AÖL Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 7 Kitabı Özeti

AÖL Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 7 Online Test

DİN VE BİLİM İLİŞKİSİ NEDİR?

Bilim, Allah tarafından kâinata konulan ve işletilen sistemin akıl, deney ve gözlem metodu ile araştırılması ve bu sistem içindeki sebep sonuç ilişkilerinin keşfedilerek sistematik bir biçimde insanlığın hizmetine sunulmasıdır.

İSLAM VE BİLİM İLİŞKİSİ

Kur’an’a göre, ilim sahipleri ilimlerinde derinleştikçe Allah’ın varlığı ve kudretini daha iyi anlarlar ve Yüce Yaratıcıdan hakkıyla korkan gerçek müminler olurlar.

Hz. Muhammed şöyle dua ederdi: “Allah’ım! Huşu duymayan kalpten, kabul edilmeyen duadan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım. Bu dört şeyden sana sığınırım.

İnsanlara ilk mesajını “Oku” emri ile veren Allah, ardından “Kalemle
yazmayı öğretti.

Kur’an-ı Kerim’de “…De ki: Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Şüphesiz, ancak akıl sahipleri bunu hakkıyla düşünür.” buyrularak ilim sahiplerinin Allah katındaki değerine vurgu yapılmıştır.

İSLAM MEDENİYETİNDE BİLİM VE DÜŞÜNCENİN GELİŞİMİ

610 yılında Hz. Muhammed’e inen ilk vahiyle birlikte başlayan İslam dininin yayılma süreci hızlı bir şekilde gerçekleşmiştir.

Hz. Peygamber hayatta iken İslam dini bütün Arabistan Yarımadası’nda kabul edilmiş ve Müslümanlar dönemin güçlü imparatorluklarıyla rekabet edecek duruma gelmiştir. Daha sonra gelen Hulefa-i Raşidin (Dört Halife) Dönemi’nde ise İslam, Orta Asya ve Anadolu topraklarına kadar ulaşmıştır.

İslam medeniyetinde bilimsel süreci başlatan ilmi çalışmalar öncelikle vahiyle oluşmaya başlamıştır.

İslam bilim tarihinde öncelikle dinin iki ana kaynağı olan Kur’an ve sünnetin anlaşılması ve yorumlanmasına odaklanmış bir ilmî faaliyetin oluştuğu görülmektedir.

Vahiy merkezli olarak başlayan İslam bilim ve düşünce tarihinde
önemli dönemlerden birisi felsefenin İslam dünyasına girmesidir.

Felsefenin İslam dünyasına girmesi Emeviler Dönemi’nde başlayan tercüme faaliyetlerinin bir sonucudur. Büyük tercüme çalışmaları 750 yılından 900 yılına kadar sürmüştür.

Bu dönemde Sanskritçe, Pehlevice, Yunanca ve Süryaniceden eserler
tercüme edilmiştir. Bu amaçla Emevi Halifesi Me’mun, Bağdat’ta
kütüphane, akademi ve tercüme bürosundan oluşan Daru’l-hikme adı
verilen bir müessese kurdu. Daru’l-hikme’deki mütercimlerin başında
Huneyn b. İshak adlı bir hekim vardı.

Felsefi eserlerin Arapçaya çevrilmesiyle birlikte, felsefe ve diğer bilimler de İslam dünyasına girmiş oldu.

Birûnî, parşömen üzerine çizilmiş astronomik çizelgeler içeren eski bir astronomi kitabından söz etmektedir. Bu kitapta, Kıpti takvimine göre oluşturulmuş veriler yer almaktadır. Söz konusu kitapta hicretin
710-719 yılları arasında gözlemlenen Güneş tutulmaları ve horoskoplardan bahsedilmektedir.

950 yılında vefat eden Farabi’nin, dönemindeki bilim dallarını tasnifi şu şekildedir:

Dil İlmiMantık

Alet İlimleri

  • Aritmetik
  • Geometri
  • Hendese (Mühendislik
  • Optik ve Işık
  • Gökyüzü Bilimleri
  • Musiki
  • Ağırlıklar İlmi
  • Hiyel (Teknoloji)
Fizik Matematik

Medeni İlimler

  • Siyaset
  • Hukuk
  • Ekonomi

İSLAM MEDENİYETİNDE ÖNE ÇIKAN EĞİTİM KURUMLARI

Mescit-Cami

Arapça ‘cem‘ kökünden türeyen, “toplayan, bir araya getiren” anlamındaki câmi‘ kelimesi, başlangıçta sadece cuma namazı kılınan büyük mescidler için kullanılmıştır. Daha sonra içinde cuma namazı kılınan ve hatibin hutbe okuması için minber bulunan mescitler cami, minberi bulunmayan yani cuma namazı kılınmayan küçük mâbedler ise sadece mescid olarak anılır olmuştur.

Müslümanların hicret ile baskı ortamından kurtulmaları sonrasında, Hz. Peygamber Medine’de yaptırdığı Mescid-i Nebi (Peygamber Mescidi) bitişik olarak yapılan ve “suffe” denilen ilk eğitim kurumları açıldı. Buralarda ikamet eden gençler ilim tahsili ile ilgilenmişlerdir.

İslam dünyasında cami merkezli olarak başlayan eğitim öğretim faaliyetleri daha sonra medrese, daru’l-hadis, daru’l-kurra gibi kurumlarla devam etmiştir. 

Mektep

Mektepler, bugünkü anlamda ilkokul seviyesinde okuma yazma eğitimlerinin verildiği okullardır. Hicretten sonra bir mektep müessesesinin varlığından bahsedilebilir. Hz. Peygamber’in, on Müslüman çocuğa okuma yazma öğretmeleri karşılığında Bedir Savaşı esirlerini serbest bıraktığı bilinmektedir. Vahiy kâtiplerinden Zeyd b. Sabit de bu okulun öğrencilerindendir.

Hz. Ömer Dönemi’nde mektepler kurularak muallimlere maaş bağlanmıştır.

Medrese

Medreseler bugünkü anlamda fakültelere karşılık gelen eğitim kurumlarıdır.

Hicri 3. asır ile 5. asır arasında başta Horasan ve Maveraünnehir olmak üzere İslam dünyasının ilim merkezlerinde medreseler kurulmaya başlandı.

Büyük Selçuklu hükümdarı Alparslan’ın emriyle veziri Nizâmülmülk tarafından 1066 yılında Bağdat’ta kurulan “Nizamiye Medreseleri”, İslam dünyasındaki ilk büyük medresedir. Medreselerin bulunduğu başlıca yerler Kurtuba, Bağdat, Horasan, Maveraünnehir, Semerkand, Buhara, Mısır, Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum, Edirne, Elâzığ’dır.

Nizamiye Medresesinde İslamî bilimlerle birlikte edebiyat, matematik, felsefe gibi dersler de okutulmuş ve ileri düzeyde sistematik olarak yüksek öğretim faaliyetleri yapılmıştır.

İslam coğrafyasında Nizamiye Medreselerini örnek alan; Basra, Belh, Nişabur, İsfahan, Herat ve Musul medreselerinin yanında Konya’da Karatay Medresesi, Sırçalı Medrese ve Sivas’ta Gök Medrese, Çifte Minareli Medrese açılan medreselerden sadece birkaçıdır.

Endülüs Emevi Devleti’nde açılan Kurtuba Medresesi gibi birçok medresede Müslüman talebelerin yanında gayrimüslim öğrenciler de eğitim görmüştür.

Osmanlı’da, Fatih Sultan Mehmet ve Kanuni Sultan Süleyman Dönemleri’nde İstanbul’da açılan Sahn-ı Seman ve Süleymaniye medreseleri döneminde açılanların en önemlileridir.

Daru’l-kurra

Daru’l-kurra; Kur’an öğretilen ve hâfız yetiştirilen mekteplerin, kıraat eğitimi yapılan medrese veya bölümlerin genel adıdır.

