AİHL SİYER 1 Ders Notu

AİHL SİYER 1 Ders Notu

1. ÜNİTE
İSLAMİYET ÖNCESİ ARAP YARIMADASI

1. Peygamberimizin Hayatını Öğrenmenin Önemi

Allah’ın emirlerinin ilk muhatabı olan Hz. Peygamber; gönderilen emirleri en doğru şekilde uygulamış, gerektiğinde açıklamalar yapmıştır. Kur’an-ı
Kerim’de ayrıntılarıyla yer almayan bir kısım hususlar Allah Resulü’nün izah ve uygulamalarıyla açıklığa kavuşmuştur. Öyle ki bazı ibadetleri
Peygamberimizin sünneti olmaksızın sadece ayetlere bakarak yerine getirmek mümkün değildir.

2. Siyer İlminin Temel Kavramları ve Kaynakları

Siyer, Hz. Peygamber’in doğumundan vefatına kadar hayatını ve şahsiyetini, ahlak ve şemailini, tebliğ faaliyetlerini, siyasi ve askeri mücadelelerini konu alan ilim dalıdır.

Bu alanda yazılan eserlere “Siyer-i Nebi”, “es-Siretü’n-Nebeviyye” veya kısaca “Siyer” adı verilir.

Siyer Kaynağı Olarak Hadis Külliyatı

Sahih ve güvenilir hadislerin büyük bir kısmını ihtiva eden altı hadis
kitabına Kütüb-i Sitte, üç eser ilavesiyle oluşan meşhur dokuz hadis kitabına ise Kütüb-i Tis’a denir.

   
Kütüb-i Tis’aKütüb-i Sitte 1. Buhârî: el-Câmiu’s-sahih
2. Müslim: el-Câmiu’s-sahih
3. Ebu Dâvûd: es-Sünen
4. Nesâî: es-Sünen
5. Tirmizî: es-Sünen
6. İbn Mâce: es-Sünen
 7. Dârimî: es-Sünen
8. İmam Mâlik: el-Muvatta
9. Ahmed b. Hanbel: el-Müsned

Başlangıçta siyer ile aynı anlamda kullanılan meğâzî kavramı, daha sonraları Hz. Peygamber’in Medine Dönemi’ndeki askerî faaliyetlerini kendine konu edinen bir ilim dalıdır.

Hz. Peygamber’in hayatına dair bilgi veren en sahih kaynak olma özelliğinden dolayı Kur’an-ı Kerim, siyer ve meğâzî ilminin esas kaynağıdır. Nübüvvet, menâkıb, meğâzî ve cihat gibi konuları ihtiva etmesi sebebiyle hadisler de bu ilme kaynaklık eder.

İslam tarihi ve siyer kaynakları

Siyer kitaplarına günümüzde bilinen şeklini veren ilk tarihçi Muhammed b. İshâk’tır (öl. 151/768), çoğu sahabi çocuğu olan yüz kadar Medineliden ve birçok râviden hadis, siyer ve meğâzî ile ilgili bilgileri derleyip tasnif ederek Sîretü İbn İshâk isimli eseri kaleme almıştır.

Muhammed b. Ömer el-Vâkıdî (öl. 207/823), Kitâbü’l-meğâzî isimli eserinde Resulullah’ın Medine Dönemi’ndeki gazve ve seriyyelerini ele almıştır.

Biyografi de denilen tabakât kitaplarının ilk müellifi, Vâkıdî’nin talebesi olan İbn Sa’d’dır (öl.230/845), eserinin adı et-Tabakâtü’l-kübrâ‘dır.

Belâzürî’nin (öl. 279/892) eseri Ensâbü’l-eşrâf’ta, Hz. Nuh’tan itibaren Arapların soyuna ve sırasıyla Hz. Muhammed’in dedelerine yer vererek Peygamberimizin hayatını anlatır.

İbn Cerîr et-Taberî’nin (öl. 310/923) Târîhu’l-ümem ve’lmülûk adlı eseri Hz. Peygamber’in Mekke ve Medine dönemleri kronolojik olarak ele alınmaktadır.

MÜELLİF ESER
İbn İshâk Sîretü İbn İshâk
İbn Hişâmes-Sîretü’nnebeviyye
el-VâkıdîKitâbü’l-meğâzî
İbn Sa’det-Tabakâtü’lkübrâ
BelâzürîEnsâbü’l-eşrâf
et-TaberîTârîhu’l-ümem ve’l-mülûk
İbnü’l-Esîrel-Kâmil fi’t-târîh
İbn Kesîrel-Bidâye ve’n-nihâye
EzrakîAhbâru Mekke

Hz. Peygamber’in dış görünüşü, yaşayışı, şahsi hayatı gibi beşerî yönünü anlatan eserlere şemâil ve hilye adı verilmiştir. Tirmizî (öl. 279/892) ilk defa şemâil terimini bu anlamda kullanarak Kitâbü’ş-şemâîl adlı eserini yazmıştır.

