga, kuzeyde Buz Denizi ve güneyde Himalayalar ile sınırlanan alanı Heartland olarak kabul eden Mackinder, daha sonra bu sınırları genişleterek Avrupa Rusya’sının tamamını merkez bölge içinde mütalaa etti.
Merkez bölgesini kontrol eden iki önemli kuşak vardır:
1. İç (Kenar) Kuşak: Merkez bölgesinin çevresinde Almanya, Avusturya, Balkanlar, Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan ve Çin’i kapsayan kuşaktır.
2. Dış (Kenar) Kuşak: İngiltere, Kuzeybatı Afrika, Avustralya, ABD ve Kanada’dan oluşan kuşaktır. Mackinder’e göre Doğu Avrupa’ya hâkim olan, merkez bölgesini; merkez bölgesine hâkim olan, dünya adasını; dünya adasına hâkim olan, dünyayı kontrol eder.

Deniz Hâkimiyet Teorisi

Amerikalı Amiral Alfred Thayer Mahan (1840-1914), bir devletin büyüklüğünün kıyılarının uzunluğu ve limanlarının özelliğiyle ölçülebileceğini dolayısıyla uluslararası ilişkilerin düzenlenmesinde ve dünya politikasının kontrolünde hâkim unsurun deniz egemenliği olduğunu ortaya koydu.

Mahan, dünya hâkimiyetinde Rusya kara gücü ile İngiliz deniz gücü arasındaki mücadelenin devam ettiğini belirterek bu çatışma ve mücadelenin Asya’nın 30 ve 40. paralelleri arasında (Mançurya’dan Türkiye’ye kadar olan bölge) kalan mücadele bölgesine hâkim olma amacına yönelik olduğunu iddia etti.

Ülkelerin uluslararası ilişkilerinde ticaretin büyük öneme sahip olduğunu belirten Mahan, dünya üzerindeki savaşların, dünya ticaretinde mümkün olduğu kadar çok avantaja sahip olmak için yapıldığı iddiasında bulundu.

Hava Hâkimiyet Teorisi

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra geliştirilen teorinin temellerini Albay Harry A. Sachaklian atmıştır. Teorinin temel felsefesini ‘‘Havaya hükmeden bir millet, tüm dünyaya hükmeder. Bu sebeple havacılıkta üstün olmak gerekir.’’ düşüncesi oluşturur.

Hava gücünün üstünlüğüne dayalı görüşün en güçlü savunucuları ABD ve İngiltere’dir. Uzayın gözlem, haberleşme ve istihbarat sistemlerinin yanında antibalistik sistemlerin yerleştirilmesine yönelik olarak da kullanılması ABD ile SSCB’nin arasında ciddi bir rekabet alanı oluşturdu. ABD ile giriştiği bu silahlanma yarışı SSCB’nin çöküşünde önemli bir etken oldu.

1.5 JAPONYA’NIN UZAK DOĞU’DA YENİ BİR GÜÇ OLMASI

1.5.1. Modern Japonya’nın Doğuşu ve Meiji (Meici) Restorasyonu

Doğu Asya kıyıları önünde büyüklü küçüklü birçok adadan meydana gelen Japonya’da güneşin oğlu olarak adlandırılan imparator, XII. yüzyılın sonlarından itibaren varlığını sembolik olarak devam ettirdi. Bütün eyaletler Daymiyo adı verilen derebeyler tarafından yönetilmekteydi. Daymiyoların en güçlüsü, Şogun olarak merkezî yönetimin başında bulunurdu. 1624’te Şogun Tokugova’nın yayımladığı fermanla Japonya dış dünyaya kapandı. Bu süreç 1853’e kadar 229 yıl boyunca devam etti.