Hz. Peygamber devrinde kullanılmaya başlanan daru’l-kurra, Hafızlık eğitiminde kurumsallaşmıştır.

Mescitlerde ibadet huzurunu bozacağı düşüncesiyle küçük çocuklara “küttâb” adı verilen mekteplerde Kur’an öğretilmeye başlandı.

Selçuklular, kıraat ilminin okutulduğu medreseleri genellikle “daru’l-huffâz” şeklinde adlandırmışlardır.

Osmanlılar da bu medreselere daru’l-kurra demişlerdir.

Daru’l-hadis

Daru’l-hadis, Hadis ilimlerinin öğretildiği ve hadis ilimlerinde uzmanların yetiştirildiği yüksek öğretim kurumlarıdır.

Ders halkalarının ve onlara iştirak eden öğrencilerin çoğalması sebebiyle
Nişabur’da daru’l-hadis adıyla hadis medreseleri kurulmuştur. Ancak müstakil bir öğretim müessesesi olarak daru’l-hadisler ilk defa Şam’da inşa edilmiştir. Kurucusu olan Atabeg Nureddin Zengi’ye (ö.1211) nispetle “Daru’l-hadisi’n-Nuriyye” diye adlandırılmıştır. Daha sonra Mısır, Kudüs ve Suriye’de daru’l-hadis medreseleri kurulmuştur.

Anadolu Selçuklu Devleti zamanında, Anadolu’da ilk olarak inşa edilen Çankırı Daru’l-Hadis‘i olmuştur. Aynı dönemde inşa edilen ikinci daru’l-hadis Sivas Gök Medrese Daru’l-Hadisidir. Daha sonra Konya’da İnce Minareli Medrese, Erzurum Ahmediye Medreseleri yapılmıştır.

Osmanlılar zamanında ilk olarak İznik’te yapılan daru’l-hadis
kurumları; Bursa, İstanbul, Tokat, Amasya ve diğer illerle devam etmiştir. Bu kurumlar, halkın eğitilmesinde, birlik ve beraberliğin sağlanmasında önemli hizmetler vermiştir.

Beytü’l-hikme

Beytü’l-hikme, İslam medeniyetinde yüksek seviyede ilmî araştırmalar ve tercüme faaliyetlerinin yapıldığı eğitim kurumlarıdır.

İlk olarak Abbasî halifeleri Harun Reşid ve Me’mun Dönemleri’nde beytü’l-hikme kuruldu. Yunanca eserlerin Arapçaya tercüme edilmesi ile ilgili ilk geniş çaplı çalışmalar beytü’l-hikmede gerçekleştirildi. Bu bilim kuruluşunun bir rasathanesi, bir de büyük kütüphanesi vardı.

İslam ilim dünyasına, beş yüzyıldan fazla kaynaklık eden bu merkez, 1258’de Hülâgû tarafından yakılıp yıkılmıştır.

Kütüphane

Hz. Peygamber zamanında yazılı eserlerin çok az olması nedeniyle bir kütüphaneden bahsetmek mümkün değildir. 

İslam âleminde ilk kütüphaneler, Kur’an-ı Kerim ve hadis ağırlıklı olarak Emeviler Dönemi’nde birer okul olarak da görev yapan mescitlerde ortaya çıkmıştır.

Papirüs yanında kâğıdın yazı malzemesi olarak kullanılmaya başlanması ve Harun Reşid tarafından 794’te Bağdat’ta bir kâğıt fabrikası kurdurmasının, kütüphanelerin zenginleşmesine olumlu tesirleri olmuştur.

3. Abdurrahman Dönemin’de dünyanın en zengin kütüphaneleri Endülüs’te bulunuyordu. Endülüs Emevileri zamanında Kurtuba’da  yetmiş kütüphane bulunmaktaydı.

Selçuklu Sultanı Melikşah’ın veziri Nizâmülmülk’ün 1067’de Bağdat’ta kurduğu medrese ve kütüphane diğer medreselere ve kütüphanelere öncülük etmiştir. Selçuklular Devri’nde Nîşâbur, Merv, İsfahan, Hemedan, Herat, Sava, Rey, Belh, Basra, Musul ve Buhara gibi şehirlerde kurulan medreselerin çoğunda kütüphane mevcuttur. Bu dönemde bir ilim ve
irfan merkezi hâline gelen Konya’da ilk Selçuklu kütüphanesi inşa edilmiştir. 

Osmanlılar Dönemi’nde Fatih Dönemi ile birlikte büyük kütüphanelerin de kurulmaya başlandığı görülmektedir. 2. Bayezid, Topkapı Sarayı’nda Fatih’in kurduğu kütüphaneyi, kendisine hediye edilen ve adına yazılan kitaplarla daha da zenginleştirdi.

Rasathane

Tam teşekküllü olmasa da İslam dünyasında ilk rasathane 828 yılında Bağdat’ta kurulani ünlü matematikçi Harizmî görev yaptığı Şemmâsiye Rasathanesi’dir. 1023 yılında İbn Sina için Hemedan şehrinde rasathane kurulmuştur. 

İslam tarihinde tam teşkilatlı ilk büyük rasathane 1259 yılında İlhanlı Hükümdarı Hülâgû tarafından Merâga’da yaptırılan Merâga Rasathanesi‘dir. Rasathanenin yöneticiliğini Nasîrüddîn Tûsî
üstlenmiş, onunla birlikte diğer astronom ve matematikçiler çalışmıştır. Yeni gözlemler yapmak için kurulan rasathanedeki gözlem ve hesap faaliyetleri on iki yıl devam etmiş ve 1271 yılında yıldızların hesaplaması ile ilgili önemli başarılar elde edilmiştir.

1575 yılında 3. Murad’ın ve sadrazam Sokullu Mehmet Paşa’nın desteğiyle İstanbul’da inşaatına başlanıp iki yılda tamamlanan rasathane İslam medeniyetinin bu son büyük rasathanesi sayılmaktadır.

Şifahane

Şifahane, İslam dünyasında klasik hastanelerin genel adı olup bimaristan adıyla da bilinir. Bîmâr hasta anlamına gelen bir kelimedir.

Selçuklular’da daru’ş-şifa veya daru’l-afiye ismiyle anıldıkları görülmektedir.

İlk İslam şifahanesi Hz. Peygamber tarafından, Hendek Gazvesi sırasında yaralanan Sa‘d b. Muaz ve diğer yaralılar için savaşta tıbbî hizmet veren hanımlardan birisi olan Rüfeyde el-Ensariyye ilk seyyar sahra hastanesini kurmuştur. Doktor olduğu bilinen bu hanımın yaralıları tedavi ettiği çadır, “Rüfeyde’nin çadırı” diye biliniyordu.

İslam’da ilk hastane 707 yılında Emevi Halifesi Velid b. Abdülmelik tarafından kurulmuştur.

Bazı kaynaklarda belirtildiğine göre ilk Selçuklu hastanesi ve tıp medresesi Sultan Alparslan’ın veziri Nizâmülmülk tarafından Nişabur’da kurulmuştur. Akıl hastaları ve cüzzamlı hastalar için ise tekkelerde tedavi amaçlı şifahanelerin açıldığı görülmektedir. Selçuklular
döneminde tıp eğitiminin verildiği diğer bir önemli müessese de Kayseri’de 1204’te, Anadolu Selçuklu Hükümdarı Gıyaseddin Keyhusrev ile kız kardeşi Gevher Nesibe Hatun’un yaptırdıkları hastane külliyesidir. Yine Anadolu’da günümüze kadar ulaşan en eski şifahanelerden birisi de Mengücekler Dönemi’nden kalma Divriği Ulu Cami ve Daru’ş-şifa’sıdır. 