Hz. Muhammed’in nübüvvetini inkâr edenlerin iddia ve isnatlarına cevap vermek amacıyla yazılan aynı zamanda peygamberlik alâmetlerini anlatan eserlere Delâilü’n-nübüvve adı verilmiştir. Bu ismi taşıyan eserlerin en önemlilerini Ebu Nuaym el-İsfahânî (öl. 430/1038) ve Ebû Bekir el-Beyhakî (öl. 458/1066) yazmıştır.

3. İslamiyet Öncesi Arap Yarımadası’na Genel Bakış

3.1. Dinî Hayat

İslam’dan önceki Cahiliye Dönemi’ndeki müşrik Arapların dinleri hakkındaki en güvenilir bilgiyi veren kaynak ise Kur’an-ı Kerim’dir. Pek çok inanç sisteminin yaşadığı Arap Yarımadası’nda özellikle Yahudilik, Hristiyanlık, Mecûsîlik, Sâbiîlik, putperestlik ve Haniflik inançlarından bahsetmek mümkündür.

Yahudilik

Bâbil sürgününden kaçan Yahudiler, zamanla Suriye sınırlarından Hicaz’a kadar uzanan geniş bir alana yayılmışlardır. Yahudiliğe göre İsrailoğulları, güzide ve seçkin kullardır. Bu sebeple diğer milletler onlara nispetle
daha aşağı seviyede kabul edilir. Dolayısıyla özgürlüklerine düşkün Araplar, gururlarına dokunan bu durumu kabul etmedikleri için yaşam tarzlarına da uygun olmayan Yahudi inanışını benimsememişlerdir.

Hıristiyanlık

Hıristiyanlık, Yarımada’ya miladi dördüncü asırdan itibaren kuzeyde Suriye, güneyde Habeşistan üzerinden ulaşmıştır. Güney Arabistan’a Hıristiyanlığı götürenler ise bölgeyi iki defa işgal eden Habeşlilerdir. 

Yahudiliği kabul eden bazı Himyer hükümdarları, bölgede yaşayan Hıristiyanlara baskı uygulayarak kendi dinlerini zorla benimsetmeye çalışmışlardır.

Mecûsîlik

Mecûsîlik, dinin esas kurucusu kabul edilen Zerdüşt’ün öğretileri ile eski İran inanç ve geleneklerinin karışımından oluşmuş karmaşık bir dindir. Sâsânîlerin siyasi ve askerî gücüyle doğru orantılı olarak gelişen Mecûsîlik daha çok yönetici sınıf ve zenginlerin dini olarak tanınmış ve yayılmıştır.

Sâbiîlik

Sâbiîlik, eski Bâbil ve İran dinleri ile Yahudi ve Hıristiyanlığa ait inanışlardan müteşekkil bir karışımdır. Kur’an’da da bahsi geçen Sâbiîlik inancının merkezi, Arapların Cezire adını verdikleri bölgede yer alan Harran şehridir.

Putperestlik

Hz. İbrahim’in Kâbe’yi inşa etmesiyle birlikte Mekke, tevhidin merkezi kabul edilmiş ve oğlu İsmail(a.s.) tarafından bu itikadın devamı sağlanmıştır. Ancak Allah’ın birliği manasına gelen tevhidin sembolü olan Kâbe, daha sonra şirkin simgesi olan putlarla doldurulmuştur. Allah’a ortak koşmak anlamına gelen bu davranışı ilk başlatan kişinin Huzâa kabilesinin lideri Amr b. Luhay olduğu kabul edilir.

Haniflik

İslam Öncesi Dönem’de Hz. İbrahim’in tebliğ ettiği dinin tevhid boyutuna
tâbi olanları ifade etmek için kullanılan Hanif kavramı Kur’an-ı Kerim’de
şöyle ifade edilmektedir: “Ey ehl-i kitap! İbrahim hakkında niçin çekişirsiniz? Hâlbuki Tevrat ve İncil, kesinlikle ondan sonra indirildi. Siz hiç düşünmez misiniz? İbrahim, ne Yahudi, ne de Hıristiyan idi; fakat o, Allah’ı birtanıyan dosdoğru bir Müslüman (Hanif) idi.

3.2. Siyasi Hayat

Ârâmîler ve İbrânîler gibi Sâmî ırktan olan Araplar, kendi adlarıyla bilinen
Yarımada’yı yurt edinmişlerdir. İlk çağlarda yaşayan Araplardan Amâlika, Âd ve Semud gibi sonradan yok olan kavimlere Bâide, İslam’ın ortaya çıkışına kadar varlıklarını koruyanlara da Bâkiye adı verilmiştir.

Bâkiye Arapları da yaşadıkları coğrafya ve kültürün doğal bir sonucu olarak güneyli ve kuzeyli olmak üzere iki gruba ayrılmıştır. Adnânî ve Kahtânî olarak da isimlendirilen bu gruplardan soyu Kahtan’a dayananlar Yarımada’nın güney bölümünde tarihte bilinen en eski devlet olan Mainîler’i kurmuşlardır.

Yemen’de Main Devleti’nden sonra kurulan diğer bir devlet, MÖ
750-115 yılları arasında hüküm sürmüş olan Sebe Krallığı’dır.

Sebelilerin ticaret ve alım satım konularında gelişmiş olduğu gibi, başkent Me’rib’de su tutmak için bir baraj inşa etmişlerdi.