Japonya da 1854’te ABD, ardından Rusya, Büyük Britanya ve Hollanda ile ticaret antlaşmaları yaparak bu ülkelerin Japonya’da konsolosluk açmalarına izin verdi. Bu noktada bugünkü modern Japonya’nın kurucusu kabul edilen İmparator Mutsihito Meiji 1867’de tahta çıktı. Tarihe Meiji Dönemi (Aydınlar Dönemi) olarak geçen dönem de bundan sonra başladı. Meiji Restorasyonu ile 1868’de Şogun idaresi resmen sona erdirildi. Yeni hükûmet kuruldu ve bütün
egemenlik tekrar imparatorun eline geçti. 

Meiji Restorasyonu

• İmparator Meiji, başkenti Kyoto’dan Edo’ya taşıdı. Bu şehre, “Doğu’nun başkenti” anlamına gelen Tokyo adı verildi.
• Feodal devirdeki sınıflar kaldırıldı.
• Meşruti monarşi kuran bir anayasa hazırlandı.
• 1868-1898 arasındaki dönemde 2190 fabrika açıldı.
• 1870’te ilk demir yolu yapımına başlandı, 1890’da demir yolu uzunluğu 7200 kilometre oldu.
• 1871’de Daymiyo denen derebeylik sistemine son verildi, ülke vilayetlere bölündü. Valiler merkez tarafından atandı.
• 1871’de ilk gazete yayımlandı. Dört yıl sonra yayımlanan gazete ve dergilerin sayısı 100’ü buldu.
• Avrupa ve Amerika’ya binlerce öğrenci gönderildi.
• İngiliz uzmanlarla modern bir donanma kuruldu.
• 1872’de kadın erkek her Japon için ilköğretim zorunlu hâle getirildi. XX. yüzyıla gelindiğinde okuma yazma bilmeyen Japon hemen hemen hiç kalmamıştı.
• Modern bir posta-telgraf ve yeni bir para sistemi oluşturuldu.
• 1873’te mecburi askerlik kabul edildi. Aynı yıl ilk kez bir ordu ve donanma oluşturuldu.
• 1890’da Alman tesiri altında yeni bir anayasa ilan edildi.

1.5.2. Japon Yayılmacılığı ve Asya’nın Değişen Yüzü

1868-1912 yıllarını kapsayan Meiji Devri, dünya tarihinde en dikkate değer dönemlerden biri oldu. Batı’da başarılması asırlara dayanan teknolojik, ekonomik ve sosyal gelişmeler, İmparator Meiji’nin idaresi altında kısa sürede gerçekleştirildi. XIX. yüzyılın sonunda Japonya Batılı devletlere tanıdığı ticari ayrıcalıklara son verebilecek duruma geldi ve Asya’nın en büyük gücüne dönüştü.

Japonya gerçekleştirdiği hızlı gelişmelerin sonucu olarak yayılmacı politikalar oluşturmaya başladı. Japon ekonomisi için lazım olan temel maddeler, Japon ana vatanında yoktu. Japonya’nın 1875 sonrası Kore’ye dair emelleri 1894’te Japonya ile Çin’i karşı karşıya getirdi. Japonya, Çin’i yenilgiye uğrattı. Yapılan
Şimonoseki Antlaşması’na göre Çin tazminat verecek, Formosa-Pescadores (Formaza Peskadore) takımadalarını ve Port Arthur (Port Artur) Limanı’nı Japonya’ya bırakacaktı. Çin Kore’nin bağımsızlığını tanıyacaktı. Japonya, Avrupalı devletlerin araya girmesiyle bazı kazanımlarından vazgeçti.

Bölgede Rusya’nın yayılması üzerine Japonya; 1904’te donanmasını Port Arthur Limanı’na, kara ordusunu Kore’ye sevk ederek Rusya ile savaşa girdi. Savaştan galip çıkan Japonya, 1875’te Kuril adalarına karşılık olarak Rusya’ya terk ettiği Güney Sakhalin’i geri aldı. Formosa ile Kore’yi ele geçirdi ve Mançurya’da özel çıkarlar elde etti. Bu zaferle kuvvetler dengesinin muhafazası oyununa yeni bir oyuncu katıldı. Bir Asya devleti olan Japonya kısa sürede bir Avrupa devletini yenebilecek duruma geldi. Bu durum bütün Asya devletlerinde millî hareketlerde etkili oldu.

