AÖL DİN KÜLTÜRÜ ve AHLAK BİLGİSİ 4

1. AHLAKİ TUTUM VE DAVRANIŞLAR

İSLAM AHLAKININ KONUSU VE GAYESİ

İslam; Yüce Allah’ın (c.c.)1 vahiy yoluyla son peygamber Hz. Muhammed’e (s.a.v.) gönderdiği ilahi emir, yasak, öğüt ve kuralların yer aldığı son dinin adıdır. İslam’ın temel esasları veya Kur’an’ın ana muhtevası diyebileceğimiz bu esaslar iman, ibadet ve ahlaktır.

İman, ibadet ve ahlak arasında yakın bir ilişki vardır. Bu duruma Kur’an’da şöyle işaret edilmiştir: “Gerçekten müminler kurtuluşa ermiştir. Onlarnamazlarında huşu içindedirler, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler, zekâtı verirler, iffetlerini korurlar.” (Müminûn suresi, 1-5. ayetler.)

İman, Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmaksızın inanmak, onun emir ve yasaklarına aklen ve kalben boyun eğmektir.İslam’da ahlakı imandan ayırmak mümkün değildir.

İbadet, yalnızca Allah’a (c.c.) kulluk şuuruyla ve Allah’ın (c.c.) rızasına uygun olarak davranmaktır. Ahlak ise iman ve ibadet ile elde ettiğimiz manevi değerleri bir hayat tarzı haline getirmektir.

Ahlak kelimesi Arapça ‘hulk’ (veya ‘huluk’) kelimesinin çoğulu olup Türkçe’de tekil olarak kullanılır.

İslam düşüncesinde ahlak kelimesi ile “edeb” kelimesi çoğu zaman aynı anlamda kullanılmıştır.Ahlak konularını inceleyen bilim dalına “ahlak ilmi”adı verilir. Ahlak, insanda oluşması özlenen ve istenen yüksek ruhi ve manevi vasıfların, olumlu yeteneklerin ortak ifadesidir. 

Ahlak, iyi veya kötü huy ve karakterlerin tamamını içerir. Eğer insanların huyları iyi ve olumlu özellikler taşırsa buna iyi ahlak, güzel ahlak; kötülediği fena ve çirkin özellikler gösterirse buna da kötü ahlak denir.

Ahlak, insanın davranışlarını yerine getirme şekline de özel bir önem verir. İnsanın“ne” yaptığı kadar “nasıl” yaptığı da ahlaken önemli olduğundan başa kakılarak verilen bir sadakanın, içten gelen bir gülümseme kadar bile değeri yoktur.

İslam ahlakının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet  duygusudur. Müslüman için bu niyetin arkasındaki en büyük yönlendirici duygu, müminin her davranışında “Allah rızasını” gözetme duygusudur.

Her şeyden önce İslam ahlakı bir vazife (görev) ahlakı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira Kuran-ı Kerîm’deki her emir, müminler için bir görev belirlemiştir.

Ahlakın kaynağı dindir. Ahlaki olarak iyi olan şeyler Allah’ın (c.c.) emrettikleri, kötü olan şeyler ise Allah’ın (c.c.) yasakladıklarıdır.

Ahlakın konusu, iyi ve kötü huyların sahibi olarak bizzat insandır. İnsanı diğer varlıklardan ayıran en önemli özelliği akıl ve irade sahibi olmasıdır. Diğer varlıkların akıl ve iradesi olmadığı için ahlakları da yoktur.

Ancak insanın bu üstün ruhi yönü yanında bir de bedeni yönü vardır. İnsan, ahlakı bakımından çift kutuplu bir varlık özelliği taşımaktadır.

Ahlak ilmi, insanı sadece maddi unsurları ile ele alıp incelemez.

İslam ahlakına göre iyi ve kötü, dinin emirlerine uymak ve uymamak ile ilişkilidir.

Ahlakın gayesi, insanlara dünya ve ahiret mutluluğunu kazandırmaktır.

İslam ahlakı, “neyi yapmalıyız” sorusunun cevabını araştırır. İyi ve kötü hakkında bilgi verir.

İSLAM AHLAKININ KAYNAKLARI

Ahlakın kaynakları denilince kökeni, aslı, varlık sebebi ve ortaya çıkaran kurucu unsurları akla gelir. Ahlakın kaynağı konusunda din âlimleri ve filozoflar farklı yorumlar yapmışlardır. Din dışı ahlak teorilerinde ahlakın yahut ahlaki ödevlerin kaynağının“akıl, vicdan veya toplum” olduğu yönünde çeşitli görüşler ileri sürülmüş, ciddi tartışmalar yapılmıştır. İslam ahlakının kaynakları ile İslam’ın ahlak anlayışı hakkında bilgi veren, onu öğrenme ve öğretme imkânını sağlayan unsurlar kastedilmektedir.

Müslüman âlimler bu konuda dini esas almışlardır. İslam ahlakı, İslam dininin tebliğ edilmesi ile ortaya çıkan ve bu dinin tamamlayıcı parçası olan davranış düzenidir.

Bunun sonucunda şunu söyleyebiliriz; İslam ahlakının kaynaklarını en genel anlamda temel kaynaklar (Kur’an, sünnet) ve diğer kaynaklar olmak üzere iki kısma ayırabiliriz.

1. Temel Kaynaklar Nakli kaynaklardır (nass), yani Kur’an ve sünnettir.

2. Yardımcı (Diğer) Kaynaklar

Kültür, “akıl, örf, âdet, gelenekler, ahlak ilmiyle ilgili yazılmış ahlak kitapları” olmak üzere sözlü ve yazılı kültür şeklinde olabilir.

Akıl: İslam ahlakının kaynaklarındandır. İyi ve kötüyü aklın bilebileceği ve iyiye uymanın aklın bir kararı ile gerçekleştiği açıktır.

Örf ve Âdetler: Nesilden nesile intikal eden ve toplum içinde yerleşmiş davranış örnekleridir.

Ahlak Kitapları: İslam ahlakıyla ilgili temel konularda İslam düşünürlerinin yazdığı eserlerdir.

AHLAK VE TERBİYE İLİŞKİSİ

Terbiye kavramı, dilimizde daha çok eğitim yoluyla amaçlanan davranışları ortaya çıkarmak anlamında kullanılmaktadır. Eğitimle uğraşan eğitimci, pedagog ve mürebbilerede terbiyeci denir.

Terbiyenin karşıtı, terbiyeyi terk etmektir.Terbiye, herhangi bir şeyi aşamalı olarak kemâline eriştirmektir. Kâinattaki bütün varlıkların terbiye görme ve kemâle erme kanunları vardır. Bu kanunların sahibi, hâkimi, idareci ve yöneticisi de “Rab” ismiyle hiç şüphesiz Yüce Allah’tır.