Yıldırım Bayezid zamanında sadece Bursa’da sekiz tane şifahane olduğu tarihi kaynaklardan anlaşılmaktadır. Yine 1587 yılında İstanbul’da yüz on tane şifahanenin olduğu Avrupalı seyyahların hatıratlarında yer almaktadır.

MÜSLÜMANLARIN BİLİM ALANINDA YAPTIĞI ÖNCÜ VE ÖZGÜN ÇALIŞMALAR

Vahyin indirilmeye başlandığı andan itibaren Müslümanlar için en önemli konu Kur’an-ı Kerim’i anlama çabası dini ilim dalının doğmasını sağlamıştır.

Başta İbn Sina, Farabi, Harezmî, İbn Rüşd, Gazâli ve İbn Heysem olmak üzere birçok Müslüman bilim adamının eserleri Avrupa’lılar tarafından tercüme edilmiştir. Aynı zamanda Aristo, Platon ve Arşimed’in eserleri de Arapça’dan Batı dillerine tercüme edilmiştir. Avrupa’da ortaya çıkan Rönesans hareketinin oluşmasında İslam dünyasından yapılan çevirilerin çok büyük etkisi vardır.

İslam dünyasında yapılan ilmi çalışmalar:
Tefsir

Kur’an-ı Kerim’in ayetlerinin açıklanması, yorumlanması ve Kur’an ayetleri arasındaki bağlantıların incelenerek daha iyi anlaşılmasını
konu edinen bilim dalıdır. Tefsir ilmi ile ilgilenen bilim adamlarına “müfessir” denir.

İslam dünyasında tanınmış tefsir âlimlerinden bazıları şunlardır: Zemahşerî (ö.1144), Fahrettin Razi (ö.1210), Elmalılı Muhammed
Hamdi Yazır (ö.1942).

Hadis

Peygamberimizin söz, tutum ve davranışlarını derleme, açıklama ve yorumlama ile ilgilenen bilim dalına hadis denir. Hadis bilimi ile ilgilenenlere “muhaddis” denir. Bu alanda yazılmış en güvenilir altı eser İslam dünyasında “Kütüb-i Sitte” adıyla anılmaktadır. Bu altı kitabın yazarları şunlardır: Buhârî (ö.869), Müslim (ö.875), Tirmizî (ö.875), İbn Mâce (ö.886), Ebû Dâvûd (ö.888), Nesâî (ö.916).

Kelam

İslam dininin inanç esaslarını ayet, hadis ve aklı kullanarak açıklayan, yorumlayan, ispat eden ve başka din ve inançlardan gelebilecek eleştirilere karşı savunan bilim dalıdır.

Bu ilim dalının, inanç esaslarını tartışmaya girmeden izah eden bir alt koluna ise akaid denir.
Ebu Hanife’nin Fıkh-u Ekber isimli eseri ilk kelam eserlerinden biri sayılır. Bunun yanında Müslümanlar arasında kabul edilen iki temel itikadi mezhebin kurucuları Eş’ari (ö.941) ve Mâturîdî‘dir (ö.944).

Fıkıh

İslam hukuku da denilen fıkıh, ibadetleri ve sosyal hayatla ilgili yaşam kurallarını, Kur’an ve sünnetten deliller bularak inceleyen bilim dalıdır.

En önemli fıkıh alimleri arasında İmam Ebu Hanife (ö.767), İmam Malik (ö.795), İmam Şâfii (ö.819) ve İmam Ahmed b. Hanbel (ö.855) gibi isimler sayılabilir.

Coğrafya

Ünlü Müslüman coğrafyacı Belhî (ö.934), kendisinden sonraki
araştırmalara kaynaklık etmiştir.

  • Piri Reis (ö.1554) ve Seydi Ali Reis (ö.1565) gibi coğrafyacılar çizdikleri haritalarla dönemlerine damga vurmuşlardır.
  • Uluğ Bey (ö.1449) ve Kâtip Çelebi (ö.1657) gibi birçok Müslüman coğrafyacı da bu alanda kalıcı eserler meydana getirmişlerdir.
  • Pusula’nın icadı, el-Avfî’nin 1232 tarihli eserlerinde ele alınmıştır.
  • Coğrafya bilim dalının en önemli isimleri arasında Evliya Çelebi (ö.1684) yer almaktadır. Yine İbn Batuta’nın (ö.1368) Seyahatname’si bu alanın öncü eserlerindendir.
Dil

Dil çalışmaları İslam dünyasında ilk olarak Hz. Ali’nin talebiyle, Ebu’l-Esved ed-Düeli (ö.688) tarafından yapılmıştır. Emeviler Döneminde ise edebiyat meclisleri oluşturulmuştur.
Bu vesile ile cahiliye döneminden beri Araplar arasında yaygın olan şiir geleneğinin yanında nesir ve hitabet hatta sözlük çalışmaları da gelişmiştir.

Bu dönemin en meşhur dil bilgini Câhız’dır (ö.869). Onun Kitabü’l-Hayevan isimli eseri günümüze kadar ulaşmıştır.

Tarih

Müslümanların tarih ilmine ilgi duymalarında Kur’an-ı Kerim’de geçmiş kavimlerle ilgili olayların sıkça anlatılması ve yeryüzünü gezerek onların akıbetlerinin ne olduğunu araştırmalarının istenmesi etkili olmuştur.
İslam dünyasında tanınan en ünlü tarihçilerden bazıları İbn İshak (ö. 768), Vakıdî (ö. 823),İbn Hişam (ö.833), İbn Sa’d (ö.845), Belâzurî (ö.892), Taberi (ö.922), İbn Haldun (ö.1406) ve Ahmet Cevdet Paşa’dır (ö.1895).

Felsefe

İslam felsefesinin diğer felsefe geleneklerinden farkı, her şeyden önce düşünce dünyasına kelamcıları, tasavvufçuları ve hukukçuları katmasıdır.

Kindî (ö.873), Ebu Bekir Râzî (ö.925), Farabi (ö.950), İbn Sina (ö.1037), Gazali (ö.1111) ve İbn Rüşd (ö.1198), Müslüman önemli İslam filozoflardan bazılarıdır.

Astronomi

Ferazî (ö.777), gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan usturlabı icat etmiştir.

Sind b. Ali (ö.864), deniz seviyesinden yüksekte bulunan bir kıyıda, Güneşin batışını ölçmüş ve bu ölçüme dayanarak Dünya’nın yarıçapını trigonometrik olarak hesaplamıştır. Daha sonra bu yöntemi el-Birûnî de bir ovada yükselen yalçın bir dağda uygulamıştır.

Battanî (ö.929) Güneş yılını 365 gün 5 saat 46 dakika 24 saniye olarak ölçmüştür. Bilim dünyasına katkılarından dolayı günümüzde Ay’ın bir bölgesine onun adı verilmiştir.

Ebu Said es-Siczî (ö.1024), astronomi ilminde, Dünya’nın döndüğünü ilk kez Galileo’dan altı yüz yıl önce söylemiştir.

Birûnî (ö.1061) astronomi ile ilgili yaklaşık yetmiş kitap yazmış, Kopernik’ten yaklaşık beş yüz yıl önce Dünya’nın döndüğünü söylemiş ve elips şeklinde hareket ettiğini iddia etmiştir. Birûnî aynı zamanda kitaplarında Güneş ve Ay tutulmasını çizimlerle açıklamıştır.

Uluğ Bey (ö.1449), Semerkand’da rasathane kurarak astronomi ile ilgili ansiklopedik eserler kaleme almıştır.

Ali Kuşçu (ö.1474), yıldızların yerlerini gösteren cetveller hazırlamış, rasathaneler kurarak birçok öğrenci yetiştirmiştir.