1.6 İKİ DÜNYA SAVAŞI ARASINDAKİ DÖNEMDE DÜNYADA MEYDANA GELEN SIYASI VE EKONOMİK GELİŞMELER

1.6.1. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı

1929 Dünya Ekonomik Buhranı, dünya ekonomisine etkileri itibarıyla en ağır kriz olarak kabul edilir.

1929 Dünya Ekonomik Buhranı Öncesi Dünya Ekonomisinin Genel Görünümü ve Buhranın Nedenleri

ABD’de Ekonomik Buhranın Ortaya Çıkışı

• Dünyada lider konuma yükselen ABD aynı zamanda dünyanın en büyük ekonomisi durumuna geldi. Dünya sanayi üretiminin %42’sini gerçekleştiriyordu. Özellikle otomotiv üretiminde ve elektrik sanayisinde yapılan yatırımlarda artış yaşanması, ekonominin itici gücünü oluşturdu.
• 1920’li yılların ABD’sinde üretim ve istihdamda yükselmeler devam etti. Ücretler düşmese de fiyatlar sabit kaldı. İnsanların eskisine göre kendilerini daha zengin hissettiği yıllar olarak tanımlanan bu yıllar ABD’de “Kükreyen Yirmiler” olarak anıldı.
• Mühendis Taylor (Taylır) tarafından geliştirildiği için Taylorizm olarak anılan yöntem sayesinde verimlilik, üretim ve kârlar olağanüstü arttı.
• Ülkede reklam ve basın, Amerikan yaşam tarzı olarak sunulan tüketimi körükledi.
• ABD’de çalışanların ücretlerinde düşüşlerin yaşanmasıyla tüketim talebi üretimi karşılamaya yetmiyordu. Bu durumu aşmak için bankalar, konut ve otomobil kredisi başta olmak üzere büyük miktarda krediler verdi.
• Birinci Dünya Savaşı’nın getirdiği zorluklar karşısında ABD’de küçük şirketler birleşmek zorunda kaldı. Savaş sonrasında tekeller oluştu. 1929’a gelindiğinde Amerikan ekonomisinin %50’si üzerinde söz sahibi olan holding sayısı 200’dü. Bu tabloya bakarak tek bir holdingin iflasının dahi ekonomiyi olumsuz etkileyebileceğini söylemek mümkündü.
• Bankaların kötü yapılanmış olması ve sermaye esasları ile kredi oranlarını düzenleyen yasaların olmaması sebebiyle yatırımcılar senedini aldığı firma hakkında herhangi bir bilgiye sahip değildi.
• Ülke dışına verilen krediler geri alınamadı.
• Başkan Hoover (Havır) yönetiminin ekonomi alanındaki tecrübesizliği, krize müdahaleyi geciktirmekteydi.
• 1929’da ABD’nin ithalatını sınırlandırması dünyada stok artışlarına neden oldu. Artan stokları, doğal olarak fiyat düşüşleri izledi.
• Bu yıllarda Wall Streetin spekülasyon piyasası reel ekonomideki krizle birleşince büyük buhran başladı. Hisse senetlerinin fiyatları ile reel ekonomik faaliyetlerin paralel gitmemesi ve farkın giderek artması 1929’da finansal ve reel ekonomilerin çökmesine neden oldu.

Kara Perşembe ve Ekonomik Buhranın Sonuçları

ABD, 1920’li yıllarda hızlı bir ekonomik gelişme gösterdi. Yeni arabalar sokaklara dökülüyor ve dalga dalga yayılan yeni bankalar tarafından finanse edilen evler, eskiden boş olan arazileri dolduruyordu. Hisse senetleri fiyatları hızla artıyordu. Ancak 1920’li yıllarda ABD’de yaşanan bu büyüme sanal bir büyümeydi.