Himyerîler, Sebeliler’in son zamanlarında Güney Arabistan’da kurulan güçlü devletlerden bir diğeridir.

İslam Öncesi Dönem’de Arap Yarımadası’nın kuzeyinde kurulmuş olan en
eski devletlerden biri olan Nabâtîler, MÖ dördüncü yüzyıldan MS 106 yılına kadar Filistin’in güneyinde hüküm sürmüştür. Krallığın merkezi sert kayalara oyulmuş ünlü Petra şehridir.

Nabâtîlerin yıkılması ile birlikte MÖ birinci yüzyıldan itibaren bölgede Palmiralılar gelişip güçlenmiştir. Krallığın merkezi Tedmür şehri olduğundan Tedmürlüler olarak da anılmışlardır.

Kahtânîlerden Suriye bölgesine göç edenler burada Gassanî Devleti’ni kurmuşlardır. Gassanîlerin en önemli merkezi Busra şehri idi.

Kuzeyde devlet kurmuş olan diğer Kahtânî Arapları da Lahmîlerdir.

Dönemin Önemli Kavramları:

Sâmî: Hz. Nuh’un büyük oğlu Sâm’a nispet edilen kavimler.
İbrânî: İsrailoğullarının da içinde bulunduğu Batı Sâmî kavimler
topluluğunun genel adı.
Ârâmî: Yarı göçebe Batı Sâmî kavimlerinden biri.
Amâlika: En eski Arap kabilesi kabul edilen, yarı efsanevi göçebe Sâmî topluluk.
Adnânî: Hz. İbrahim’in oğlu İsmail(a.s.) soyundan geldiği kabul edilen Arap kolu.
Kahtânî: Nesebi, Sâm’ın soyundan geldiği kabul edilen Kahtan’a dayanan güney Araplarının genel adı.

3.3. Sosyal Hayat

Cahiliye ifadesi ile Arapların İslam’dan önceki dönemleri kastedilmektedir. Bu döneme cahiliye denilmesi ile ilgili olarak iki yaklaşım bulunmaktadır: İlki, kelimenin sözlük karşılığı olarak bilgisizlik, asıl kabul gören ifadeyle ikincisi hilm kelimesinin zıddı olmasıdır. Hilm, sabır ile hareket ederek intikam duygularından vazgeçmeyi ve nefsi kontrol altına almayı ifade
etmektedir.

Araplar yaşayış tarzları bakımından bedevi ve hadari olarak iki kısımda değerlendirilmiştir. Kısıtlı tabiat koşulları içinde çölde konargöçer olarak geçimini sağlayan insanlara bedevi denilir. Bedeviler hayat şartları gereği iyi birer savaşçıydılar. 

İmkânları bakımından daha elverişli şartlara sahip olan yerleşik Araplar için hadari ifadesi kullanılmaktadır. Arap Yarımadası’nın güneyindeki Mekke, Medine ve Taif gibi şehirlerde yaşayan; geçimlerini ziraat ve ticaret ile sağlayan insanlar hadari kabul edilmektedir.

İslam’dan Önce Sosyal Sınıflar

Bu dönemde toplum; hürler, esirler ve mevali olmak üzere üç sınıftan oluşmaktaydı. Kâhinler, şairler ve savaşta kahramanlık gösterenler diğerlerine nispetle daha üstün kabul edilirdi. Yalnız Mekke’de Kusay soyundan olanlar hürlerin de üstünde bir asilzade sınıfı oluşturuyorlardı. Esirler ise köle ve cariyelerden oluşmaktaydı. Köleler mal ve eşya gibi alınıp satılır, miras yoluyla bir kimseden diğerine geçer ya da hediye edilirdi. Esirler ile hürler arasında ise mevali denilen azat edilmiş köle ve cariyeler bulunurdu. Mevaliler, köle gibi olmamakla beraber hürlerle aynı haklara
sahip olamazlardı. Hür birisiyle evlenemedikleri gibi diyetleri hür birisinin ancak yarısı kadardı.

Cahiliye Araplarının “asabiyet” adını verdikleri, aynı soydan gelen ve aynı
kabileye mensup olanların birlikte hareket etmesini sağlayan dayanışma ruhu, Cahiliye Dönemi’nin vazgeçilmez bir unsuru idi.

Arapların katıldığı bu savaşlar için Eyyâmü’l-Arab ifadesi kullanılır.41 Cahiliye Devri Arapları, ancak savaş yapmanın yasak olduğu Zilkâde, Zilhicce, Muharrem, Receb aylarında düşmanlığa ara verirler ve her türlü saldırıdan kaçınırlardı. Öyle ki eğer çatışma haram aylarda gerçekleşirse bu savaşlara günaha dalmak anlamına gelen ficar demişlerdir.

