AÖL Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 2 Kitabı Ders Notları Özeti

AÖL Çağdaş Türk ve Dünya Tarihi 2

4. ÜNİTE

YUMUŞAMA DÖNEMİ VE SONRASI

4.1 YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE ORTAYA ÇIKAN SİYASİ VE ASKERÎ GELİŞMELER

4.1.1. Yumuşama Dönemi (Detant)

Yumuşama Dönemi, Doğu-Batı blokları arasında olabilecek bir savaş tehlikesinin azalması ile siyasi, ekonomik, kültürel ve teknolojik anlaşmaların arttığı bir dönem olarak yaşanmıştır. Uluslararası sistemde güç sahibi olan devletlerin küresel bir savaşa yol açabilecek olayların yaşanmaması için belirli kurallar içinde tedbirli hareket ettikleri dönemdir.

Stalin’den  (1953) sonra iktidara gelen Kruşçev, Federal Almanya’yı tanıdı, Avusturya ile anlaşma yaparak bu ülkedeki askerlerini geri çekti, Japonya ile barış antlaşması imzaladı ve Batı’nın silahsızlanmaya dair önerilerinden bir kısmını kabul etti. Kruşçev, barış içinde bir arada yaşama ilkesine bağlı bir yönetim anlayışı sergiledi.

Sovyetlerin 1957’de başlattığı Sputnik Programı nükleer teknolojide uzay çağını başlattı. 1957’den sonra, her iki ülkenin ikinci vuruş yeteneğine yani karşılık verme olanağına sahip olması anlamına gelen dehşet dengesinin ortaya çıkması istikrarı beraberinde getirdi. Yani en güçlü saldırı bile karşı tarafın ikinci vuruş yeteneği olduğu sürece, nükleer bir savaşa yol açabilirdi.

1962 Küba Buhranı ile dünyanın nükleer bir savaşın eşiğinden dönmesi, yumuşama sürecini hızlandırdı ve çözüme ulaşmak için pek çok antlaşma imzalandı.
Küba Buhranı sonrasında imzalanan antlaşmalar:
• 1963’te “Atmosferde, Uzayda ve Su Altında Yapılan Nükleer Denemelerin Durdurulması Antlaşması”
• 1968’de “Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması”
• 1971’de “Deniz Dibi Antlaşması”
• 1972’de “Biyolojik Silahlar Sözleşmesi”
• 1974’te Amerika ile Sovyetler Birliği arasında “Yer Altı Nükleer Silah Denemelerinin Sınırlandırılması Anlaşması” 

Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşmaları (SALT-I)

Amerika ile Sovyet Rusya arasındaki bu antlaşmadan üç gün sonra ABD ile SSCB arasındaki münasebetlerin temel ilkeleri belirlendi. ABD ve SSCB, SALT-I Antlaşması’yla nükleer silahsızlanma konusunda önemli bir adım attı. Bu antlaşma, Helsinki Deklarasyonu için de bir başlangıç olmuştur.

Stratejik Silahların Sınırlandırılması Antlaşmaları (SALT-II)

SALT-II Antlaşması, 18 Haziran 1979’da Jimmy Carter ile Leonid Brejnev arasında Viyana’da imzalandı. Bu antlaşmaların esas önemi stratejik ve uzun menzilli nükleer silahların sınırlandırılmasıydı. Sovyet Rusya’nın 1979 yılının sonunda Afganistan’ı işgali, SALT-II’nin hayata geçmesine engel oldu.

Avrupa Güvenlik ve İş Birliği Konferansı (AGİK) ile Helsinki Deklarasyonu (1975)

2 Kasım 1972’de Arnavutluk dışında bütün Avrupa devletleri ile ABD ve Kanada’nın büyükelçileri Helsinki’de toplandı ve Helsinki Deklarasyonu 35 ülke temsilcisi tarafından 1 Ağustos 1975’te imzalandı. 

Helsinki Müzakereleri’nde meseleler her birine sepet adı verilen dört ana başlığa ayrılarak ele alındı.

Birinci Sepet
Avrupa’nın güvenliğine dair antlaşma
İkinci Sepet
Ekonomi, bilim, teknoloji, çevreyi koruma, Akdeniz’de güvenlik ve iş birliğine dair antlaşma
Üçüncü Sepet
İnsan hak ve hürriyetleri ile diğer alanlarda iş birliğine dair antlaşma
Dördüncü Sepet
Yapılan antlaşmaların tatbikinin gözden geçirilmesi için zaman zaman toplantıların yapılmasına dair antlaşma

ABD’nin daveti üzerine 1959’da Amerika’ya giden Kruşçev, Amerika’yı ziyaret eden ilk Rus lider oldu.