Hisse senetlerinin kâr amacıyla gerçek değerinin üstünde alınıp satılmasına dayalı aşırı spekülasyon sonucunda ekonominin gerçek yapısıyla bağını kaybetmiş olan New York Wall Street borsası, nihayetinde Kara Perşembe olarak anılan 24 Ekim 1929 günü çöktü.

Borsadaki hisseler 1925’e göre dörtte üç oranında değer kaybetti. Bu kayıp 74 milyar doları buldu. Yüzlerce şirket iflas etti, 50 milyon insan işsiz kaldı. Dünyada toplam üretim %42 oranında düştü ve dünya ticaret hacmi %65 oranında azaldı.

1930’lu yıllar dış ticarette korumacılığın arttığı; gümrük tarifelerinin, kotaların, takas ve kliring gibi ticareti kısıtlayıcı önlemlerin alındığı yıllar oldu. Klasik iktisatçıların ekonomik anlamda etkisini kaybetmesi, siyasi alanda kapitalizmin çöktüğü düşüncesini yerleştirerek faşizmin güç kazanmasına neden oldu.

Buhran nedeniyle ortaya çıkan siyasi değişimler sonucunda birçok ülkede savaş yanlısı ve fiilen saldırgan partiler zafer kazandı. Seçimleri savaş yanlısı partilerin kazanması Avrupa başta olmak üzere tüm dünyada hızlı bir silahlanma yarışını ortaya çıkardı. Bu durum İkinci Dünya Savaşı’nın kapılarını açtı.

Ekonomik Buhranın Türkiye Yansımaları

Ekonomik buhranla birlikte Türkiye’de, ham madde ve tarım ürünleri fiyatlarında düşüş yaşandı. Özellikle tarım ürünleri ihraç eden Türkiye’de döviz gelirleri azaldı. Dolayısıyla tarım üreticileri yoksullaşma sürecine girdi. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın etkisiyle tüm dünya ile eş zamanlı olarak 1933’ten itibaren devletçi politikalar ağırlık kazandı. Bu dönemde devletin ekonomiye müdahaleleri arttı ve tarımdan sanayiye doğru bir yönelme başladı. Bu politikanın somut karşılığı, ham maddeleri Türkiye’den sağlanabilecek sanayinin kurulmasına yönelik I. Beş Yıllık Sanayi Planı’nın 1934’te uygulamaya konulması oldu. 1929’da dünya genelinde yaşanmış olan ekonomik bunalım, Türkiye’de özellikle ödemeler dengesinde açıklar ve parasal kriz olarak ortaya çıktı. Buhranın etkisini azaltmak için 1929’da kurulan Millî İktisat ve Tasarruf Cemiyeti halkı tasarruflu olmaya ve yerli malı kullanmaya teşvik etti.
Buhran sonrası dönemde para piyasasını belirleyebilmek için 1930’da Merkez Bankası kuruldu. Türk Parasını Koruma Kanunu TBMM’de kabul edildi. 1931’de ithalata kota konulması ve ihracatın denetlenmesi hakkında çıkan kanunla korumacılığın ilk adımları atıldı. 1931’den itibaren ithalattaki kota uygulamalarının yanında takas ve kliringe başvuruldu. Dış ticaret büyük ölçüde ikili antlaşmalarla ve kliring sistemiyle yürütüldü. İhracat karşılığı ithalat yaklaşımı geçerli oldu ve bu alandaki düzenlemeler 1934’te kurulan “Dış Ticaret Ofisi” aracılığıyla yürütüldü. 1936’dan sonra dış ticaret bütçeleri hazırlanması yoluna gidildi.