İslam Öncesinde Aile

  • Araplarda evlilik, sosyal hayatı belirleyen önemli bir müesseseydi.
  • Evlilik daha çok kabile içinden yapılırdı.
  • Evliliklerde soyda denkliğe önem verilirdi.
  • Kadın ancak çocuk sahibi olduğunda aileye katılmış sayılırdı.
  • Evlilik yoluyla elde edilen akrabalığı önemsemezler bu sebeple baba ölürse evlatları üvey anneleriyle evlenebilirlerdi.
  • Gerek namus gerekse geçim kaygısıyla kız çocuklarını diri diri toprağa gömme âdeti bulunmaktaydı. Bu uygulama daha çok hayat şartlarının ağır olduğu çölde yaşayan kabilelerde görülmüştür.

3.4. Kültürel Hayat

Cahiliye Arapları kültürlerini büyük ölçüde sözlü olarak sonraki nesillerine aktarırdı. Bu nedenle toplumsal hayatta özellikle şiirin çok büyük bir etkisi ve yeri vardı.

Haram aylar olan Zilkâde, Zilhicce, Muharrem ve Recep ayında Ukâz, Zülmecâz ve Mecenne’de panayırlar kurulurdu. Ayrıca Rebiülevvel ayında kervan yollarının kesiştiği bir noktada bulunan Dûmetü’l-cendel’de ticaret mallarının alınıp satıldığı önemli bir panayır vardı.

Şairlerin Kâbe’ye asılan seçkin kaside koleksiyonuna muallakat denilmiştir.

Araplar şiirin yanı sıra güzel söz söylemeyi de oldukça önemserdi. Şiir ve hitabet, insanların panayırlara ilgisini arttırmak için önemli bir araçtı.

Cahiliye Devri mensur edebiyat ürünlerinin başında ahbâr ve Eyyâmü’l-Arab gelir. Araplar açısından diğer milletlerin destanları ile aynı değeri taşıyan Eyyâmü’l-Arab hem Arapların kahramanlık vasıflarını öne çıkarmış hem de Arap dilinin gelişimine katkı sağlamıştır. 

Ensâbü’l-Arab; Cahiliye Devri Araplarının şiir, hitabet ve Eyyâmü’l-Arab gibi kültürel ürünlerinin en önemli unsurlarından kabul edilir. Arapların nesep ilmine ilgi duymaları sadece atalarının soy bilgisine dair bilgi sahibi olup onları  yâd etmekle sınırlı değildir. Nesep şecereleri, Arap siyasi ve sosyal hayatının da temelidir.

4. İslamiyet Öncesi Hicaz

Bölge ile ilgili ilk tarihî veriler “Eyyâmü’l-Arab” adı verilen kabileler arasındaki savaşlarla ilgilidir. Mekke, Taif ve Yesrib gibi şehirlerin bulunduğu Hicaz’ı, Kâbe daha da değerli kılmaktadır.

4.1. Mekke

Kur’an-ı Kerim’de “Mekke”, “Bekke” , “Ümmü’l-kurâ” ve “Beledü’l-emin” gibi isimlerle anılan şehir aynı zamanda “ekin bitmeyen bir vadi” olarak nitelenmiştir.

Mekke’nin ilk sakinlerinin Amâlikalılar olduğu kabul edilir. Amâlikalılar ve onlardan sonra şehrin sakinleri olan Cürhümîlerin Mekke’nin merkezinde değil çevresindeki bölgelerde yaşamış oldukları düşünülmektedir. Mekke’nin bilinen tarihi ise Hz. İbrahim ve ailesinin buraya gelmesi ve Kâbe’yi inşa etmesi ile başlar.

Mekke’yi emin bir şehir yapması için Rabbine dua eden Hz. İbrahim’in duası kabul edilmiş, Kâbe ve çevresi Allah Teâlâ tarafından dokunulmaz anlamında harem olarak belirlenmiştir. Bu bölgede canlıların öldürülmesi ve bitki örtüsüne zarar verilmesi yasaklanmıştır.

Cürhümîlerin Mekke’deki varlığına son vererek şehrin yeni hâkimi olanlar Amr b. Luhay idaresindeki Huzâalılardır. Üç asır kadar süren Huzâalıların hâkimiyetinden sonra Mekke’nin idaresi Hz. Muhammed’in atalarından olan Kusay b. Kilab liderliğindeki Kureyş kabilesine geçti. Kusay, Mekke çevresinde yarı göçebe bir hayat süren kabilesini bir araya
toplayarak Kâbe’nin etrafına yerleştirmiştir. Kusay, Kureyş kabilesinin önemli işlerini görüşmek üzere Dârünnedve’yi kurmuş, zamanla Mekke’nin idaresinde ve hac hizmetlerinde bazı yenilikler gerçekleştirmiştir.

Kabile sisteminin hâkim olduğu Mekke’de merkezî bir otorite yoktu. Dârünnedve’de toplanan, önemli işlerde ve ihtiyaç duyulduğunda görüşlerine başvurulan bir danışma kurulu bulunmaktaydı.

Roma, Bizans, İran ve Habeş hükümdarları zaman zaman Mekke’yi ele geçirmek için teşebbüslerde bulunmuşlardır. Çünkü Arap Yarımadası’nı kontrol etmenin yolu Mekke’yi ele geçirmekle mümkün olabilirdi. Habeş Krallığı’na bağlı olan Yemen Valisi Ebrehe, tarihte Fil Olayı olarak anılan olayda; önünde büyük bir fil bulunan ordusuyla Mekke’ye kadar gelmiş, fakat Kâbe’ye yaklaşmaya muvaffak olamamıştı. Allah(c.c.) tarafından gönderilen kuşların attığı küçük taşlarla ordusu darmadağın olmuş, kendisi San’a’ya dönmüş ve çok geçmeden ölmüştür.