Fizik ve Kimya

Cabir bin Hayyan (ö.776) metalleri sertleştirme ve minerallerine ayırma gibi alanlarda çalışmalar yapmıştır. Nitrik asit, hidrojen klorür ve sülfrik asitin rafine ve kristalize yöntemlerini icat etmiştir. Cabir b. Hayyan aynı zamanda sitrik asit, asetik asit, tartarik asit ve arsenik tozunun mucididir.

Zekeriya er-Râzî (ö.925) gliserin, soda, sirke asidi ve nitrik asit gibi maddeleri keşfeden önemli bir Müslüman kimyacıdır.

İbnu’l Heysem (ö.1039) fiziksel optik, meteorolojik optik, yakıcı aynalar, gözün fizyolojisi ve algısal psikoloji alanlarında araştırmalar yapmıştır. Görme olayının gözden çıkan ışınlarla değil, cisimlerden gelen ışınların göze ulaşmasıyla meydana geldiğini keşfetmiştir.

Cizreli bilim adamı El-Cezerî (ö.1206) sibernetiğin ilk adımlarını atmış ve ilk robotu yapıp çalıştırmıştır.

Muhammed Abdus Salam 1979 yılında Fizik dalında ödül alan ilk müslümandır. 

Aziz Sancar (d.1946) kimya alanında yaptığı çalışmalarla Nobel ödülü almıştır.

Matematik

Matematiğin olmazsa olmazı 0 (sıfır) ilk defa 873 yılında Müslüman bilim adamlarınca kullanılmıştır. İngilizcedeki (zero) kelimesi Arapçadaki Sıfr
kelimesinden geçmiştir.

Harizmî (ö.847), bugün de kullanılan logaritmayı geliştirmiş ve sıfırlı ondalık sayıyı bulmuştur. Cebir ilminin kurucusu Harizmî’dir (ö.847).
El-Cebr ve’l-Mukabala adlı eseri 12. yüzyılda “De Jebra et “Almucabala” adıyla Latinceyeye çevrilmiştir. 

İbnu’l-Heysem (ö. 1040) ve Hâzinî (ö. 1155) dört ve beş bilinmeyenli denklemlerin çözümünü bulmuşlardır.

Nasîruddin Tûsi (ö.1274) “Tûsi Çifti” kavramını matematik dünyasına kazandırmıştır. Bu teorisiyle gezegen hareketlerini çağının çok ötesinde bir anlayışla açıklamıştır.

Ali Kuşçu (ö.1474) çağının sınırlarını aşan astronomik hesaplamalar yapmıştır.

Tıp

İbn Sîna (ö.1037), “El Kanun fi’t-Tıb (Tıbbın Kanunu)” adlı eseriyle 19. yüzyılın başına kadar tıp dünyasında otorite kabul edilmiştir. Kitapta bahsedilen tıbbi prensipler, bugün hala tıp fakültelerinde, tıp tarihi kapsamında öğretilmektedir.

Tıp tarihinin önemli keşiflerinden kan dolaşımı İbnu’n-Nefis (ö.1288) tarafından keşfedilmiştir.

Tıp tarihinde ameliyatlarda anestezi ilk defa Müslüman hekimlerce kullanılmıştır. Daha sonra İbn Sîna narkoz olarak kullanılacak kimyevi maddeler hakkında çalışmalar yapmıştır.

Zekeriya er-Râzî (ö.925) çiçek ve kızamık hastalıkları üzerinde araştırmalar yaparak bu hastalıkların birbirinden farklı olduğunu keşfetmiştir. İlk kez böbrek taşlarını ilaçla parçalamış ve ameliyatla çıkarmıştır.

İstanbul’u fethederek Orta Çağı kapatan Fatih Sultan Mehmet’in hocası Akşemseddin (ö.1459), Batı’da iki asır sonra keşfedilecek olan mikrobuMaddetu’l-Hayat” adlı eserinde dile getirmiştir.

KUR’AN’DAN MESAJLAR: FÂTIR SURESI 27-28. AYETLER

Sure Hakkında
Bu sure yaratma, yoktan var etme ve kâinatı var etmeye delâlet eden ilahi vasıfla (Fâtır) başladığı için “Fâtır suresi” diye isimlendirilmektedir.70 Aynı zamanda ikinci sırada geçen “Melaike” kelimesinden dolayı Melekler Suresi de denir.

Ayetlerin Açıklamaları
Fâtır suresi; Allah’ın (c.c.) birliğine davet, O’nun varlığına delâlet eden delillerin ortaya konulması, şirkin temellerinin yıkılması, İslam ahlakına ve istikamet üzerine olma şuuruna sarılma gibi inanç konularını içerir.

ANADOLU’DA İSLAM

Büyük çoğunluğu göçebe bir yaşam süren Türkler, zaman içerisinde değişik inançlara mensup birçok toplumla temasta bulunmuşlar ve çeşitli inançları kabul etmişlerdir. Fakat İslamiyet’i tanıyana kadar aralarında tam olarak bir din birliğinden bahsedilemez.

Emeviler zamanında İslam’ı tanıyan Türklerin tümünün Müslüman olması üç asrı geçen bir zaman diliminde gerçekleşmiştir.

Türklerin arasında İslamlaşma, din adamlarının çabalarıyla hız kazanmıştır. Özellikle Talas Savaşı’nda Türkler, Çinlilere karşı, Müslümanların yanında yer alarak sadece savaşın değil, Türk Müslüman münasebetlerinin de seyrini değiştirdiler.

Türklerle Araplar arasında kurulan ticari dostluklar, yüz elli yıl süren askeri mücadelelerin başaramadığı İslamlaşmayı Hazar ülkesinde mümkün kıldı. Tüm Hazarlar Müslüman olmasa da İslam, Hazar ülkesinde yayıldı. 

Türklerden İslamiyet’i kabul eden bir diğer devlet ise Karahanlılardır.

Dünya tarihinin en önemli olaylarından biri olan Türklerin Müslüman olmaları, Emevi Hilafeti Dönem’inde Türk ülkelerinin fethiyle kısmen başladı. Türklerin İslam’a ilgisi Abbasi halifelerinin katkısıyla arttı.

Selçuklu İmparatorluğunun kurulması ve Türklerin İslam dünyasına hâkim olmalarıyla Selçuklular, Malazgirt Zaferi‘nin ardından Anadolu’yu ve Türkleştirmişlerdir.
Osmanlılar zamanında ise Anadolu’nun bir uzantısı olan Balkanlar’da da İslamiyet yayıldı.

Türklerin İslam’ı benimsemesinde pek çok unsur etkili olmuştur:

  • Bunlardan ilki, Türklerin Göktanrı inançları ile İslamın Allah inancı arasında yakın benzerliklerin bulunmasıdır.
  • İkincisi ise, İslam dininin Türklerin karakterleri, düşünce ve ideallerine uygun olmasıdır. Zira Türkler, inandıkları Göktanrı ile İslamiyet’teki Allah inancı arasında benzerlik kurmuşlardır.
  • Türkler ahiret inancına sahiplerdi. İslamiyet’teki cihat ve cihatın ahirette sağlayacağı mükâfat, Türklerin ideallerine, alplik ülküsüne ve gaza ruhuna uygundu.
  • Müslümanlarla kurulan olumlu ilişkiler, onların ticaretteki güzel ahlakı, dürüstlüğü ve tanıştıkları mutasavvıfların insan sevgisi, sabır, tevekkül gibi İslam’ın ahlak ilkelerine vurgu yaparak giriştikleri tebliğ faaliyetleri de çok etkili olmuştur.
  • Göçebe Türklerin İslamlaşmasında derviş ve erenlerin de rolü büyüktür.

Horasan, Anadolu ve Balkanlar’da İslamiyet’in Yayılması

Tasavvuf ehli olan derviş, sufi ve erenler İslamiyet’in Horosan, Anadolu ve Balkanlar’da yayılmasında, özellikle sayıca çok kalabalık bir kesimi
oluşturan göçebe Türklerin İslamlaşmasında etkili rol oynamışlardır.