4.1.2. Soğuk Savaş Dönemi Çatışmaları

Küba Buhranı (1962)

Küba, 1930’dan beri diktatör Fulgencio Batista yönetimine karşı Fidel Castro’nun başlattığı mücadele 8 Ocak 1959’da başarıya ulaştı. Castro, kurduğu ilk hükûmette komünistlerden kimseye yer vermedi. 1959 Nisan’ında yaptığı konuşmasında “Biz her türlü diktatörlüğe karşıyız. Komünizme karşı olmamız da bundandır.” diyordu. New York’taki konuşmasında da “Ne hürriyetsiz ekmek ne ekmeksiz hürriyet, ne kişi diktatörlüğü ne de sınıf diktatörlüğü. Terörsüz ve ekmekli hürriyet, işte bu hümanizmdir.” diyordu.

ABD’nin ekonomik hâkimiyetinden kurtulmak isteyen Küba, 1960’ta SSCB ile ekonomik ilişkilerini geliştirmek için antlaşmalar yaptı.

Castro rejimine karşı olan Kübalı sığınmacılar, tarihte Domuzlar Körfezi Harekâtı olarak anılan, ABD desteğinde 17 Nisan 1961’de Küba’ya karşı başarısız bir işgal girişimi gerçekleştirdiler.

ABD ve SSCB bir nükleer savaşa doğru hızla sürüklenmekteydi. SSCB, Amerikan kararlılığı karşısında geri adım attı.

Amerika ve Rusya arasında yürütülen mekik diplomasisi ile ortaya çıkan sonuçlar:

• Kruşçev, Küba’daki füzelerin söküleceğini ilan etti.
• Rus bombardıman uçakları Küba’dan ayrılırken ABD de deniz ablukasını kaldırdı.
• Nükleer savaş tehlikesi ortadan kalkmış oldu.
• Küba Buhranı, Çin ile SSCB ilişkilerinde gerilime neden oldu. Pekin, Moskova’yı devrimci davaya ihanet etmekle suçladı. SSCB’ye karşı oluşan güvensizlik Castro’yu Çin’e yakınlaştırdı.
• Kriz Türkiye’nin iki süper güç arasında sıkışmış olduğunu, ABD ile müttefik olmasına karşılık güvende olmadığını ortaya koydu.
• Küba Krizi’nin zirveye çıktığı 27 Ekim 1962, “nükleer savaşın eşiğinden dönülen gün” olarak nükleer silahsızlanma çabalarının başlangıcı oldu.

Vietnam Savaşı (1964)

Asya’daki sömürgelerini kaybetmek istemeyen ve ABD’nin desteğini alan Fransa, Vietnam’ın bağımsızlığına karşı çıktı. Fransa’nın 1946’daki saldırısı Çinhindi Savaşı’nı başlattı. ABD bir yandan Vietnam’ın komünist olmasının domino etkisine yol açacağını düşünürken diğer yandan Fransa’yı yanında tutmak istedi. 1954’teki Cenevre Antlaşması’na göre 17. paralel esas alınarak kuzeyde Ho Chi Minh tarafından Vietnam Demokratik Cumhuriyeti, güneyde Batı yanlısı hükûmet kuruldu. ABD’nin desteklediği bu hükûmet, Cenevre Antlaşması gereği 1956’da yapılması gereken seçimleri kabul etmedi ve kendisini Güney Vietnam Cumhuriyeti’ne dönüştürdü.

1964 yılında başlayan Vietnam Savaşı İki taraf arasında 1968’de başlayan resmî görüşmelere ilave olarak Henry Kissenger, 1969 sonlarında Kuzey Vietnamlı temsilcilerle görüşmelere başladı. 1973’te Paris Barış Antlaşması imzalanarak Vietnam Sosyalist Cumhuriyeti kuruldu.

Keşmir Sorunu (1947)

1947’de bağımsızlıklarını kazanan Hindistan ve Pakistan arasındaki sorunlar ilerleyen yıllarda çatışmalara yol açmıştır.

Keşmir’in 1947’de Hindistan’a ilhakı, 1948’deki Pakistan-Hindistan Savaşı’nın sebebi oldu. Birleşmiş Milletlerin araya girmesi ve plebisit kararının alınması ile ateşkes sağlandı.