4.2. Taif

Sakif kabilesinin hâkimiyetine girmeden evvel üzerinde bulunduğu Vec Vadisi’nin adıyla anılan şehir, Sakiflilerden sonra Taif adını almıştır.

Taif şehrini de içine alan Vec Vadisi’ndeki yerleşimin Nuh tufanından önce başladığı rivayet edilmektedir. Tufandan sonra şehrin ilk sakinleri olarak Amâlikalılar kabul edilir. Semud kavmi Amâlikalıları buradan çıkarmış, daha sonra pek çok Arap kabilesi burada bir süre ikamet etmiştir.

4.3. Yesrib

Hz. Muhammed’in hicretinden sonra Medine adını alan Yesrib, Uhud ve Âir dağlarının arasında kurulmuştur.

Amâlikalılar Yesrib’in ilk sakinleri olarak kabul edilir. 

Bâbil Kralı Buhtunnasr’ın, Kudüs’ü işgal ettikten sonra Bâbil’e sürdüğü Yahudilerden bir kısmının Yesrib’e gelip yerleştikleridir.

Romalıların baskısına maruz kalan Filistin ve Suriye’den; Benî Kurayza, Benî Kaynuka ve Benî Nadir isimli Yahudi kabileleri de kendileri için güvenli bölge olarak Yesrib’i seçmiş ve buraya yerleşmişlerdir.

Yemenli Ezd kabilesinin iki kolu olan Evs ve Hazrec, Yemen’deki Me’rib Barajı’nın yıkılması üzerine Hicaz bölgesine göç etmiş ve Yesrib’e yerleşmişti.

Şehirde hâkimiyeti ele geçiren Evs ve Hazrec kabileleri Yahudilerin kışkırtmaları sonucu bir süre sonra birbirine düşman iki kabile hâline geldi.

İnanç olarak putperestliği benimsemiş olan Evs ve Hazrec kabilelerinin Menât isimli putları bulunmaktaydı. Menât’a verdikleri değerden dolayı
çocuklarına Abdumenât veya Zeydumenât isimlerini verirlerdi.

Yahudiler Evs ve Hazrec’i birbirine düşürerek onların daha fazla güçlenmelerini engellemişti. Bu süreçte Evsliler, Benî Kurayza ve Benî Nadir ile; Hazrecliler ise Benî Kaynuka ile ittifak kurmuşlardı.

2. ÜNİTE
HZ. PEYGAMBER’İN
RİSALET ÖNCESİ HAYATI

1. Peygamberimizin Soyu ve Ailesi

Hz. Muhammed’in(s.a.v.) soyu, Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’in(a.s.) neslinden gelen Adnânî Araplarına dayanır. Peygamber Efendimiz mensup olduğu soyu tanımlarken şöyle buyurmuştur: “Allah İbrahimoğullarından İsmail’i, İsmailoğulları arasından Kinânelileri süzüp çıkardı. Kinânelilerden Kureyşlileri, Kureyşlilerden Hâşimoğullarını seçti. Beni ise Hâşimoğulları arasından seçti.”

Peygamberimizin Ataları

Hz. Peygamber’in “Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdumenâf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Ka’b b. Luey b. Gâlib b. Fihr b. Mâlik b. Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyâs b. Mudâr b. Nizâr b. Maâd b. Adnân.” şeklinde saydığı ataları yaşadığı dönemin önde gelen saygın kişileriydi. Bu isimlerin ortak özelliği, halka hizmet edip insanları iyiliğe teşvik etmeleridir. Hz. Peygamber’in dedelerinden Fihr b. Mâlik, Kâbe’yi yıkmak için gelen Yemen Kralı Hassân b. Abdulkülâl’in ordusunu bozguna uğratarak Kâbe’yi korumuştu.

Mekke halkına en büyük hizmeti Peygamberimizin(s.a.v.) dördüncü dedesi Kusay b. Kilâb, dağınık hâlde yaşayan Kureyşlileri birleştirip Mekke şehir devletini kurarak yapmıştır.

Hz. Peygamber’in dedelerinden Hâşim Selmâ bnt. Amr ile yaptığı evlilikten Şeybe adını verdiği bir oğlu oldu. Şeybe, sekiz yaşına kadar Medine’de annesinin yanında büyüdü. Hâşim’in Şam’a yaptığı yolculuklardan birinde Gazze’de vefat etmesi üzerine oğlu Şeybe’yi amcası Muttalib, Mekke’ye getirdi. Şehre girişlerinde Şeybe’yi amcasının yanında görenler onu köle zannederek kendisine Abdülmuttalib ismini verdiler. Abdülmuttalib lakabı ile meşhur olan Şeybe, büyüyünce babası gibi Mekke’nin reisi oldu. Ataları gibi sevilip sayıldı.