Sınır boylarında ve stratejik mevkilerde bulunan askerî amaçlı sağlam yapılar olan ribatlar, İslamiyet’in Maveraünnehir ve Horosan’da güç kazanmasından sonra askerî eğitim ve hazırlıkların yerini zikir ve dinî eğitim aldı ve giderek birer tekke ve zaviyeye dönüşerek derviş, sufi ve eren adı verilen mutasavvıflar için İslam’ı yayma faaliyetlerinin merkezî oldu.

Türkler, yaşanan istilaların ardından akın akın Anadolu’ya geldi. Gelenlerin arasında çok sayıda âlim, derviş, dinî ve ilmî hareketin mensupları da vardı. Bu kişiler Anadolu’da fütüvvet esasları çerçevesinde teşkilatlandılar. İslam’ın yoksula, fakire, yolda kalmışa yardım etme, Allah rızasını umarak her türlü iyilikte yardımlaşma, mal ve canla cihat etme ilkeleri ışığında kurdukları ahilik teşkilatlarıyla Anadolu’nun İslamlaşmasına büyük katkı sağladılar.

Fütüvvet öğretisini esas alan Ahilik teşkilatında;

  • Ahiler öncelikle Anadolu’ya göç eden Türkleri konuk ettiler. Daha sonra ihtiyaç sahiplerine yardımcı oldular.
  • Mesleği olan Türkler için iş yerleri açarken, mesleği olmayanlara mesleki eğitim verdiler.
  • Halkın dinî eğitimiyle ilgilendiler.
  • Genç işçilere alçak gönüllülük, sosyal dayanışma, özveri, ustaya itaat gibi esnaf lonca örgütünün gerektirdiği bir ahlak eğitimi verdiler.
  • Cami, medrese ve zaviyeler inşa ettiler.

MİLLETİMİZİN İSLAM ANLAYIŞININ OLUŞMASINDA ETKİLİ OLAN BAZI ŞAHSİYETLER

Ebu Hanife

Asıl adı Numan b. Sabit’tir. 699 yılında Kûfe’de doğdu ve İslam’da hukuki düşüncenin ve içtihad anlayışının gelişmesinde önemli payı olup İmam-ı Âzam diye şöhret bulmuştur.

Ebu Hanife’nin aslen Türk, Fars veya Afganlı olduğuna ilişkin rivayetler bulunmaktadır.

Ebu Hanife’nin asıl hocası, Hammâd b. Ebu Süleyman’dır.

Ehl-i sünnet inanç sisteminin oluşmasına zemin hazırlayan âlimlerdendir. 

Ebu Hanife’nin günümüze ulaşan beş eseri Türkçe olarak yayımlanmıştır. Hanefîlik mezhebi günümüzde genellikle Türkiye, Orta Asya, Kuzey Afrika, Pakistan, Mısır ve Balkanlar’da yaygındır.

Cafer es-Sadık

Cafer es-Sadık, Caferilik mezhebinin kurucusu olup soyu baba tarafından Hz. Ali’ye, anne tarafından Hz. Ebu Bekir’e dayanmaktadır. 702 yılında Medine’de doğmuştur.

Cafer es-Sadık, hadis ilminde otorite olarak kabul edilmiştir.

Caferilik mezhebi on iki imama inanmayı inanç konuları kapsamında değerlendiren bir mezheptir.

Caferilik ekolüne göre; Kur’an-ı Kerim, ilk ve en önemli kaynaktır.

Sünnet konusunda diğer mezheplerden farklı olarak Hz. Peygamber’in  sünnetinin yanı sıra, masum (günahsız) olarak kabul ettikleri on iki imamın söz ve fiillerini de sünnet olarak değerlendirirler.

Caferilik, günümüzde, İran, Irak, Suriye, Lübnan ve Afganistan’da yaygındır. Türkiye’de de Caferi vatandaşlarımız vardır.

Maturidi

Asıl adı Ebu Mansur b. Muhammed olan Maturidi, Özbekistan’ın Semerkant şehrinin Maturid mahallesinde 862 yılında doğdu.

Ebu Hanife’nin inanç alanındaki görüşleri etrafında Ehl-i sünnet
itikadının sistemli hâle gelmesini sağlamıştır.

Ehl-i sünnet inancının kurucusu olarak Ebu Mansur el-Maturidi olduğunu söylenebilir.

Maturidi; kelam, tefsir, fıkıh ve mezhepler tarihi alanlarındaki çalışmalarıyla tanınmaktadır.

Kitabü’t-Tevhid adlı eseri kelam ilminin klasiklerinden biri haline gelmiştir.

Maturidi nakille aklı uzlaştırma yöntemini uygulayıp geliştirmiştir.

Onun kelam ilmine kazandırdığı en önemli yeniliklerden biri, bilgi kuramıdır.

Daha sonraki dönemlerde ise “bilginin kaynakları” (esbâbu’l-İlim) adıyla kelamın öncelikli konuları arasında yerini almıştır.

Maturidi bu kuramıyla, akıl ve duyuların yanı sıra doğru haberi bilgi kaynakları arasına dahil etmiştir.

Maturidilik mezhebi Türkiye başta olmak üzere, Hanefilik mezhebinin yaygın olduğu yerlerde itikadi olarak kabul gören bir mezheptir.

Şafiî

İmam Şafiî 767 yılında Gazze’de doğmuş, 819 yılında Bağdat’ta vefat etmiştir. Baba tarafından soyu Hz. Peygamber’in dördüncü kuşaktan dedesi Abdülmenâf ile birleşir.

İmam Şafiî ilk olarak usul konularını kaleme alarak “Er Risale” adlı eserini meydana getirdi.

İmam Malik’ten aldığı Medine fıkhı ile İmam Muhammed aracılığı ile
aldığı Irak fıkhını birleştirici bir yol izlemiştir.

Şafiî’nin düşünce yapısında genel olarak vahiy, özel olarak Resulullah’ın sünneti merkezî bir konuma sahiptir.

İmam Şafiî birçok eser yazmıştır. Bunlardan en tanınmışı Kitabu’l-Umm adlı eseridir.

Eş’ari

Kelam ilminin en önemli iki temsilcisinden biri olan İmam Eş’ari, 873 yılında Basra’da doğmuştur.

Mutezile mezhebinin görüşlerini terk ederek Bağdat’a gitti ve orada ilmî çalışmalarına devam etti.

Müslümanların itikadi konulardaki ihtilaflarını Maķalâtü’l-İslamiyyin
adlı eserinde bir araya toplamıştır.

Bugün İslam dünyasında Maturidilik ile birlikte kabul edilen en yaygın iki mezhepten birisidir.

Ahmet Yesevi

Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle birlikte muhtemelen 1093 yılında bugünkü Kazakistan sınırları içinde yer alan Türkistan’ın Yesi kasabasında doğmuştur.

Yusuf Hemedani’nin (ö.1140) talebelerinden olup Orta Asya Türkleri arasında İslam’ın ve tasavvufun yayılmasında büyük hizmeti olmuştur.

Yeseviyye tarikatının kurucusudur.

Yesevilik önceleri Taşkent, Seyhun, Harezm ve Maveraünnehir bölgesinde daha sonra ise Kafkasya, Anadolu ve Balkanlar’da yayılmıştır.

Ahmet Yesevi çok iyi derecede Arapça ve Farsça bilmesine rağmen eserlerini ve sohbetlerini Türkçe yapmıştır.

En önemli eseri Divan-ı Hikmet’tir. 

Divan-ı Hikmet’te söylediği dinî ve tasavvufi içerikli, kolay anlaşılır şiirleri Türkler arasında düşünce birliğinin sağlanmasında önemli bir paya sahiptir.