Ahlak ve terbiye arasında yakın bir ilişki vardır. Bir insanın güzel ahlak sahibi olduğunu belirtmek için bazen “ne kadar terbiyeli” insan gibi ifadeler kullanılır. Bu konuda ahlak düşünürleri arasında görüş farklılığı vardır:

• Birinci Görüş: Ahlak doğuştan vardır: Bazı ahlak düşünürlerine göre, ahlak bir insanda doğuştan vardır ve ahlak değişmez.

İkinci Görüş: Ahlak eğitimle değişebilir.Bu görüşe göre, terbiye ile insanın ahlakı değişebilir. Ahlakın eğitim ile değişmesinin imkânsız olduğu düşünüldüğü takdirde Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarının, peygamberler gönderilmesinin ve ahiret hayatının bir anlamı kalmaz. K

İslam ahlakının ana gayesi, insanda yaratılıştan var olan iyi duygu ve düşüncelerin dinî, ailevi ve sosyal terbiye yoluyla ortaya çıkarılması, geliştirilmesi ve karakter oluşturulmasıdır.

İSLAM AHLAKINDA YERİLEN BAZI DAVRANIŞLAR

Ruhumuza iyi alışkanlıklar yerleşirse fiil ve davranışlarımız da iyi olur ve bunlara güzel ahlak (ahlakı hamide) denir. Kötü alışkanlıklar yerleşirse davranışlarımız da kötü olur, bunlara da kötü ahlak (ahlakı zemime) denir.

Ahlakımızın güzel olabilmesi için kötü huylardan temizlenerek iyi huylar edinmemiz gerekir. Bunun için de iyi ve kötü huyları yakından tanımalıyız. İyi huylardan bazıları; dürüstlük, iffet ve hayâ, adalet, cömertlik, kanaat, tevazu, sabır, sevgi ve saygı, merhamet ve şefkat, cesarettir. Kötü huylardan bazıları; yalan, iftira, tecessüs, gıybet, haset, suizan, hile ve israftır.

Dinimizde sadece üç yerde yalan söylemeye izin (ruhsat) verilmiştir. Bunlar ise özel ve istisna durumlardır. 

a) Zulüm ve haksızlığa uğramış bir adamın can, mal veya namusunun zarar görmekten kurtarılması için;

b) Dargın olan karı-kocayı veya iki kişiyi barıştırmak için. 

c) Harpte düşmanı yenmek için.

İftira, bir kimseye asılsız olarak suç, günah yahut kusur sayılan bir söz, davranış veya nitelik isnat ederek onun onur ve kişiliğiyle oynamaktır

İslam ahlakında, ilke olarak insanlar aleyhinde onları kötüleyici ve incitici mahiyetteki her türlü konuşma ve gıybet (dedikodu) yasaklanmıştır. Birinin aleyhinde yapılan konuşmanın gerçeğe dayanması onu gıybet olmaktan çıkarmaz.

İftiranın bireye ve topluma pek çok zararı vardır.

  • Haklarında iftira edilen insanlar huzursuz olurlar.
  • İftira ve kötüleme, insanların namus ve haysiyetlerine yönelik olursa daha zararlı olur.
  • İftira eden kimse, bununla amacına ulaşamaz ve sonunda dünyevi ve uhrevi bakımdan kendisi zararlı çıkar.
  • İftira son derece kötü ve tahrip edici bir hadisedir.
  • İftira, toplumda adaletin tam olarak etkisini kaybettiği zamanlarda yaygınlaşabilen bir sosyal ve ahlaki hastalıktır çünkü adaletsizlik ve takipsizlik, kötü fiillerin yaygınlaşmasına ve artmasına yol açan bir başıboşluğa sebep olmaktadır.

Tecessüs, bir kimsenin özel durumunu merak edip öğrenmek için onun bilgisi ve rızası dışında gizlice araştırma yapmaktır.

Tecessüs, özellikle gizli kalması istenen bir duruma vakıf olmak için kötü niyetle araştırmak, kişinin mahremiyetini ihlal etmektir.

Yüce Allah bu ayette, iman sahibi olan kişilere seslenmekte ve onlardan, zararlı olan üç şeyden uzak durmalarını istemektedir. Bu üç zararlı şey: kötü zan, tecessüs (mahremiyetin ihlali) ve gıybet (dedikodu) tir.

Özel hayatın dokunulmazlığı önemli haklardan biridir. Başkalarının kusurlarını araştırmak hiç kimseye yarar getirmeyeceği gibi pek çok zararı da beraberinde getirir.

• Kusurların araştırılıp anlatılması insanları birbirine düşürür.

• Toplumsal barışın bozulmasına, insanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları ekilmesine ve kötülüklerin yayılmasına zemin hazırlamış olur.

Gıybet, bir kimsenin arkasından hoşuna gitmeyecek şeyleri söylemek, başka bir deyimle,kendimize söylendiği zaman hoşlanmayacağımız bir şeyi, başkası hakkında arkasından konuşmak, kötü sözlerle anmaktır. Halk arasında dedikodu, çekiştirme gıybet ile aynı anlamda kullanılır.

Gıybet, başkalarında kusur arama alışkanlığının sonucudur.

Gıybet, insan veya insanla ilgili birtakım şeyler üzerinde olur.

Gıybetin sebepleri kin ve öfke, sohbet ve yarenlik, gösteriş, başkasını kötüleyerek kendi itibarını yükseltme düşüncesi, hoşça vakit geçirmek, güldürmek için başkalarının ayıp ve kusurlarının ortaya serilmesi, kıskançlık şeklinde sıralanmıştır.

Gıybet, üç şekilde yapılır:

Dil ile gıybet: Bir kimsenin kusur ve noksanını söylemekle olur.

Göz, el ve işaretle gıybet: Bir kimsenin kötülenmesinde bu organları kullanmakla olur.

Kalp ile gıybet: Gözüyle görmediği, kulağıyla duymadığı ve kesin olarak bilmediği bir kimse hakkında kötü zan (suizan) beslemek suretiyle olur.

Gıybetin yapılması gibi dinlenmesi de haramdır.

Haset, başkasının sahip olduğu maddi veya manevi imkânların kendisine verilmesini veya kıskanılan kişinin bu imkânlardan mahrum kalmasını, ondaki nimetlerin gitmesini istemektir.

Haset haramdır. Bunun sebebi de Allah’ın(c.c.) kullar arasında yaptığı taksim ve takdire razı olmamayı, teslimiyet göstermemeyi ifade etmesi ve Kur’ân-ı Kerîm’de ifade ettiği gibi kâfirlerin özelliklerinden birisi olarak sayılmasıdır: “Size bir iyilik dokunsa, bu onları tasalandırır size bir kötülük dokunsa, ondan ötürü sevinirler.” (Âl-i İmrân suresi,120. ayet.)