Kliring, ülkeler arasındaki ödemelerin malla yapılmasını öngören ticaret antlaşmalarının bir türüdür. Kliringde anlaşmalı ülkeler arasında ithalat ve ihracat işlemleri döviz kullanılmadan mahsup ve takas yoluyla ve kliring kurumları aracılığıyla gerçekleştirilir. Kliring kurumları merkez bankası ya da kliring ofisidir.

1.6.2. Almanya’daki Hiper Enflasyonun Siyasi ve Sosyal Sonuçları

Versay sonrası Almanya’da iç siyasi çekişmeler ve ekonominin bozulması, durumu içinden çıkılmaz bir hâle soktu. Almanya’da Bolşeviklerin kışkırtmaları sonucu Alman sosyal demokratları ile mevcut iktidar yanlıları arasında çatışmalar yaşandı. 1919’da isyana dönüşen çatışmaları 1920’de darbe girişimi
takip etti.

Almanya’da Hitler’in Nazi Partisi güçlenirken komünist devrimci siyasal hareketler hız kazandı. Toplumda derin ayrışmalar oldu ve Alman demokrasisi kesintiye uğradı. Devlete olan güven azaldı, Alman ırkçılığı güçlendi ve diğer milletlere karşı bir tepki doğdu.

1.7 İKİ DÜNYA SAVAŞI ARASINDAKI DÖNEMDE DÜNYADA MEYDANA GELEN SOSYOKÜLTÜREL OLAYLAR VE BİLİMSEL GELİŞMELER

Birinci Dünya Savaşı’nın meydana getirdiği yıkım sonrasında Batı dünyasında düşünce alanında meydana gelen değişim; kültür, bilim, sanat gibi alanlarda yeniliklerin kaynağını oluşturdu. Yeni yaklaşımlarda güçlenen totaliter anlayışların yanında savaş karşıtlığının ve liberal düşüncelerin ağırlık kazandığı
görüldü. Bu dönemde bazı isimler ve eserleri ön plana çıktı.

Pablo Picasso (Pablo Pikasso) (1881-1973): İspanya’nın Malaga şehrinde doğan Picasso, 20. yüzyılın en önemli ressam ve  heykeltıraşlarındandır.

Kübizm akımının kurucularındandır. En tanınmış eseri Guernica’dır.

John Ernst Steinbeck (Con Örnst Şıtaynbek) : California’da doğan Steınbeck, Stanford Üniversitesinden mezun dahi olamayacak kadar başarısız bir eğitim
hayatı geçirmiştir. ilk yapıtları, Meksikalı Amerikalıları anlattığı “Yukarı Mahalle” romanıdır.
1930’lu yıllarda işçilerin yaşamına dair doğalcı romanlarla ünlenen Steinbeck’in en önemli romanı “Gazap Üzümleri”- dir. 1962’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan yazarın birçok eseri beyaz perdeye uyarlanmıştır.

Albert Einstein (Albırt Aynştayn) : (1879-1955) Almanya asıllı ABD’li bilim insanıdır.  Newton (Nivtın) Fiziği’ne alternatif olarak geliştirdiği Görelilik Kuramı
(İzafiyet Teorisi) ile bilim ve felsefenin farklı yorumlanmasını sağlamıştır. Einstein; Işık Salınımı ve Soğurumu, Özgül Isı, Işınımın Planck Kuramı gibi diğer bazı kuramları da ortaya koymuştur.

Görelilik (İzafiyet) Kuramı
Albert Einstein, bu kuramdan ilk defa 1905 yılında yayımlanan Annalen Der Physik (Anelen Der Fizik) dergisinde “Hareketli Cisimlerin Elektro Dinamiği” adlı makalesinde bahsetmiştir. Einstein, “İki nokta arasında yol alan ışığın hızı nasıl belirlenecek?” sorusuna cevap aramıştır. Bu kurama göre kütle çekimi bir kuvvet değil kütlenin etkisiyle oluşan eğrilmiş bir alandır. Büyük kütlelerin yanından kuantumlu ışık ışınlarının doğrultusunda bir sapma olur. Albert Einstein, dört boyutlu uzay yerine “eğri bir uzay-zaman” tanımını getirmiştir.