Mevlana Celaleddin Rumi

Mevlana, 1207 yılında Horasan’ın Belh şehrinde doğdu. Mevlana’nın asıl adı Muhammed, lakabı Celaleddin’dir.

Anadolu’da, düşünceleri en fazla etkili olan ve yüzyıllardır eserleri okunmaya devam eden şair, yazar ve mutasavvıflardandır.

Mevleviyye tarikatının kurucusudur.

Kendisini yüceltmek için “Mevlana”, Anadolu’da ömrünü geçirmesinden dolayı “Rumi”, Belh şehrinde doğmasından dolayı “Belhî” adıyla anılır.

Mevlana’daki dinî tasavvufi düşüncenin kaynağı Kur’an ve Sünnet’tir.

Divan-ı Kebir, Mesnevi, Fîhi Mâ fîh gibi eserleri vardır.

Oğlu Sultan Veled’den sonra Mevlevi tarikatının liderliğini “Çelebi” denilen şeyhler yürütmüştür.

Ahi Evran

Ahi Evran 1171 yılında İran’ın Batı Azerbaycan tarafında bulunan Hoy kasabasında doğmuştur.

Âlim Fahrettin Razi’den akli ve naklî ilimleri öğrenmiştir.

Ahilik teşkilatının Anadolu’daki kurucularından olan Ahi Evran bu teşkilatın piri kabul edilen, âlim ve mutasavvıf bir şahsiyettir.

Özellikle 1. Alâeddin Keykubad’ın büyük destek ve yardımıyla, bir taraftan tasavvufi düşünceye ve fütüvvet ilkelerine bağlı kalarak tekke ve zaviyelerde şeyh mürit ilişkilerini düzenlemiştir.

İş yerlerinde usta, kalfa ve çırak münasebetlerini ve buna bağlı olarak iktisadi hayatı düzenleyen ahiliğin Anadolu’da kurulup gelişmesinde büyük rolü olmuştur.

Ahi Evran, otuz iki çeşit esnafı teşkilatlandırarak Selçuklu ve Osmanlı coğrafyasında İslam medeniyetine katkılar sunmuşlardır.

Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Gazi’nin kayın pederi Şeyh Edebâli bir ahi şeyhidir.

Hacı Bektaş-ı Veli

Asıl adı Muhammed olan Hacı Bektaş, 1247 yılında Nişabur’da doğdu.

Ölümünden sonra Hacı Bektaş-ı Veli diye şöhret bulmuştur.

14. yüzyılda Yeniçeri Ocağının kuruluşuna, 16. yüzyılda kendi adını alacak olan Bektaşilik tarikatının teşekkülüne adını vermiştir.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin daha çok Hoca Ahmet Yesevi’den etkilendiği görülmektedir.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin düşünce sisteminden esinlenilen Bektaşilik, gerek halifeleri gerek göçebe topluluklar gerekse Yeniçeri Ocağı aracılığıyla güçlenmiştir. Yani yeniçeriler hem asker hem de mürittir.

Hacı Bektaş-ı Veli’nin en önemli eseri olan Makâlât incelendiğinde onun Ahmet Yesevi’nin yanında 13. ve 14. yüzyılda Anadolu’da yaşayan İbn
Arâbî, Mevlana, Ahi Evran ve Yunus Emre gibi mutasavvıflardan da etkilendiği görülmektedir.

Onun insan eğitimi ve nefis terbiyesine dair en önemli öğretisi “eline, diline, beline sahip ol” düstûrudur.

Yunus Emre

Yunus Emre, 1240 yılında doğmuş, 1320 yılında vefat etmiştir.

Yunus’un mürşidi Tapduk Emre’dir. Ancak tarikatının ne olduğu net değildir.

Eski Anadolu Türkçesinin oluşumunda çok önemli rol oynayan ilk Türk şairidir.

Kullandığı kelimeler ve ifade kalıpları, bunlara yüklediği anlamlar ve mecazlar Türkçenin edebi bir dil haline gelmesi yolunda büyük bir
aşama olmuştur.

Sarı Saltuk

Kaynaklarda “mücahit-gazi, gazi-derviş, alperen, mübarek zat, ermiş” gibi sıfatlarla anılan Sarı Saltuk Anadolu ve Rumeli’nin Türkleşip İslamlaşmasında etkin rol oynamıştır.

Dobruca’daki Sarı Saltuk, Kaligra’daki Sultan(Yılan) Tekkesi, kendisinin bizzat açtığı ve faaliyette bulunduğu tekkelerdendir.

Hacı Bayram-ı Veli

Hacı Bayram-ı Veli, kesin olmamakla birlikte 1340 yılında doğmuş; 1430 yılında vefat etmiştir.

Ankara’da Kara Medresede müderrislik (profesörlük) yapmıştır.
Tasavvuf eğitimine Somuncu Baba yanına gitmiştir.

Hacı Bayram, şeyhinin manevi terbiyesi altına girdikten sonra, kendini her yönüyle topluma adamış, toplum için çırpınmış ve tasavvuf ile diğer ilimleri birleştirerek yeni bir bakış açısı oluşturmuştur.

Somuncu Baba’ya bağlandıktan sonra Hacı Bayram-ı Veli, toplumun ezasına, sıkıntısına, problemlerine çözüm amacıyla yoksullara, yetimlere, gariplere, yolda kalmışlara ve ilim talebelerine yardım faaliyetlerine başlamıştır.

Hacı Bayram-ı Veli toplumun iki kesimi olan zenginler ile fakirler arasında köprü vazifesi görerek sosyal yardımlaşma görevini yerine getiren bir yapıyı hayata geçirmiştir.

Orta Asya tasavvuf geleneğinin bir parçası olarak tekkesinde sürekli çorba kaynar, gelen geçen herkes karnını doyururdu.

Anadolu’da siyasi karışıklıkların olduğu bir ortamda¸ Hacı Bayram-ı Veli’nin müderrisliği bırakıp tasavvuf yolunu seçerek halkı ahlaki yönden diriltmeye çalışması Osmanlı Devletinin yeniden ihyasını sağlamıştır.

Orta Asya’dan gelen Türk göçerlerin yerleşik hayata geçmesini sağlamış¸ böylece Anadolu Türk birliğinin tesisinde ve Anadolu’nun iktisadi bakımdan gelişip kalkınmasında önemli bir rolün sahibi olmuştur.

KUR’AN’DAN MESAJLAR: NİSÂ SURESİ 69. AYET

Sure Hakkında

Nisâ suresi, Bakara suresinden sonra en uzun suredir.

Medine’de nazil olmuştur.

Hz. Peygamber; “Kim ölünceye kadar bunlara devam ederse, kıyamet gününde peygamberler, sıddıklar, şehitler ve iyi kimselerle birlikte olur, dedi ve iki parmağını dikti, anne ve babasına asi olmadıkça.”46 dedi. Bu olay üzerine Nisâ suresi 69. ayet nazil oldu.

Ayetin Açıklamaları

Yüce Allah’ın buyurduğu gibi ahirette bu insanlara en güzel nimetlerle ikramda bulunulacaktır.

Ayet-i kerimede Allah Teâlâ insanlar içinde fazilet bakımından en üstün olanları peygamberler, sıddıklar, şehitler ve salihler (iyi kimseler) olmak üzere dört sınıfa ayırmaktadır.

Bu dört sınıfın bir grup oluşturması Allah Teâlâ’nın ahiret gününde peygamberlerle diğer insanlar arasında bir ayrım yapmayacağını ve hangi dönemde yaşarsa yaşasın, Allah’a ve Peygamber’e itaat eden insanların ahirette en yüksek mertebelere ulaşacağına işaret etmektedir.