Hasedin ortaya çıkmasına birçok sebepler vardır. Bunların başlıcaları şunlardır:

  • Düşmanlık. Bir kişinin üstünlük taslaması karşısında diğer bir kişinin ağırına gitmesi.
  • Doğrudan doğruya kendisinin kibirlenmesinden, karşısındaki insanı küçük görüp onu kendine hizmet etmesi ve bütün arzularında kendi emrinde olması isteğinden kaynaklanan haset.
  • Şaşkınlık ve hayranlık. Kur’ân, geçmiş ümmetlerden bahsederken, onların kendileri gibi bir insanın risalet, vahiy ve Allah’a yakınlık gibibir mevkiye ulaşmasına şaştıklarını ve bunun sonucu olarak haset ettiklerini anlatır. (bk. Yâsin suresi, 15; (Mü’minun suresi, 34, 47.)
  • Makam ve mevki sevgisi, önderlik isteği.
  • Kötü huyluluk ve Allah’ın (c.c.) kullarına verdiği nimetlere karşı cimrilik.

Haset ile gıpta birbirine karıştırılmamalıdır. Gıpta yani imrenme, bir başkasının sahip olduklarını, başarılarını beğenme ve “Onda varsa bende de olabilir.” düşüncesiyle hareket etmektir.

Mümin gıpta; münafık haset eder.” sözü bu iki durumun farkını ve bulunduğu insanın niteliğini ortaya koymaktadır.

Kıskançlık, hasetten farklı olup manası ondan daha geniştir.

Zan, iyice bilmeden tahmine göre konuşmak, fikir yürütmek ve bilgi vermektir. Bir kimsenin kesin bilgisi olmamakla birlikte başka bir kötü düşünce ve kanaate sahip olmasına ise suizan, yani “kötü zan” denir. Suizan, sözlükte “ön yargı” demektir. Yani bir kişi hakkında bilmeden, tanımadan, sormadan peşin hüküm (yargı) sahibi olmaktır.

Suizanın zıddı, “hüsnüzan”dır. Hüsnüzan; iyi-güzel zan, bir kimse veya bir olayın iyiliği hakkında vicdani kanaat demektir.

Zannın bireye ve topluma zararları vardır.

  • İhtimal üzerine hüküm olan zanlar, gerçeğe uymadığından, başkasına bühtan ve iftira olacağından, zanda bulunanı vebal altına sokacaktır. 
  • Suizanda bulunan kişi saygınlığını yitirir, insanların nefretini kazanır.
  • Kötü zanda bulunmak, sosyal ilişkileri olumsuz etkiler. Akrabalar ve komşular arasındaki samimiyeti zedeler.

Hile, insanın başkalarını hareket ve fiilleriyle aldatması, dürüst davranmaması, yalan söylemesidir.

Hilede esasen karşı tarafa zarar vermek amacı olduğundan insanları aldatmanın kötülüğü ve çirkinliği açıktır. Ancak şu durumlarda geçici olarak hile yapılmasına izin(ruhsat) verilmiştir: Düşmanla yapılan savaşı kazanmak veya ırz, namus ve hakları korumak için. Savaşta hile, bazen bir ordunun göremeyeceği bir işi görürse de bununla beraber tedbir ve cesaretle yapılmayı gerektirir.

İsraf genel olarak inanç, söz ve davranışta dinin, akıl veya örfün uygun gördüğü ölçülerin dışına çıkmayı özellikle mal veya imkânları meşru olmayan amaçlar için saçıp savurmaktır.

İsrafçı kişiye müsrif denir.

Nimetleri kullanmadaki serbestliği sınırlayan tek şey kibir ve israftır

Ayeti kerimelerde israf, iki anlamda kullanılmaktadır.

Birincisi, “haddi (sınırı) ve ölçüyü aşmak” anlamındadır ki bu aynı zamanda kâfirlerin bir özelliğidir.

İkinci anlamda, “Allah’ın (c.c.) verdiği rızıktan faydalanırken aşırılığa kaçmaktır.” Bu ise yasaklanmıştır.

Cimrilik, meşru bir şeyden faydalanmaktan nefsi mahrum bırakmaktır.

KUR’AN’DAN MESAJLAR: HUCURÂT SURESİ 11-12. AYETLER

“Ey iman edenler! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da diğer kadınları alaya almasın. Belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Birbirinizi karalamayın, birbirinizi (kötü) lakaplarla çağırmayın.İmandan sonra fâsıklık ne kötü bir namdır! Kim de tövbe etmezse, işte onlar zalimlerin ta kendileridir.” (11. ayet.)

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurlarını ve mahremiyetlerini araştırmayın. Birbirinizin gıybetiniyapmayın. Herhangi biriniz ölü kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundantiksindiniz! Allah’a karşı gelmekten sakının. Şüphesiz Allah tövbeyi çok kabul edendir, çok merhamet edendir.” (12. ayet.)

Hucurât Suresi: Kur’an-ı Kerim’in kırk dokuzuncu suresidir. Medine’de inmiştir. Onsekiz ayettir. Adını, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) evinin odalarından bahseden ve “odalar”anlamına gelen dördüncü ayetteki “hucurât” kelimesinden almıştır.

İnsanları alay etmeye iten psikolojik faktörler içinde büyüklenme, kendini beğenme, karşısındakini küçük ve kusurlu görme gibi hâl ve duygular da vardır.

Hucurât suresi 12. ayette ise üç kötü huy ve alışkanlık ele alınmış, etkili bir üslûpla yasaklanmıştır: Gerçek bilgi ve kanıta değil, tahmine dayalı hüküm (zan), insanların gizliliklerini araştırmak (tecessüs) ve insanları arkalarından çekiştirmek (gıybet). Gerçeklik ihtimali yüzde ellinin üzerinde bulunmakla beraber kesin olmayan bilgi ve hükme zan denir.

2. İSLAM DÜŞÜNCESİNDE İTİKADİ, SİYASİ VE FIKHİ YORUMLAR

DİNÎ YORUM FARKLILIKLARININ SEBEPLERİ

Hz. Peygamber (s.a.v.) Dönemi: Hz. Peygamber (s.a.v.), Kur’an’ın insanlara ulaştırılmasında ve içindeki bilgilerin uygulanmasında, açıklayıcı bir görev üstlenmiştir. Peygamber Efendimiz çeşitli hadisleriyle Kur’an’da kısa ve öz olarak ortaya konan esasları açıklamış, ortaya çıkan problemleri çözüme kavuşturmuştur.

Hz. Peygamber’in (s.a.v.) Vefatından Sonraki Dönemler: Hz. Peygamber’in (s.a.v.) vefatından sonraki dönemlerde İslam toplumu coğrafi olarak büyümüş, farklı kültürlere sahip insanlar İslam dinine girmiştir. Genişleyen toplumda, farklı düşüncelerin ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur. Bu durum dinî anlayış ve yaşayışlarda farklılıkların ortaya çıkmasına neden olmuştur. İslam dünyasındaki bu gelişmeler üzerine Müslüman âlimler, ortaya çıkan sorunlara ayet ve hadisler ışığında farklı yorumlar getirmişler, farklı çözümler üretmişlerdir.