1.7.2. Bilimsel ve Teknolojik Gelişmelerin Askerî Alana, Mimariye ve Sağlık Alanına Etkisi

Askerî Alanda Yaşanan Gelişmeler

Bu dönemde bilim ve teknolojideki gelişmeler askerî alanda yoğun bir şekilde uygulandı. Bu da tüm askerî kuvvetlerdeki silah sistemlerini değişime uğrattı.

Birinci Dünya Savaşı’nda hava silahlarının öneminin ortaya çıkması, savaş sonrası yıllarda bu konuyla ilgili çalışmaların hızlandırılmasını sağladı.

1922 sonrası savaş gemileri öncekilerden çok daha Askerî Alanda Yaşanan Gelişmeler hızlı, zırh yönünden daha iyi ve uçaksavar savunması açısından çok daha ağır silahlarla donatıldı.

Uçaklardan atılabilen yeni bombalar ve uçaklara yerleştirilen makineli tüfeklerin yanı sıra ilk uçaksavar topları geliştirildi. Uçaksavarların mermi çıkış hızı, isabet oranı ve menzili artırıldı.

İkinci Dünya Savaşı sırasında, Nazi yönetiminin desteğiyle günümüzün Cruise (Kurız) füzelerinin ilk örneği olan öz güdümlü V-1 füzesi ve dünyanın ilk uzun menzilli balistik füzesi olan V-2 geliştirildi.

Mimari Alanda Yaşanan Gelişmeler

XX. yüzyılda mimarlar, sanayi devrimiyle önü açılan imkânları kullanarak yeni tasarımlar denedi. Art Deco (Art Deko), bu denemeler sonucunda ortaya çıkmış bir sanat akımıydı ve ilk olarak 1920 ile 1930’lu yılların gökdelenlerinin mimari üsluplarını tanımlamak için kullanıldı.

Bu akım, bir grup Fransız tasarımcının 1925’teki “Uluslararası Dekoratif Sanatlar ve Modern Sanayiler Sergisi”nde üslubu ilk kez görücüye çıkarmasıyla başladı.

1931’de New York’ta inşa edilen 102 katlı çelik iskelet yapı olan Empire State (Empayr Sıteyt) binası, 1954’e kadar dünyanın en yüksek yapısı olarak ABD’nin yükselen gücünün simgesi oldu.

Sağlık Alanında Yaşanan Gelişmeler

1921’de verem aşışı bulundu.
1921’de Kanadalı bilim adamları Frederick G. Banting (Firedrik G. Benting) ve Charles H. Best (Çarlz H. Bist), pankreas özütünden insülin elde ettiler. Bu buluş, şeker hastalığı tedavisinde çığır açtı.
1928’de C vitamini keşfedildi. Özellikle uzun gemi yolculuklarında ortaya çıkan iskorbüt hastalığının tedavisinde C vitaminin etkili olduğu anlaşıldı.
1928’de Alexander Fleming (Aleksandır Filemink), penisilini buldu. Bakterilerin yol açtığı pek çok hastalığın tedavisinde antibiyotik tedavisi başladı.
1944’te sir (sör) unvanı verilen Fleming, 1945’te Nobel Fizyoloji ve Tıp Ödülü’nü penisilini sanayide üretmeyi başaran iki bilim adamıyla paylaştı.
1932’de elektron mikroskobu bulundu.
1938’de nöroloji bilim dalı kuruldu.
1939’da DDT (diklorodifenitrikloroeton) adıyla ilk kez böcek ilacı kullanıldı.