1963 Aralık ayından itibaren Keşmir’de Hindularla Müslümanlar arasında çatışmalar yaşandı. 1965’te Pakistan askerlerinin Keşmir’e girmesi ile savaş başladı.
BM Güvenlik Konseyinin ateşkes çağrısına tarafların olumlu cevap vermesiyle ateşkes antlaşması yapıldı. SSCB aracılığı ile Pakistan ve Hindistan, Taşkent’te bir araya gelerek 10 Ocak 1966’da Taşkent Deklarasyonu’nu yayımladılar. Buna göre:

  • Her iki taraf da kuvvetlerini savaş öncesi konumlarına çekecek.
    Anlaşmazlıklar barışçı yollarla çözümlenecek.
  • İki ülke birbirlerinin iç işlerine müdahale etmeyecek.
  • İki ülke arasında iktisadi ve kültürel ilişkiler geliştirilecek.

SSCB’nin Afganistan’ı İşgali (1979)

XIX. yüzyılda İngiltere ve Rusya’nın rekabet alanı olan Afganistan, Emir Emanullah yönetiminde 1919’da bağımsızlığını kazanmıştır.

Afganistan’da 1978’de askerî darbe ile Afganistan Demokratik Halk Partisinin başat siyasal güç olduğu Demokratik Afgan Cumhuriyeti kuruldu. Devlet başkanlığına Nur Muhammed Taraki getirildi ve SSCB ile dostluk antlaşması imzalandı.

Doğu Avrupa’da sürgünde bulunan eski başbakan yardımcılarından Babrak Karmal, 25 Aralık 1979’da Kabil’e geldi ve başbakan oldu. Halkın Sovyet yanlısı yönetime karşı gösterdiği tepki üzerine Afgan Hükûmeti SSCB’den yardım istedi. Aynı gün Sovyet birlikleri Afganistan’a girmeye başladı.

Sovyetlerin Afganistan’ı işgali ABD’de Yumuşama Dönemi’nin sona erdiği kanısına neden oldu. ABD Senatosu, SALT-II Antlaşması’nı onaylamadı ve SSCB’ye karşı tarım ürünleri ambargosu dâhil uluslararası önlemler alınması için çaba harcadı.

Afganistan işgali karşısında ABD Başkanı Carter (Kartır), tahıl ürünleri ve yüksek teknolojinin satışı hususunda ambargo uyguladı ve 1980 Moskova Olimpiyatları’nı boykot etti.

Afganistan, SSCB için insan ve para tüketen bir savaş makinesi hâline geldi.
SSCB, 14 Nisan 1988 Cenevre Antlaşması sonrası 1988-1989’da Afganistan’dan çekildi. 

4.1.3. Bağlantısızlar Hareketi’nin Doğuşu

Bağlantısızlığın Asya ve Afrika devletleri içerisindeki öncü rolünü Hindistan üstlenmiştir. Bağlantısızlık politikasını şekillendiren Hindistan Başbakanı Jawaharlal Nehru olmuştur.
Nehru’nun bağlantısızlık fikrinin temelinde barış içinde bir arada yaşamanın beş ilkesi vardır, bunlar;

  • Siyasi bağımsızlık,
  • askerî ittifaklara katılmamak,
  • Kendi topraklarında başka devletlerin askerî üs kurmasına izin vermemek,
  • İkili ittifaklara girmemek,
  • Millî kurtuluş mücadelelerini desteklemektir.

Bağlantısızlıkta bloklara karşı bir düşmanlık değil, herkesle dost olmak esastır. Nehru, bağlantısızlığın bir üçüncü blok olarak değerlendirilmesine de karşı çıkmıştır. Bağlantısızlığın içinde yer alan Yugoslavya da Soğuk Savaş’ı şiddetle reddetmiştir.

1955 Bandung Konferansı’nda bağlantısızlığın ortaya çıkmasını sağlayan en önemli neden, bağımsızlığını yeni kazanan bu devletlerin zayıflığı ve güçsüzlüğü olmuştur.