İslam Düşüncesinde Ortaya Çıkan Yorum Farklılıklarının Sebepleri: Bu sebepleri şu şekilde sıralayabiliriz:

Siyasi Sebepler: İslam düşüncesindeki yorum farklılıklarının en önemli nedenlerinden biri siyasi sebeplerdir. Hz. Peygamberin (s.a.v.) vefatından sonra halifenin (devlet başkanı) kim olacağı konusunda anlaşmazlıklar çıkmış, farklı düşünen gruplar oluşmuştur. Her grup, kendi görüşünün doğru olduğunu iddia etmek ve ispatlamak için görüşlerini ayet ve hadislerle destekleme faaliyetine girişmişlerdir.

CEMEL SAVAŞI 656 tarihinde dördüncü halife Hz. Ali (r.a.) ile peygamberimizin eşi Hz. Âişe (r.a.) taraftarları arasında Basra dolaylarında meydana gelen ilk iç savaştır. Hz. Âişe’nin devesi etrafında gerçekleştiği için Cemel Savaşı diye anılır. Münafıkların kışkırtmalarıyla iki tarafta istememesine rağmen savaş yapılmıştır. Savaş, Hz. Ali’nin zaferiyle sonuçlanmış, daha sonra Hz. Âişe, Hz. Ali tarafından Medine’ye gönderilmiştir.

SIFFİN SAVAŞI 657 tarihinde Hz. Ali (r.a.) ile Suriye valisi Muaviye b. Ebû Süfyan arasında Sıffin’de yapılan savaştır.Yaklaşık üç aya yayılan bu savaşta bir sonuca ulaşılamamıştır. Her iki tarafın razı olması ile kurulan hakem heyetinden de bir sonuç alınamamıştır. Sıffin Savaşı, İslam tarihi açısından; Hariciler denen (sonradan Hz. Ali’yi öldürecek olan) grubun oluşmasına sebep olan ve Emevi hanedanının yolunu açan önemli bir olaydır.

Cemel ve Sıffîn savaşının ortaya çıkışı Müslümanlar üzerinde büyük tesir yapmış, bu iç savaşlar çözümü zor bazı akait problemlerinin ortaya çıkışına sebep teşkil edebilmiştir. Örneğin iç savaşlarda adam öldürme günahı çokça işlenmiş, bu büyük günahı işleyenin mümin mi, kâfir mi, yoksa fâsık (günahkâr) mı olacağı konusu Haricilik, Şia, Mutezile gibi mezheplerin doğuş sebeplerinden birini oluşturmuştur.

Sosyal Sebepler: Sosyal hayat sürekli bir değişme, gelişme ve yenilenme içindedir. Her zaman ve mekânda geçerliliğini koruyan evrensel nitelikli ilkeler varlığını sürdürürken yerel nitelik taşıyan unsurlar zamanla varlıklarını yitirirler.

Kültürel Sebepler: İslam, Hz. Peygamber (s.a.v.) döneminde Arabistan Yarımadası’nın dışına çıkmamıştır. Peygamberimizin vefatından sonra fetihlerle İslam dini kısa bir zaman içinde Arap Yarımadası’nın dışına yayılmış ve Suriye, İran, Irak, Mısır gibi bölgeler İslam coğrafyasının bir parçası hâline gelmiştir. Bu bölgelerde Hıristiyanlık, Yahudilik, Mecusilik ve Zerdüştlük gibi inançlar yaygın bir şekilde bulunmaktaydı.

Coğrafi Sebepler: Fetihlerle birlikte İslam, farklı coğrafi özelliklere sahip, çeşitli dinlere mensup milletleri içine alan geniş topraklara yayılmıştır. İslam dini, sıcak ve kurak bir coğrafyada doğmasına rağmen kısa bir süre içerisinde birçok farklı iklim ve coğrafyaya ulaşmıştır. 

İnsanın Yapısından Kaynaklanan Sebepler: İnsanların anlayış ve düşünceleri birbirinden farklıdır. Bu farklılık Allah’ın (c.c.) onlara verdiği akıl ve düşünce kabiliyetinin doğal bir sonucudur. İnsanların kabiliyetleri, huyları, ilgileri, ihtiyaç ve beklentileri gibi temel özellikleri birbirinden farklıdır.

İslam’ın insanlara tanıdığı fikir ve vicdan hürriyeti: Kur’an-ı Kerim’in birçok ayetidoğrudan veya dolaylı bir şekilde okumayı, düşünmeyi ve böylece gerçeği bulup kabul etmeyi emreder. Peygamberimizin (s.a.v.) vefatı ile vahiy kaynağının ortadan kalkmasından sonra Müslümanlar, Kur’an ve hadisle doğrudan karşı karşıya gelmişler, bunları açıklama, tefsir etme (yorumlama) durumunda kalmışlardır. 

Ayet ve Hadislerin Farklı Yorumlanmasından Kaynaklanan Sebepler: Dinî düşünce ve anlayışlardaki yorum farklılıklarının ortaya çıkış sebeplerinden birisi de dinî metinlerin farklı şekilde yorumlanmasıdır. 

DİNÎ YORUMLARLA İLGİLİ BAZI KAVRAMLAR

İslam düşüncesinde dinî yorumlarla ilgili bazı kavramlar şunlardır:

İtikad: Dünyada ve ahirette insanların mutlu olmaları için Allah’ın (c.c.) göndermiş olduğu kuralların hepsini kesin bir şekilde kabullenme, iman etmedir. Kur’an-ı Kerim ve hadisler çerçevesinde İslam dininin iman esaslarını konu edinen ilim dalı da akait ilmidir.

Fıkıh, bir Müslüman’ın; dinin kişisel ve sosyal hayata dair amelî hükümlerini bilmesidir. Dinin ibadetler, evlilik, miras, ticaret vb. konularla ilgili ilkelerini delilleriyle birlikte ortaya koyup açıklayan ilim dalına da fıkıh ilmi denir. 

Din hususunda Resûlullah’tan (s.a.v.) başka kimseye ilmî bir delile dayanmadan dinde söz söyleme hakkı tanınmamıştır. İlmî bir delile dayanmasından kasıt, edille-i şer’iyye yani dört delildir. Bunlar: Kitap, sünnet, icma ve kıyastır.

Mezhep , sözlükteki anlamı “gidilecek yer, gidilecek yol, takip edilen yöntem, metot, ekoldür.” Terim olarak mezhep, İslam kültüründe dinî ilimlerde uzman olan bir müçtehidin, dinin ayrıntılarına ilişkin konularda, kendine özgü kural ve metotla meydana getirdiği görüşler toplamı, içtihatlarıdır.

İslam tarihinde ortaya çıkan mezhepler üç grupta sınıflandırılır:

1. Uygulamayla ilgili çalışmaları içine alan fıkıh mezhepleri, amelî mezhepler.

2. İnanç konularıyla ilgili mezhepler, itikadi mezhepler.