Peygamberimizin Ailesi

Abdülmuttalib, Allah’a(c.c.) dua edip şayet on oğlu olursa onlardan birisini şükür niyetiyle kurban edeceğini adadı. Allah da(c.c.) duasını kabul
ederek ona on oğul, altı kız evlat verdi. Kureyşliler, bir çocuğun kurban edilmesinin toplumda kötü bir geleneği başlatacağını söyleyerek
Abdülmuttalib’e karşı çıktılar. Bu itiraz üzerine bir kâhinin tavsiyesi ile develerle Abdullah arasında her seferinde on deve artırılmak suretiyle kura çekilmesine karar verildi. Kura dokuz defa Abdullah’a onuncusunda  develere isabet edince Abdullah, yüz deve karşılığında kurban olmaktan
kurtuldu. Abdülmuttalib yüz deve kesip etleri halka dağıttı.

Abdullah, gençlik çağına girince Zühreoğullarından Vehb b. Abdimenâf’ın kızı Âmine ile evlendi. Yirmi beş yaşlarında ticaret için Şam’a doğru yola çıkan Abdullah, dönüş yolunda hastalandı. Arkadaşları onu Medine’deki dayıları Neccaroğullarına götürdü. Bir süre burada kalan Abdullah, iyileşemeyip Hz. Peygamber’in doğumundan iki ay önce vefat etti ve akrabası Nâbiğa’nın evinin yakınına defnedildi. 

Peygamberimizin amcalarından Ebu Talib ve Zübeyr ile halalarından Beyzâ, Âtike, Berre, Ümeyme ve Ervâ, babasının öz kardeşleriydi. Anneleri Mahzûmoğullarından Fâtıma bnt. Amr’dı. Halalarının altısı da Allah Resulü’nün peygamber olduğu zamana ulaştığı hâlde, amcalarından yalnızca Ebu Talib, Ebu Leheb, Hz. Abbas ve Hz. Hamza, Risalet Dönemi’ne yetişti.

Peygamberimizin annesi Âmine’nin nesebi, Vehb b. Abdimenâf b. Zühre b. Kilâb b. Mürre’dir. Zühre, Hâşimoğullarının ataları olan Kusay b. Kilâb’ın kardeşi olduğundan Âmine’nin soyu, eşi Abdullah ile Kilâb’da birleşir.

2. Peygamberimizin Doğumu ve Çocukluğu

Hz. Peygamber, Fil Vakası’ndan yaklaşık elli beş gün sonra, 571 yılında Rebiülevvel ayının on ikinci gecesi sabaha karşı Mekke’de dünyayı teşrif etti. Doğduğu ev, Safâ Tepesi’nin hemen yanı başında Ebu Talib mahallesindeydi.

Abdülmuttalib, torununun isminin sorulması üzerine ona Muhammed adını verdiğini söyledi. Davete katılanlar ataları tarafından daha önce kullanılmayan böyle bir ismi neden verdiğini sorunca Abdülmuttalib, “Yer ve gök ehlinin onu övgü ile anmasını istedim.” cevabını vermiştir.

Peygamberimizin İsimleri

Muhammed, Resul-i Ekrem’in en çok bilinen adı olup “övgüye değer bütün güzellikleri ve iyilikleri kendinde toplayan kişi” anlamına gelmektedir.

Peygamberimizin en çok kullanılan ikinci ismi Ahmed’dir. Peygamberimizin diğer isimlerinden Mâhî, küfrün onun eliyle yok edileceğini; Hâşir, kıyametgününde insanların onun ardından giderek haşrolacağını; Âkıb ise kendisinden sonra hiçbir peygamberin gelmeyeceğini bildirmektedir. Hz. Peygamber’in yaygın adlarından biri olan Mustafa “seçilmiş” anlamında bir sıfattır.

Sütannenin Yanında

Hz. Peygamber’in doğduğu günlerde Taif tarafında yaşayan  Sa’doğullarından bazı hanımlar bebekleri emzirmek amacıyla Mekke’ye geldiler. Sütanne bekleyen çocukların her biri gelen hanımlar tarafından alınarak yurtlarına götürüldü. Annesi Âmine ve Ebu Leheb’in cariyesi Süveybe tarafından emzirilen ve âdet olduğu üzere sütanneye verilmek istenen Peygamberimizi gelen hanımlar arasında bulunan Halime Hatun aldı. Peygamberimiz, dört yaşını bitirip beşine girdiğinde Halime Hanım onu Mekke’ye getirdi ve annesine teslim etti.

Annesinin Vefatı

Sevgili Peygamberimiz, annesiyle geçirdiği iki yılın ardından Âmine ve Ümmü Eymen ile birlikte dayılarını ve babasının kabrini ziyaret etmek üzere Medine’ye gitti. Orada bir ay kadar kaldıklar ve Mekke’ye dönmek için yola çıktılar. Zorlu çöl şartlarında beş gün yol aldıktan sonra Peygamber Efendimizin annesi hastalandı. Kısa bir süre sonra Medine’ye 190 km uzaklıkta bulunan Ebvâ köyünde vefat etti.