1.7.3. Propaganda Aracı Olarak Sinema ve Radyo

Propaganda; kitle iletişim araçları, eğitim, halkla ilişkiler, beyin yıkama ve kontrolü, reklamcılık, psikolojik savaş gibi araçlar kullanılarak yapıldı. Radyo ve sinema sektörünün bundaki payı çok büyüktü.

Sinema

İnsan topluluklarını yönlendirmek, bir ideolojiye bağlamak maksadıyla çekilmiş sinema filmleri propagandanın en ideal aracı hâline geldi. İlk olarak 1898’de ABD’de çekilen “İspanyol Bayrağını Yırtarken” adlı filmin Amerikan toplumu üzerinde oluşturduğu etki fark edildi. Birinci Dünya Savaşı’na katılan ülkeler, halklarının ve askerlerinin morallerini yüksek tutmak için propaganda filmleri çektiler. SSCB, rejimini daha geniş kitlelere yaymak için sinema sektöründen istifade etti. 

Charlie Chaplin, Büyük Diktatör adlı sinema filminde Nazizmi ve Adolf Hitler’i sert bir şekilde eleştirmiştir. Hitler’in iktidara gelişiyle Alman sineması Nazi propaganda araçlarından biri hâline geldi.

Radyo

Hitler “Kavgam” kitabında, kullanmasını bilenlerin elinde radyonun korkunç bir silah olacağını belirtiyordu. Radyolarda her programın başında Alman ırkını, devletini ve liderini yücelten sloganlar yayımlanıyordu. Büyük savaş, propagandanın gücünü kanıtladı. Barışta da propaganda bir hükmetme yöntemi olarak benimsendi.

“Toprak ve barış” sloganını işleyen Lenin’in öncülüğündeki komünizm propagandası, Çarlık Rusyasında milyonlarca asker ve köylüyü etkisi altına almayı başardı. Hitler’in liderliğinde gelişen Nasyonal Sosyalist Parti (Nazi Partisi) ise “En büyük Almanya” parolasını tekrarlayan propagandası ile önce iktidarı ele geçirdi, daha sonra dünyayı İkinci Dünya Savaşı’na sürükledi.

ÜLKELERDE RADYO YAYINLARININ BAŞLAMA TARIHLERI

1920 ABD
1921 Avustralya, Yeni Zelanda, Danimarka
1922 Fransa, İngiltere, SSCB
1923 Almanya, Belçika, İspanya
1924 İtalya, Finlandiya
1925 Norveç, Polonya, Meksika, Japonya
1927 Türkiye

SEÇMELİ ÇAĞDAŞ TÜRK VE DÜNYA TARİHİ 1 – 2. ÜNİTE

TEBRİKLER, ÖZETİN SONUNA GELDİNİZ.

İLETİŞİM KANALI OLARAK FACEBOOK GRUBUMUZU KULLANABİLİRSİNİZ.

Random Posts

  • Abluka nedir?

    Bir ülkenin veya bir yerin dış dünya ile olan her türlü bağlantısını kuvvet kullanarak kesme faaliyetine abluka denir.

  • “İlk Çağ Yerleşme Özellikleri” nedir?

    İlk Çağ Yerleşme Özellikleri; İlk çağ uygarlıklarına daha çok Asya, Akdeniz Havzası ve Orta Doğu topraklarında rastlanır. Yerleşmeler daha çok […]

  • Zekâ testlerinin kullanım amaçları nedir?

    Zeka testlerinin çeşitli kullanım amaçları bulunmaktadır. Bu amaçlar aşağıdaki gibidir: a. Yaşıtlarına göre zihinsel becerilerindeki gerilikten dolayı okul başarısızlığı gösteren […]

  • İslam dininin muhtevasını oluşturan temel esaslar nedir?

    İslam dininin muhtevasını oluşturan temel esaslar şunlardır: İman :İnanç ve düşünceler alanı Amel: İbadetler alanı Muamelat: Sosyal ilişkiler alanı Ahlak: […]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*