3. Yönetimle ilgili konuları esas alan mezhepler, siyasi mezhepler

Cemel ve Sıffîn Savaşlarıyla devam eden siyasi olaylar sonucunda siyasi ağırlıklı olan Haricî ve Şiî mezhepleri ortaya çıkmıştır. Bir müddet sonra da; fikir yönünden Cebriyye ve Mutezile gibi akımlar doğmuştur.

İtikadî mezhepler Ehl-i sünnet mezhepleri ve Ehl-i sünnet dışı olmak üzere ikiye ayrılır. Ehl-i sünnet mezhepleri: Maturidiyye, Eş’ariyye’dir. Ehl-i sünnetin dışındaki itikadi mezheplerden Hariciyye, Mutezile, Şia, Mürcie, Müşebbihe, Cebriyye ise, bunların meşhurlarındandır.

Fıkhî mezheplerin ortaya çıkışı ise, görüş ayrılıklarından dolayı olmuştur.

Bir Müslümanın, hükmü asıl kaynaklarından, Kur’an ve sünnetten alması gerekir.

Fırka, İslam düşünce tarihinde kendilerine özgü görüş ve inançlara sahip olan mezhep ve siyasi akımlardır.

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE İTİKADİ VE SİYASİ YORUMLAR

İşte İslam âlimlerinin yaptıkları çalışmalar sonucunda İslam düşüncesinde inançla ilgili yorumlar ortaya çıkmıştır. İtikadi mezhepler denilince; İslam dininin inanç konularını açıklayan ve farklı yorumlar ortaya koyan mezhepler kastedilir. İtikadi mezheplerin oluşmasında siyasi sebepler etkili olmuştur. Haricilik, Şia, Mutezile, Maturidilik, Eşarilik İslam tarihinde ortaya çıkan başlıca itikadi ve siyasi mezheplerdir.

Bunlardan Şia mezheplerinden İmamiye, Zeydiye ve Ehl-i sünnet mezheplerinden Eşarilik ve Maturidilik, İslam tarihinde ortaya çıkan başlıca itikadi mezheplerdir.

Ehl-i Sünnet

Hanefi mezhebine bağlı Müslümanlar, inanç konularında Maturidi’nin yolundan gitmişler ve onun düşüncelerini benimsemişlerdir. Hanefilerin büyük çoğunluğu Matüridi’dir.İnançla ilgili konularda Ehl-i sünnet mezheplerinden Maturidi mezhebine bağlı olan kişiye maturidi denir.

İMAM MATURİDİ : Tam adı: Ebû Mansur Maturidi (d. 238/852 Maturid-/ö. 333/944 Maturid)İslâm dininin inanç esasları (akait) konularında ortaya attığı görüşlerle Ehl-i sünnet’in temsilcisi olan kelam, tefsir ve fıkıh bilgini. Eserleri: Maturidi kelam, mezhepler tarihi, tefsir ve fıkıh alanında birçok eservermiştir.Bunlardan başlıcaları: Kitabu’t-Tevhid, Te’vilatü’l-Kur’an, Kitabü’l-Makâlât. “Te’vilatü’l-Kur’ân” ve “Kitâbu’t-Tevhid” adındaki iki eseri bize kadar ulaşabilmiş,diğer eserleri ise ulaşamamıştır.

Maturidilik Mezhebinin Yayıldığı Yerler: Maturidilik mezhebi, ilk önceleri Horasan ve Maveraünnehir’de sonraları da Afganistan, Pakistan, Hindistan, Türkistan, Malezya, Endonezya, Kafkasya, Rusya, Türkiye, Ortadoğu ve Balkan ülkelerinde yaşayan Müslümanların büyük bir kısmı tarafından benimsenmiştir.

Eşarilik, Ebû’l-Hasan Eşari’nin görüşleri çerçevesinde oluşmuş, Ehl-i sünneti meydana getiren itikadi mezheplerdendir. İnançla ilgili konularda Ehl-i sünnet mezheplerinden Eşari Mezhebi’ne bağlı olan kişiye Eşari denir.

İMAM EŞARİ : Tam adı: Ebû’l-Hasan Ali b. İsmâil el-Eşarî (d. 260/874 Basra/ö.324/935-936 Bağdat)İslâm dininin inanç esasları konularında ortaya attığı görüşlerle Ehl-i sünnet’in temsilcisi olan kelam bilgini. Eserleri: Eşari’nin en meşhur eserleri; el-Luma’, el-İbâne, Makâlâtü’l-İslâmiyyinve Risâle İstihsânu’l-Havd fi ilmi’l-Kelâm.

Şia

Hz. Muhammed’in (s.a.v.) vefatından sonra, Hz. Ali’nin (r.a.) imam ve halife olması gerektiğini, imamet ve hilafetin onun soyundan gelenlere ait olduğunu iddia eden farklı mezhep ve görüşlerin ortak adı, Şiiliktir.

Peygamberimizin (s.a.v.) ehl-i beytine yapılan bu acımasız muamele, Müslümanlar arasında Hz. Alive ehl-i beyt taraftarlığının doğmasına sebep olmuştur. Bu taraftarlık zamanla siyasi ve itikadi bir mezhebe dönüşmüş ve Şia adını almıştır.

Şia’nın temel görüşleri şunlardır:

✓ Hz. Ali, Hz. Peygamber’den (s.a.v.) sonra insanların en üstünüdür.

✓ Halifelik ve imamet konusu, çözümü halka bırakılabilecek işlerden olmayıp oruç,-hac, zekât gibi dinin esaslarındandır. Hz. Peygamber (s.a.v.), kendisinden sonra gelecek imamı (halifeyi) belirlemiştir. O da Hz. Ali, ondan sonra da onun oğulları vetorunlarıdır.

✓ Ayet ve hadislerle belirlenen imamlar, küçük ve büyük bütün günahlardan korunmuş olup masumdurlar.

✓ Hz. Ali ve çocukları dışında imamet makamına geçen kişiler zalimdirler.

✓ Büyük günah işleyen kimse, tövbe etmeden ölürse ebedi olarak cehennemde kalır.

İmamiye, İmam olanların sayısının on iki olduğuna inandıkları için “İsnâ Aşeriye (On iki İmamcılar); inanç, ibadet ve toplumsal ilişkilerde altıncı imam Cafer-i Sadık’ın görüşlerine dayandığından dolayı da Caferilik (Caferiye) adıyla da anılır. İmamiye inanç konularında genel olarak Mutezile mezhebinin görüşlerini benimsemiştir. Günümüzde Şiilik denildiği zaman İmamiye mezhebi anlaşılır.

Bu grup, en kalabalık Şii mezhebidir.