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE TASAVVUFİ YORUMLAR

TASAVVUFİ DÜŞÜNCENİN OLUŞUMU

Tasavvuf; sözlükte, saf olmak ve ilk safta bulunmak gibi anlamlara gelir. Tasavvufu benimseyen kimselere sufi denir.

Sonraki dönemlerde sufiler mutasavvıf olarak da adlandırılmıştır.

Mutasavvıflar, tasavvufun asli kaynağının Kur’an-ı Kerim, Hz. Peygamber ve sahabenin örnek yaşantısı olduğunu belirtirler.

Tasavvuf ilmi, diğer dini ilimler olan fıkıh, hadis, tefsir, kelam gibi hicri
2. asırdan sonra sistemleşmeye başlamıştır.

Tasavvufun önem verdiği konular arasında nefis terbiyesi, Allah’ı zikir, dünyaya gereğinden fazla değer vermeme gibi ilkeler öne çıkar.

Kur’an’da nefsi arındırmayı öğütleyen birçok ayet vardır. “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir.” ayeti bunlardan biridir.

Kur’an’da Allah’ın sevdiği bir kul olmak için, Hz. Peygambere itaat edilmesi net bir şekilde vurgulanmıştır.

Tasavvuf tarihi kitaplarında tasavvufi düşünce genel olarak üç dönemde incelenmiştir. Bu dönemler; Züht Dönemi, Tasavvuf Dönemi ve Tarikat Dönemi.

Züht Dönemi

Genelde tasavvufun özelde Züht Dönemi’nin ortaya çıkma sebepleri şöyle sıralanabilir:
a) Kur’an-ı Kerim’de zühde verilen önem.
b) Hz. Peygamber ve sahabenin sade yaşantısı.
c) Ayet ve hadislerin züht eksenli yorumlanması.
d) Allah (c.c.) aşkı ve Allah’a (c.c.) çok kuvvetli bir sevgiyle bağlanma.
e) Vefatından sonra Hz. Peygambere duyulan özlem ve ihtiyaç.
f) Müslüman toplumda meydana gelen dinî, fikri, kültürel, siyasi, ekonomik gelişmeler.

Tasavvuf Dönemi

Tasavvuf tarihcileri, sufi ve tasavvuf kavramlarının kullanılmaya ve ilk sufi adlarının duyulmaya başlandığı bu döneme “Tasavvuf Dönemi” adını
vermektedirler.

Hicri 2. asrın sonundan, tarikatların kurumsallaştığı döneme kadar olan yaklaşık dört asırlık zaman dilimini kapsar.

Cüneyd-i Bağdadi (ö.908), Ma’ruf Kerhi (ö. 815) ve Gazali (ö. 1111)
gibi büyük sufi ve mutasavvıflar bu dönemde yetişmiştir.

Hicri 3. ve 4. yüzyıllarda ise Zünnun-i Mısri (ö.858), Beyazıd-ı Bestami (ö. 874) gibi meşhur sufilerin öncülüğünde tasavvufi düşünce ve uygulama kendine özgü terim, yöntem ve teorisiyle bir sistem haline gelmiştir.

Bu dönem aynı zamanda tasavvuf düşüncesinin bir ilim olarak ortaya çıktığı ve klasik eserlerin yazılmaya başlandığı dönemdir.

Tarikat Dönemi

Hicri 6. asırdan itibaren tarikatların kurumsallaştığı ve sosyal hayatın bir parçası haline geldiği dönemdir.

İbn Arabi, Mevlana gibi büyük temsilcilerin yetiştiği şiir ve edebiyatta tasavvufla ilgili önemli eserlerin verildiği dönemdir.

Gazali’nin etkisiyle daha da yaygınlaşan tasavvuf düşüncesi, 12. ve 13.
asırlarda Abdulkadir Geylani, Ahmet Yesevi, Ahmet Rifai ve Bahauddin Nakşibend gibi meşhur mutasavvıflar tarafından tarikat yapılarına dönüştürülmüştür.

İslam tasavvufu, sadece teorik planda kalmayarak , gündelik hayatı etkilemiştir.

Teoride “tasavvuf” diye adlandırılan bu akımın pratik hayatta aldığı isim “tarikattır”.

Tasavvufi düşüncenin dönemleri ve öne çıkan şahsiyetler
Züht Dönemi
  • Hasan Basrî
  • Rabia el-Adeviyye
Tasavvuf Dönemi
  • Zünnun-i Mısrî
  • Beyazıt Bestamî
  • İmam Gazâlî
  • Cüneyd Bağdâdî
Tarikat Dönemi
  • Abdulkâdir Geylânî
  • Ahmet Yesevî
  • Ahmet Rıfaî
  • Muhyiddin Arabî
  • Mevlana

TASAVVUFİ DÜŞÜNCENİN AHLAKİ BOYUTU

İslam’da ahlakın kaynağı Kur’an’dır ve Kur’an ahlakını en güzel biçimde yaşama geçiren Hz. Muhammed’dir.

Mutasavvıflara göre tasavvufun gayesi; Hakkın rızasını kazanmak için, nefsi temizlemek ve güzel ahlak sahibi olmaya çalışmaktır. Kısaca tasavvuf, Allah ve Resulü’nün ahlakıyla ahlaklanmaktır.

“Tasavvuf tamamen edepten ibarettir.” diyen sufilere göre “edep” üzerinde tasavvufun doğuş döneminden itibaren önemle durulmuş bu kavramın tanımları, yorumları ve tasnifleri yapılmıştır.

İlk sufiler, insan hayatını ilgilendiren her konuda edep kuralları koymuşlardır. Daha sonra tarikatlar döneminde bu kurallar “adab ve erkân” tabirleriyle ifade edilmiştir.

Sufiler, zarafet ve nezaketin kaynağı olan bu anlayışı çok sık kullandıkları “Edep yahu!” sözüyle ifade etmişlerdir.

Tasavvuf, manevi mertebeleri kat ederek en yüksek mertebe olan “insan-ı kâmil” mertebesine ulaşmayı amaçlar.

Tasavvufi düşüncede insan nefsinin tamamlaması gereken ahlaki aşamalar

Nefs-i Emmare: Kötülüğü emreden ve bundan zevk alan nefistir.

Nefs-i Levvame: Kötülükten pişman olup af dileyen nefistir.

Nefs-i Mülhime: Allah’tan ilham alan nefistir.

Nefs-i Mutmainne: Tatmin olmuş nefistir.

Nefs-i Radiyye: Allah’ın razı olduğu nefistir.

Nefs-i Kâmile: Seçkin, saf, temiz nefistir.

KÜLTÜRÜMÜZDE ETKİN OLAN TASAVVUFİ YORUMLAR

Yesevilik, Kadirilik, Rifailik, Mevlevilik, Nakşibendilik, Alevilik-Bektaşilik kültürümüzde etkin olan başlıca tasavvufi yorumlardandır.

Yesevilik

Yesevilikte Temel İlkeler

  • Kur’an ve sünnete uygun yaşamak
  • Züht ve takvaya önem vermek
  • Devamlı abdestli gezmek
  • Dünya malına ve zevklerine önem vermemek
  • Allah’ı (c.c.) çokca zikretmek
Kadirilik

Kadirilikte Temel İlkeler

  • Dilini yemine alıştırmamak
  • Başkalarına yük olmamak
  • Hoşgörü ve tevazu sahibi olmak
  • Sürekli Allah’ı (c.c.) zikretmek
  • Gündüzleri oruç tutup geceleri az uyumak
  • İnsanların sahip olduğu şeylere tamah etmemek
Rifailik

Rifailikte Temel İlkeler

  • Riyazat ve Mücahede
  • Ahlakı güzelleştirme
  • Halvet
  • Zikir
Mevlevilik

Mevlevilikte Temel İlkeler

  • Dinî esasları iyi bilmek
  • Alçak gönüllü olmak
  • Dindar olmak
  • Kalbini her zaman temiz tutmak
  • Maddi ve manevi temizliğe önem vermek
  • Aklı iyi kullanıp hikmet sahibi olmak
Nakşibendilik

Nakşibendilikte Temel İlkeler

  • Zikirlerin sayısına dikkat etmek
  • Zamanın kıymetini bilmek
  • Her nefeste uyanık ve şuurlu olmak
  • Gönlüne sahip olmak
Alevilik-Bektaşilik

Hacı Bektaş-ı Veli dört kapı (Şeriat, Tarikat, Marifer ve Hakikat) kırk makam
adını verdiği öğretisinde imanın şartlarına, ilim öğrenmeye; namaz, oruç, hac, zekât, abdest, gusül vb. ibadetleri yerine getirmeye vurgu yapmıştır.