Dedesinin Yanında

Sekiz yaşına girdiğinde sık sık Kâbe’ye giden Hz. Muhammed(s.a.v.), dedesinin gölgeye serili olan minderinin üzerine oturur; onu engellemeye kalkışanlara Abdülmuttalib, “Oğlumu bırakın, ona dokunmayın! Vallahi, onda özel bir hâl ve büyük bir şan vardır!” der; torununu kucaklayıp yanına oturtur ve eli ile sırtını okşardı.

Abdülmuttalib, vefat edeceğini anlayınca oğullarına torunuyla ilgilenmeyi ihmal etmemelerini vasiyet etti. Özellikle Ebu Talib’den yeğenini yanına almasını ve ona gözü gibi bakmasını istedi. 

Amcasının Evinde

Ebu Talib’in ailesi, Hz. Muhammed olmadan sofraya oturmazlardı.26 Peygamber Efendimiz kendisine gösterilen yakın ilgiye karşılık olarak Ebu Talib ve Mekkelilerin koyunlarına çobanlık yaparak amcasına yardımcı olmuştur.

Şam Yolculuğu

Peygamber Efendimiz on iki yaşında iken amcası Ebu Talib ticaret için Şam’a gidecekti. Ardınca ağlayan Hz. Muhammed’i de yanına alarak Şam’a gitmek üzere yeğeniyle birlikte yola çıktı.

Busra’da Hıristiyan din âlimlerinin yetiştiği manastırda Bahira adındaki meşhur rahip, Hz. Muhammed(s.a.v.) ile yakından ilgilendi. Daha sonra amcasına, “Kardeşinin oğlunu Şam’a götürme! Yahudiler ona zarar verebilirler…” dedi. Endişelenen Ebu Talib, mallarını Busra’da satıp Şam’a gitmeden yeğeniyle birlikte Mekke’ye döndü.

3. Peygamberimizin Gençlik Dönemi

Hilfü’l-fudûl’a Katılması

Yemen’den gelen bir tüccar getirdiği ürünleri Âs b. Vâil’e satmış ancak parasını alamamıştı. Borcunu inkâr eden Âs b. Vâil, Mekke’nin nüfuzlu kişilerinden biriydi. Bu sebeple hakkını almakta çaresiz kalan tüccarın yardım talebi üzerine Hz. Peygamber’in amcası Zübeyr b. Abdülmuttalib başta olmak üzere bazı Mekkeliler harekete geçti. Hz. Muhammed; Muttaliboğulları, Zühreoğulları, Teymoğulları ve Esedoğullarının temsil edildiği toplantıya Hâşimoğullarını temsilen amcası ile birlikte katıldı. Sonra Âs b. Vâil’e giderek tacirin sattığı malın karşılığını kendisinden alıp sahibine iade ettiler.
Kureyşliler, bu antlaşmaya bir fazilet yemini olarak Hilfü’l-fudûl ismini verdi.

Bir gün Ebu Cehil, Erâş kabilesine mensup birinden deve satın aldı ancak borcunu ödemedi. Adam, Kureyşlilerin yanına geldi ve kendisinin garip bir yolcu olduğunu söyleyerek hakkını Ebu’l-Hakem’den kimin alabileceğini sordu. Onlar, Ebu Cehil’in Hz. Peygamber’e düşmanlığını da bildiklerinden alay etmek için o sırada Mescid-i Haram’da oturmakta olan Peygamberimizi işaret ederek “Ona git, hakkını o alır.” dediler. Hz. Muhammed tereddüt etmeden onunla birlikte Ebu Cehil’in evine gitti. Sevgili Peygamberimiz adama olan borcunu derhal ödemesini isteyince Ebu Cehil ödemeye razı oldu.
Tacir tekrar Kureyşlilerin bulunduğu meclise geldi ve dedi ki “Allah Muhammed’e karşılığını fazlasıyla versin. O, hakkımı ondan kolayca aldı.”

Ticaret Hayatı

Hz. Muhammed, babası Abdullah gibi ticaret ile meşgul oldu. Resulullah bu dönemde amcası Ebu Talib’in yönlendirmesiyle gerek başkasına ait malları ücret karşılığı işleterek gerekse ticari ortaklıklar kurarak tecrübe kazandı. Rahmet Elçisi bu ortaklıklardan birisini Cahiliye Dönemi’nde Kays b. es-Saib ile yapmıştı. Kays, birlikte ticaret yaptığı Hz. Muhammed’den daha dürüst bir ortağı olmadığını, ortaklığı süresince ondan herhangi bir muhalefet görmediğini söylemiştir.

Hz. Peygamber’in İslam’dan önce kendisiyle ortak iş yaptığı bir başka isim Abdullah b. Ebi Hamsâ’ydı. O, Resulullah’ın ticari ahlakının ne kadar mükemmel olduğunu ifade etmiştir.

Evliliği

Peygamber Efendimizin ilk eşi Hz. Hatice validemizdir. Hz. Hatice, Nefîse bnt. Münye aracılığıyla Hz. Muhammed’e(s.a.v.) evlilik teklif etti.