ON İKİ İMAM 1. Hz. Ali 2. Hz. Hasan 3. Hz. Hüseyin 4. Ali Zeynelâbidin 5. Muhammed Bâkır 6.Cafer-i Sadık 7. Musa Kâzım 8. Ali Rıza 9. Muhammed Tâki 10. Ali Nâki 11. HasanAskeri 12. Muhammed Mehdi

İmamiye Mezhebinin Yayıldığı Yerler: İmamiye mezhebi İslam âleminde Sünnilerden sonra en yaygın mezheptir. İran’ın resmî mezhebidir. Irak, Suriye, Hindistan ve Pakistan’da oldukça kalabalık bir kitleye sahiptir.

Zeydiye, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) torunu olan Hz. Hüseyin’in torunlarından Zeyd b. Ali ’ye bağlı olan Şia koludur.

Zeydiye, amelî konularda Hanefi Mezhebi’ne, itikadi konularda ise Mutezile Mezhebi’ne yakındır. Zeydiyye, Şia arasında en mutedil ve Ehl-i sünnete en yakın olan bir koldur. İnançla ilgili konularda Şia mezheplerinden Zeydiye Mezhebi’ne bağlı olan kişiye zeydi denir.

Zeydiye Mezhebinin Yayıldığı Yerler: Bugün daha çok Yemen’de yaşayan Müslümanlarca kabul edilmiştir.

ZEYD B. ALİ: Tam adı: Ebü’l-Hüseyn Zeyd b. Alî (d. 80/699 Medine /ö. 122/740 Kûfe) Zeydiyye mezhebinin imamıdır.Tabiin’den fıkıh âlimidir. Eseri: Mecmu-ul-kebîr fi’l-fıkh.

İSLAM DÜŞÜNCESİNDE FIKHİ YORUMLAR

İslam’ın farklı şekillerde yorumlanması siyasi-itikadi olduğu gibi ameli-fıkhi alandada olmuştur. Ameli-fıkhi yorumlar genellikle dinin ibadetler ve insanlar arası ilişkilerini düzenleyen kurallarda yoğunlaşmıştır. Yorumların ve farklılıkların hiçbirisi özünde ve temel ilkelerinde olmamıştır.

İslam düşüncesinde ortaya çıkan ve zamanımıza kadar etkinliğini sürdüren önemli ameli-fıkhi mezhepler, genellikle kurucuları kabul edilen müçtehit imamların isimleriyle anılmaktadır. İmam Ebu Hanife, İmam Malik, İmam Şafii, İmam Ahmet b. Hanbel ve İmam Cafer-i Sadık gibi büyük fakihler bugün İslam dünyasında yaşamakta olan Hanefi,Maliki, Şafii, Hanbelî ve Caferi mezheplerinin oluşmasına öncülük yapmışlardır.

Hanefilik, Hicri ilk iki yüzyılda Kûfe merkezli olarak çıkan ve ismini kurucusu sayılan büyük fakih İmam-ı Âzam Ebû Hanife’den alan Ehl-i sünnet fıkıh mezheplerindendir.

EBÛ HANİFE: Tam adı: Ebû Hanîfe Nu’mân b. Sâbit (d. 80/699 Kûfe/ö. 157/767 Bağdat), Lakabı İmâm-ı Âzam. İslâm dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanefi mezhebinin kurucusu, Sünni fıkhının en büyük imamı sayılan fıkıh ve hadis bilgini. Eserleri: Akaide dair yazdığı beş küçük eseri çok meşhurdur. Bunlar; el-Fıkhü’l-Ekber, el-Fıkhü’l-Ebsat, er-Risâle, el-âlim ve’l-Müteallim ve el-Vasiyye isimli risalelerdir.

Ebû Hanife’nin İlimdeki Metodu: Belli başlı ilimlerdeki görüşleri şöyledir:

  • Fıkıh: Ebû Hanife, fıkıh meselelerinin çözümünde belli bir usul belirleyen ve bunu sistemleştiren ilk İslâm âlimidir. Onun kurmuş olduğu bu sistem fıkıh tarihindeki ilk mezhebin doğuşuna ve kendisinin de ilk mezhep imamı olarak anılmasına yol açmıştır.
  • Akaid ve Kelam: Ebû Hanife’ye göre Kur’an mahluk (yaratılmış) değildir. Bu anlamda Kur’an ne O’nun kendisidir, ne de ondan başkasıdır. Arapça metin ise mahluktur.
  • Hadis: Ebû Hanife hadis ve sünnet’e gereken değeri ve önemi vermiştir. Onun farkı hadisleri anlama, yorumlama ve fıkhî alanda değerlendirme safhasında olmuştur.

Ebû Hanifenin Öğrencileri: Ebû Hanife’nin görüşünü yazan, yayan ve yaşatan öğrencileri olmuştur. Bunlardan İmam Ebû Yûsuf, İmam Muhammed, Züfer, Hasan b. Ziyâden meşhurlarıdır.

Sonraki dönemlerde ise, Tahâvi, Kerhi, Halvâni, Serahsi, Pezdevi, İbnu’l-Hümân gibi Hanefi bilginleri yetişmiştir.

İMÂMEYN: Sözlükte “iki imam” anlamına gelen “İmâmeyn” (imamân). Hanefi mezhebinde EbûHanife’nin öğrencileri Ebû Yusuf ve Muhammed b. Hasan eş-Şeybani hakkında kullanılmıştır. Mezhebin sistemleşmesinde (tedvin) büyük rol oynayan bu iki âlim hocalarıyla birlikte mezhebin imamları olarak anılır. İkisi de mezhepte müctehittirler.

Hanefi mezhebini diğer mezheplerden ayıran temel özelliklerden bazıları şunlardır:

• Meselelerin çözümünde nassların yanında reye de yer verir, böylece nasslar ile rey arasında makul denge kurmaya çalışır.

• İstihsan metoduna sıklıkla başvurur.

• Mezhep kitaplarında, farazî (sanal) fıkıh meselelerine de yer verir.

Bunun sonucunda da teorik fıkhın ve fıkıh biliminin metodolojisi olan fıkıh usulünün gelişmesine büyük katkı sağlamıştır.

Malikilik, H 2./M 8. yüzyılda “Medine” merkezli olarak çıkan ve ismini kurucusu sayılan büyükhadis ve fıkıh âlimi Malik b. Enes’ten alan Ehl-i sünnet fıkıh mezheplerindendir.

MALİK B. ENES: Tam adı: Malik b. Enes el-Esbahî (d. 93/712 Medine/ö. 179/795 Medine) İslâm dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Maliki mezhebinin kurucusu, Sünni fıkhının fıkıh ve hadis bilgini. Hadis ilminde de en güvenilir (sika) imamlardandır. Müctehit ve muhaddistir. Kendisine “Hadisçilerin ve Hicaz fıkıhçılarının önderi” denilir. Eseri: el-Muvatta.

Öğrencileri: İmam Malik’ten Abdurrahman b. Kasım, Abdurrahman el-Kurtubîve Asbağ b. Ferec gibi bazı âlimler ders almıştır. Bunlardan Abdurrahman b. Kasım, İmam Malik’in görüşlerinin yer aldığı ‘‘el- Müdevvene’’ adlı eseri gözden geçirip tashih eden kişidir. İmam-ı Şafiî de onun öğrencisidir.