Alevilik-Bektaşilikte Temel İlkeler

  • “İnsanın güzelliği sözlerinin doğruluğunda, olgunluğu dürüstlüğündedir”.
  • “İlim ile gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.”
  • “Bir olalım, iri olalım, diri olalım.”
  • “Eline, beline, diline sahip ol.”

Hacı Bektaş-ı Veli’nin Makâlât’ı dört kapıdan oluşmaktadır:
1. Şeriat Kapısı.
2. Tarikat Kapısı.
3. Marifet Kapısı.
4. Hakikat Kapısı.

Alevilik-Bektaşilikteki Temel Kavram ve Erkânlar

Cem ve Cemevi

Cem, sözlükte bir araya gelmek, toplanmak gibi anlamlara gelir.

Cem, Alevi-Bektaşi geleneğinde en önemli ayindir.

Cemevi ise âyin-i cem erkânının yapıldığı; yol, adap ve erkânın öğrenildiği ve gösterildiği yerdir.

Cemevinde, cemaatin şahitliğinde talibin Pir’e verdiği bağlılık sözüne “ikrar verme” denir. Pir’e verilen bu söz Hz. Muhammed’e (s.a.v.) verilen ikrar olarak yorumlanır. Ona verilen ikrar ise Yüce Allah’a verilen ikrar anlamına gelir. 

ÂYİN-İ CEM TÜRLERİ

Dardan İndirme Cemi: Vefat eden bir kişinin ardından razılık alma cemidir. Ölen kişinin yedisi veya kırkında kurban kesilip lokma dağıtılır. Borcu varsa ödenir, alacağı varsa alınarak yakınına teslim edilir. Sağlığında gücendiği kimseler varsa onların razılığı alınır.

Düşkünlükten Kaldırma Cemi: İşlediği bir suç nedeniyle yol düşkünü ilan
edildikten sonra tövbe ederek üzerindeki kul hakkını iade eden kişiler için yapılan cemdir. Dede bu kişilere hayır yapmaları, kurban kesip yoksullara dağıtmaları vb. uyarılarda bulunur. Bu kişiler bir daha yol düşkünü olmayacaklarına Hakk’ın ve halkın huzurunda söz verirler.

Abdal Musa Cemi: Yılın ilk cemi, Abdal Musa adına, dargın olan kimselerin
barıştırılması, insanlar arasında birliğin sağlanması amacıyla yapılır ve Abdal Musa cemi olarak adlandırılır. Buna göre herhangi bir ocak veya cem evine bağlı olan kimseler bir araya gelip kurban keserler. Tüm canlar bu kurban lokmasına katkıda bulunurlar.

Razılık ve Kul Hakkının Sorulması

Alevilik-Bektaşilikte, üzerinde kul hakkı olan kişilerin ceme katılması uygun görülmez. Bundan dolayı cemin başındaki dede orada bulunanlara dönerek şöyle uyarır: “Canlar! Yolumuz rıza yoludur. Biz sizi, sizden alıp Hakk’a teslim edeceğiz, özünüzdeki Hakk’la dâr ve didar olacaksınız.

Semah

Alevilik-Bektaşilikte en çok önem verilen uygulamalardan biri de semahtır. İlahî aşkı ruhunda duymak anlamına gelen semah, o aşkla Allah’ın güzel isimlerinden herhangi birini anarak ayakta dönerek yapılır.
Alevilik-Bektaşilik düşüncesine mensup olanlar semahta, ilahi ve deyişler eşliğinde kadın erkek birlikte ellerini gökyüzüne doğru uzatarak, Hakk’ın birliğini zikreder

Gülbank

Alevilik-Bektaşi kültüründe dua, gülbank olarak adlandırılır. Gülbank; Allah’a sığınma, ondan af dileme, dua edip ona yakarma amacıyla okunur. Genellikle kısa ve ahenkli cümlelerden oluşan dualardır.

Dua, hem başlı başına bir ayin hem de diğer ayinlerin tamamlayıcısı olarak görülür.

Cem törenleri ve semah mutlaka dualarla yapılır.

Gülbanklar hem topluca hem de bireysel olarak okunabilir.

Hızır ve Muharrem Orucu

Alevilik-Bektaşilikte önemli bir yere sahip olan hızır orucu genellikle şubat ayının 13, 14, 15. günlerinde tutulur. Bazı yörelerde ise beş veya yedi gün olarak tutulur.

Hz. Ali ve Hz. Fatıma’nın (r.a.) tuttuğu rivayet edilen bu oruç, Alevi-Bektaşi geleneğinde önemli bir yer tutar.

Alevilik-Bektaşilik geleneğinde Muharrem ayına büyük önem verilir.

Bu ay içinde Aşure gününün olduğu aydır.

Alevi-Bektaşiler, Muharrem ayında kimi yerlerde 10, kimi yerlerde de 12 gün oruç tutarlar.

Kerbela’da şehit edilen Hz. Hüseyin (c.c.) ve Ehl-i Beytin anısına tutulan oruç aslında bir yastır.

Bundan dolayı Muharrem orucunun diğer bir adı da Yas-ı Matemdir.

Bu dönemde: Su içilmez (Ancak hoşaf, ayran vb. sulu gıdalar alınabilir), tıraş olunmaz, çamaşır yıkanmaz, hayvan ve ağaç kesilmez. Et, soğan, sarımsak, yumurta yenilmez. Aynaya bakılmaz, süslenilmez. Düğün,
oyun ve çeşitli eğlenceler yapılmaz.

Muharrem ayının on üçüncü günü, İmam Zeynel Abidin’in Hz. Peygamberin soyunu günümüze kadar taşıdığı için şükür kurbanı keserler. Aşure pişirip dağıtırlar. O günün akşamı da cemevlerinde “Muharrem cemi” yaparlar.

KUR’AN’DAN MESAJLAR: HUCURÂT SURESİ 10. AYET

Sure Hakkında

Hucurât suresi Medine döneminde nazil olmuştur. On sekiz ayettir. Sure adını dördüncü ayette geçen “odalar” anlamındaki “hucurât” kelimesinden almıştır.

Bu surede genel olarak şu konulardan bahsedilir: Hz. Peygamber ile konuşma adabından ve bizlere ulaşan haberlerin doğruluğunun
araştırılması vurgulanmıştır. Müslümanlar arasında çıkabilecek çekişmelerin giderilme yollarından, islam kardeşliğinden, kötü zandan uzak durmaktan, insanların milletler halinde yaratıldığından bahsedilmektedir.

Ayetin Açıklamaları

Müminler ancak kardeştir ilkesiyle, müminler için kardeşlik dışında herhangi bir ihtimalin söz konusu olamayacağı belirtilmiştir. Öyleyse kardeşlerinizin arasını düzeltin buyurularak kırgınlık, dargınlık içinde olan kardeşlerin arasını düzeltmemiz emredilmektedir. Ayette bütün
bunların sorumluluk ve takva bilinciyle yapılması gerektiği vurgulanmış ancak bu yolla Allah’ın merhametine nail olunabileceği ifade edilmiştir.

Random Posts

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*