Resul-i Ekrem ile Hz. Hatice’nin ikisi erkek dördü kız toplam altı çocukları oldu. Hz. Muhammed’e ilk çocuğu Kâsım’a nispetle Ebu’l-Kâsım denildi. Ondan sonra Zeyneb, Rukıyye, Ümmü Gülsüm ve Fâtıma ve Abdullah
dünyaya geldi. Allah Resulü’nün Hz. Fâtıma dışındaki çocukları kendisinden önce vefat etmiş, onun soyu Fâtıma ile devam etmiştir.

Hz. Peygamber, kurduğu mutlu yuvada hayatının yirmi beş yılını Hz. Hatice ile geçirmiştir.

Kâbe Hakemliği

Kâbe’nin tamiratı, Hacerülesved hizasına gelince durdu. Çünkü her kabile onu yerine koymanın kendilerinin hakkı olduğunu düşünüyor, yeminler ederek rakiplerini savaşa çağırıyordu. Kureyş kabilesinin en yaşlısı olan Mahzûm kabilesi reislerinden Ebu Ümeyye b. Muğîre, aralarında ihtilâf ettikleri konuda, mescidin kapısından hüküm vermesi için ilk giren kimseyi yetkili kılmalarını teklif etti. Bu teklif kabul görünce Beni Şeybe kapısından (Bâbüsselam) gelecek olan hakemi beklemeye koyuldular. Bu kapıdan gelen Hz. Peygamber’di. Onu görünce: “İşte Muhammedü’l-emin, biz razı olduk.”
dediler. Resul-i Ekrem yanlarına gelince kendisine meseleyi anlattılar. Hz. Muhammed bunun üzerine hırkasını çıkarıp yere serdi. Hacerülesved’i kendi eliyle onun içine koydu. Sonra her kabileden bir kişinin örtüyü tutarak kaldırmalarını istedi. Yerleştirileceği yerin hizasına gelince Hz. Peygamber, Hacerülesved’i elleriyle yerine yerleştirdi. Bu şekilde Kâbe’nin inşası da kaldığı yerden devam etti.

4. Peygamberimizin Nübüvvet Öncesi Ahlaki Olgunluğu

Mekkeliler, peygamberlik mücadelesi sonrasında kendisine şair, sihirbaz, kâhin diyerek iftira etmişler ancak onun güvenilirliğine söz söyleyememişlerdir.

Bütün peygamberlerin ortak sıfatlarından olan sıdk ve emaneti en güzel şekilde hayatının erdemleri arasına katan Allah Resulü, cahiliye âdetleri içinde büyümüş olmasına rağmen yaşadığı çağın kötülüklerinden ve çirkinliklerinden de uzak kalmış, şirke bulaşmamıştır.

Allah Teâlâ’nın risaletini istediği diğer bütün peygamberler gibi Hz. Muhammed de O’nun muhafazası ile günahtan alıkonulmuş ve ismet sıfatına uygun bir hayat sürmüştür.

5. Peygamberimizin Hira’da Tefekkür Günleri

Allah Resulü putlara tapmanın anlamsızlığını kavramış olmakla beraber yerine bir şey koyamadığından nasıl hareket edeceğini bilemiyordu. İçinde bulunduğu durumu tefekkür edebilmek için yalnızlığı tercih eder olmuştu.
Peygamberimizin bu tercihinde tevhid inancının sembolü olan Kâbe’nin tamiratı sırasında mabedin putlarla dolu hâline yakından şahit olması da etkili olmuştur. Ayrıca özellikle Hz. Hatice ile evlendikten sonra maddi olarak rahatlaması da Hz Peygamber’in zihnini insanın varlık amacı ve âlemin yaratılışı gibi konulara yoğunlaştırmasına imkân tanımıştır. Bu tefekkür sürecinde yaşının kemale doğru ilerlemesi de etkili olan unsurlardandır. Ancak bütün bunların ötesinde unutulmaması gereken şudur ki Allah, peygamberine yalnız kalmayı sevdirerek insanlardan ve onların kötü alışkanlıklarından uzaklaşmasını sağlamıştır. “… Bana yalnızlık sevdirildi…”56 buyuran Allah Resulü(s.a.v.) inziva hayatını tercih ederek bir nevi dedesinin yolunu takip etmiştir. Zira Abdülmuttalib ve Mekkeli bazı Hanifler Ramazan ayı boyunca Hira’da inzivaya çekilir, bu süre içinde fakirlere ikramı arttırır ve Kâbe’yi tavaf ederlerdi.

Kendisine yalnızlık sevdirilen Peygamberimiz, kırklı yaşlarına doğru özellikle Ramazan aylarını Hira’nın zirvesine yakın küçük bir mağarada münzevi bir şekilde geçirmeye başladı. Peygamberimiz Mekke’ye indiğinde evine gitmeden evvel mutlaka Kâbe’yi tavaf ediyordu.

Resulullah, Hira’da geçirdiği süre boyunca hayret verici olağanüstü tecrübeler yaşamaya başladı. Gün içinde aynen gerçekleşen rüyalar görüyor, bazen kendisine selam verildiğini işitiyor ancak çevresinde ağaçlar ve taşlardan başka bir şey göremiyordu. Hak Teâlâ bu şekilde onu bu peygamberliğe hazırlıyordu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*