Maliki Mezhebinin Yayıldığı Yerler: İmam Malik’in görüşleri Hicaz bölgesinde yayılmış, ardından Kuzey Afrika’dan Medine’ye gelen öğrencileri aracılığıyla önce Kuzey Afrika’da benimsenmiş, oradan da Endülüs’e yayılmıştır. İspanya’da kurulan Endülüs EmeviDevleti, bir dönem Malikilik mezhebini resmî mezhep olarak benimsemiştir.

Günümüzde Maliki mezhebi Mısır, Tunus, Cezayir, Fas ve Sudan’da yaşayan Müslümanlar arasında yaygındır.

Şafiilik, H 3./M 9. yüzyılda “Mısır” merkezli olarak çıkan ve ismini kurucusu sayılan büyük fakih İmam Şafii’den alan Ehl-i sünnet fıkıh mezheplerindendir.

İMAM ŞAFİİ: Tam adı: Ebu Abdullah Muhammed b. İdris b. Abbâs eş-Şafiî (d. 150/767 Gazze/ö. 204/820 Mısır) Öğrencileri: İmam Şafii: Mekke, Bağdat ve Mısır’da birçok öğrenci yetiştirmiştir. Ahmed b. Hanbel de öğrencisidir. Eserleri: İmam Şafii’nin birçok eseri vardır. İlk olarak fıkıh usulünü tedvin etmişve bu konuda “er-Risâle” yi yazmıştır. ‘‘el-Hucce’’ isimli eseri Irak’taki, “el-Ümm” iseMısır’daki görüşlerini kapsar. Bunlar en meşhur eserleridir.

İmam Şafii, bazı fetvalarını bulunduğu çevrenin şartları doğrultusunda zaman zaman gözden geçirmiştir. Bundan dolayı da onun Bağdat’ta bulunduğu dönemde yaptığı içtihatlar için mezheb-i kadim (eski görüşü), Mısır’daki içtihatları için de mezheb-icedid (yeni görüşü) tabirleri kullanılmıştır.

Şafii mezhebini diğer mezheplerden ayıran temel özelliklerden bazıları şunlardır:

• Şafiî, istihsanı reddeder ve “kim istihsan yaparsa kendisi şeriat koymuş olur” derdi.

• Mesâlih-i mürsele’yi ve Medinelilerin amelini delil almayı reddeder.

• Sükûtî icmâyı delil saymaz.

Şafii Mezhebinin Yayıldığı Yerler: Şâfii mezhebi İmam Şâfii’nin kendi kitapları ve öğrencilerinin çalışmalarıyla önceleri Mısır, Hicaz, Bağdat, Hindistan, Horasan, Azerbaycan, Harzem ve Buhâra gibi yerlerde yayılmıştır.Günümüzde ise Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerinde, Mısır, Suriye, Irak, Horasan, Filipinler, Kafkasya, Azerbaycan, Hindistan, Filistin, Endonezya, Seylan, Malaya ve Maveraünnehir’de yaygın durumdadır.

Hanbelîlik, H 3./M 9. yüzyılda “Bağdat” merkezli olarak çıkan ve ismini kurucusu sayılan büyük hadis bilgini Ahmed b. Hanbel’den alan Ehl-i sünnet fıkıh mezheplerindendir. Hanbeliler, itikatta Eşari mezhebindendir.

AHMED B. HANBEL: Tam adı: Ebû Abdillâh Ahmed b. Muhammed b. Hanbel eş-Şeybânî (d. 164/780 Bağdat/ö. 241/855 Bağdat)İslâm dininin dört fıkıh mezhebinden birisi olan Hanbeli mezhebinin kurucusu,Sünni fıkhının büyük hadis imamı sayılan fıkıh ve hadis bilgini. Hadis (Hicaz) ekolünün önderlerindendir. Ahmed b. Hanbel’in Öğrencileri: Onun fıkıh ilmini öğrencileri olan büyük oğlu Salih ve küçük oğlu Abdullah yaymışlardır. Bunların dışında Ebu Bekir el-Mervezive İbrahim b. İshak gibi bazı öğrencileri vardır. İbn Teymiyye ve öğrencisi olan İbn Kayyım bu mezhebin önemli bilginlerindendir. Eserleri: Ahmed b. Hanbelin en önemli eseri el-Müsned adlı hadis kitabıdır. Akait konularına dair “er-Red Ale’z-zenadıka ve’l-Cehmiyye’’ (Zındık ve Cebriyye Yanlılarına Cevap) adlı bir eseri vardır.Hanbelî Mezhebinde en eski çaplı eser İbn Kudame’nin el-Muğnî’sidir. Mezhebinen eski metni ise Hırakî’nin el-Muhtasar’ıdır.

Hanbelî Mezhebinin Gelişimi: Daha çok öğrencileri vasıtasıyla yayılmıştır fakatHanbelî mezhebinin fakihleri çok güçlü olduğu hâlde, istenilen ölçüde yayılmamıştır.Halktan bu mezhebe bağlı olanlar azınlıkta kalmışlardır. Hatta hiçbir İslâm ülkesinde çoğunluğu teşkil edememişlerdir ancak Necid ile Suud (ö. 795/1393) ailesi Hicaz bölgesinehâkim olduktan sonra Arabistan Yarımadası’nda Hanbelî mezhebi oldukça güçlenmiştir.

Hanbelî Mezhebinin Yayıldığı Yerler: Günümüzde Hanbeli Mezhebi mensupları; Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt, Katar, Umman, Körfez ülkelerinden Irak ve Mısır’da bulunmaktadır. Ayrıca Hanbelî Mezhebi’nin yorumu olan Vehhabilik bugün Suudi Arabistan’da resmî mezhep konumundadır.

Hanbelî mezhebini diğer mezheplerden ayıran temel özelliklerden bazıları şunlardır:

• Hüküm verirken rey ve kıyastan çok, hadis ve sahabe kavli gibi naklî delillere dayanır ve bunun yanı sıra zayıf rivayetleri kıyasa tercih eder. Bunun için de mezhepte “hadise dayalı bir fıkıh anlayışı” hâkimdir.

• Sedd-i zerai metodunu ise en iyi bir biçimde uygulayan mezheptir.

Caferilik, H 2./M 8. yüzyılda çıkan ve ismini kurucusu sayılan fakih Cafer-i Sadık’tan alan Şii fıkıh mezheplerindendir. Şiiliğin en büyük koludur.Bu mezhebe mensup olan fakihlere ve bu mezhep görüşüyle amel eden kişilere de Caferî denilmiştir. Mezhebin siyaset ve imamet görüşü on iki imam düşüncesi etrafında şekillendiğinden İsnâ Aşeriyye (On iki İmamcılık. İmamiye), akaid ve fıkıhta Cafer-i Sadık’ın görüşlerini esas aldıklarından Caferiyye adlarıyla da anılırlar. Caferilik, İmamiye Şiası’nın ameli-fıkhi yorumudur.

İMAM CAFER-İ SADIK: Tam adı: Ebû Abdillâh Cafer b. Muhammed el-Bâkır b. Ali Zeynilabidin (d. 80/699 Medine/ö. 148/765 Medine) İslâm dininin fıkıh mezhebinden birisi olan Caferi mezhebinin kurucusu sayılan,Şia fıkhının en büyük imamı olan hadis ve fıkıh bilgini. Şiilikte İsnâ Aşeriyye’nin on iki imamından altıncı, İsmailiyye’nin beşinci imamıdır. İlimdeki Metodu: Cafer-i Sadık, fıkıhta usul olarak sırasıyla Kur’an’ı, sünneti, icmayı ve aklı delil olarak kabul etmiştir. Sünnet olarak Ehl-i Beyt tarafından rivayetedilen hadîsleri kabul ederdi. Öğrencileri: Kendisinden İmam Ebû Hanife, İmam Malik ve Süfyan-ı Sevri gibi bazı âlimler ders almıştır. Öğrencisi olan Tarsuslu Cabir b. Hayyan ona nispet edilen eserleri yazmıştır.

Caferi Mezhebinin Yayıldığı Yerler: Caferilik, bugünkü İran’da çoğunluğun ve İran İslâm devletinin resmî mezhebidir. İran’dan başka, Türkiye’de Kars ve çevresinde çok azolmak üzere Irak, Suriye, Bahreyn, Lübnan, Afganistan ve Hindistan’da Caferiler vardır.

Caferi mezhebini diğer mezheplerden ayıran temel özelliklerden bazıları şunlardır:

İnançta:

• Hz. Ali ve onun soyundan gelen on iki imama inanmak imanın şartlarındandır çünkü Hz. Ali ve soyu, Allah’ın emri (c.c.) ve Hz. Peygamberin (s.a.v.) bizzat atamasıyla İslam toplumunun kıyamete kadar imamı kabul edilmiştir.

• Hz. Peygamber’in (s.a.v.) kendisinden sonra halife olacak kişiyi bizzat isim olarakbelirleyip vasiyet ettiğini ileri sürerler.

• Dinî konularda içtihat etme yetkisine sahip olmayanlar hayatta olan bir müçtehidi kendisine rehber edinerek taklit etmek zorundadır.

• İmamlar hatadan korunup masum (günahsız) oldukları için bütün davranışları ve sözleri “sünnet” olarak kabul edilir.

• Ehl-i Sünnet’in makbul halife kabul ettikleri Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer ve Hz. Osman kanalıyla gelen hadisleri kabul etmez, onları model almazlar.

• On ikinci imam Muhammed Mehdi, küçükken kaybolmuş, bir daha dönmemiştir.Kıyametin kopmasına yakın gelmesi beklenen kurtarıcı (mehdi) odur.

Caferilere göre; İslam’ın önemli on farzı şunlardır: 1. Namaz 2. Oruç 3. Hac 4. Cihat (nefsin kötü arzularına direnmek, ülke için çalışmak ve vatanı savunmak.) 5. Zekât 6. Humus (mal varlığından yıllık artışın 1/5’inivererek yetkili kurumun toplumu sosyal ve kültürel açıdan ilerletme ve geliştirme çalışmalarına katkıda bulunmak. 7. İnsanları iyiliğe yönlendirmek. 8. İnsanları kötülükten sakındırmak. 9. Hz. Muhammed (s.a.v.) ve onun ehl-i beyt’ine gönülden bağlanıponların tarafında olmak. 10. Hz. Peygamber (s.a.v.) ve ehl-i beyt’ine karşı olanlardanuzak durmak.

Bu on farz “Furûu’d-din” (dinin dalları)dır.

İbadette:

• Ezan ve kamette, “Eşhedü enne aliyyen veliyullah” (Ben şehadet ederim ki Ali Allah’ınvelisidir.) cümlesini ilave ederler.

• Abdestte çıplak ayak üzerine mesh ederler.

• Yeryüzü sayılmayan şeyler -halı, kilim gibi- üzerine secde caiz değildir.

• Namazın rükünlerini sırasıyla ve peş peşe yapmak farzdır.

• Namazda ikinci rekâtta rükûya varmadan Kunut dualarını okumak, ayaktayken elleriaşağıya salmak, rükû ve secde zikirlerinden sonra Hz. Muhammed (s.a.v.) vehl-i beyti için salavat getirmek sünnettir.

• Öğle ve ikindi namazı öğle vaktinde kılınmamış ise ikindi vaktinde (cem-i tehir)önce öğle namazı arkasından da ikindi namazı kılarlar. Aynı şekilde akşam ve yatsı namazı akşam vaktinde kılınmamış ise yatsı namazı vaktinde akşam namazının arkasından da yatsı namazını kılarlar.

Aile Hayatında:

• Mut’a nikâhını (geçici nikâh) caiz görürler.

• Ehl-i kitap kadınlarla evliliği caiz görmezler.

• Boşanmanın ancak iki şahitle gerçekleşeceğini kabul ederler.

KUR’AN’DAN MESAJLAR: NİSÂ SURESİ 59. AYET

“Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan ülü’l-emre (idarecilere) de itaat edin. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz Allah’a ve ahiretegerçekten inanıyorsanız onu Allah’a ve Resûl’e götürün (onların talimatına göre hâlledin); bu hem hayırlı hem de netice bakımından daha güzeldir. (Nisâ suresi, 59. ayet.)

Nisâ Suresi: Kur’an-ı Kerim’in dördüncü suresidir. Medine’de nazil olmuştur. Yüzyetmiş altı ayettir. Adını, kadınların ekonomik ve sosyal haklarıyla ilgili birçok konuyu ele aldığı için kadınlar anlamına gelen nisâ kelimesinden almıştır.

Âyetin asıl konusu itaattir. Allah’a (c.c.) itaat, “O’nun Kur’ân-ı Kerîm’de ve elçisinin tebliğ mahiyetindeki söz vedavranışlarında ortaya çıkan emir ve iradesine uymak” demektir. Resûlullah’a (s.a.v.) itaat, öncelikle tebliğ ettiği Kur’an’a ve sünnete uymaktır ancak burada “ve” bağlacı ile yetinilmeyip “İtaat ediniz” emrinin “Resûlullah” için de tekrar edilmesi ona itaatin, “Kur’an’dan ibaret olan vahyin tebliğine uyma”yı aştığını, kaide olarak bütün davranışlarının örnek edinilmesini, bütün buyruklarının yerine getirilmesini içine aldığını göstermektedir.

Günah işlemeyi emredene itaat yoktur. Şuarâ suresinde: Yeryüzünde düzeni bozan ama düzeltmeye yanaşmayan aşırıların istediklerini yapmayın (Şuarâ suresi, 151-152.) ayeti de bu hususu apaçık ifade ediyor.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*