4.2. KÜRESEL GÜÇLERİN, ENERJİ KAYNAKLARI ÜZERİNDEKİ REKABETİNİN ORTA DOĞU’DAKİ SİYASİ GELİIŞMELERE ETKİLERİ

4.2.1. Arap-İsrail Savaşları

Sykes-Picot Antlaşması ile Osmanlı Devleti’nden ayrılan Filistin bölgesinde, Balfour Deklarasyonu ile bir Yahudi devleti kurulması yönünde adım atıldı. San Remo Konferansı ile İngiliz idaresine bırakılan
Filistin’e çok sayıda Yahudi göçü yaşandı. Arap toplumunda rahatsızlıklara neden olan bu göçler; 1920, 1921 ve 1929 yıllarında Araplar ile Yahudilerin çatışmasına neden oldu. İngiltere, Filistin meselesini Birleşmiş Milletler gündemine taşıyarak çözmeyi amaçladı. BM’de kurulan Filistin
Özel Komitesi ile iki farklı çözüm olarak Çoğunluk Planı ve Azınlık Planı ortaya konuldu. Aralarında Türkiye’nin de olduğu İslam ülkeleri bağımsız Filistin devleti fikrini benimsedi. ABD ve SSCB birlikte hareket ederek Filistin’in taksimi yönünde tavır aldılar.

İngiltere, 14 Mayıs 1948’de Filistin’deki kuvvetlerini çekeceğini ve manda yönetimini kaldıracağını açıkladı. Aynı esnada Yahudi Millî Konseyi de İsrail Devleti’nin kurulduğunu ilan etti. ABD ve SSCB, 15 Mayıs’ta bağımsız İsrail Devleti’ni tanıdı. İsrail Devleti’nin kurulması, Araplar ile Yahudiler arasında kesin bir ayrışmaya ve bu devlet ile bazı Arap devletlerinin 1948, 1956, 1967 ve 1973’te savaşmalarına neden oldu.

1948 Arap-İsrail Savaşı

Mısır, Ürdün, Suriye, Lübnan ve Irak ordularının 15 Mayıs’ta Filistin’e girmesiyle savaş başladı. Henüz yeni kurulan İsrail’in ordusu Irgun (Argın), Stern (Störn) ve Haganah (Heganah) terör örgütlerinin militanlarından oluşuyordu. İsrail, kısa sürede üstün duruma geçti, 1949’da yapılan ateşkes antlaşmalarıyla savaş sona erdi.

1956 Arap-İsrail Savaşı

İsrail’in 29 Ekim 1956’da Mısır’a saldırmasıyla savaş başladı. İngiltere ve Fransa da havadan Mısır üslerini vurdu. SSCB’nin duruma tepki göstermesi ve ABD’nin de İngiltere ve Fransa’yı sert şekilde uyarması üzerine savaş durduruldu ve işgal birlikleri geri çekildi.

1967 Arap-İsrail Savaşı

Filistin davasının tek çatı altında toplanması için 1964’teki Arap Birliği toplantısında, Yaser Arafat liderliğindeki Filistin Kurtuluş Örgütünün (FKÖ) ve gerilla tarzı askerî birlik niteliğinde yapılandırılacak El-Fetih’in kurulması kararlaştırıldı.

SSCB’nin desteğini alan Mısır, Tiran Boğazı’nı İsrail’in geçişlerine kapattı. İsrail bu olayı savaş sebebi kabul etti ve 5 Haziran’da düzenlediği ani bir saldırı ile savaşı başlattı.

ABD donanmasına ait 6. Filo’nun bölgede olması ve İsrail’e lojistik yardım yapması, savaşın 6 günde bitmesini sağladı.

Arap ülkeleri ABD’ye petrol sevkiyatını durdurup ilişkileri askıya aldı. İsrail; Golan Tepeleri, Batı Şeria, Sina Yarımadası, Gazze, Doğu Kudüs gibi yerleri ele geçirdi. Bu savaş Arap-İsrail savaşlarının dönüm noktası oldu. Çünkü İsrail, topraklarını dört kat artırdı.

1973 Arap-İsrail Savaşı

Bu savaşta asıl amaç, İsrail’i yok etmek değil 1967 Savaşı’nda kaybedilen yerleri geri almaktı. ABD Kongresi’nin İsrail’e silah ve para yardımı kararı almasının ardından Petrol İhraç Eden Arap Ülkeleri (OAPEC), petrol ihracatını azalttı ve fiyat artışına gitti. 
İsrail, OAPEC’in bu tavrı ve büyük devletlerin araya girmesiyle 25 Ekim 1973’te Mısır ve Suriye ile ateşkes imzaladı. 1967 Savaşı’nda aldığı toprakların bir kısmından çekildi.

Bu savaş ramazan ayına rastladığı için Ramazan Savaşı veya Yahudilerin kutsal ayına rastladığı için Yom Kippur diye de anılır.

Savaş sonrası Mısır ve İsrail genelkurmay başkanlarının katılımıyla imzalanan ilk Arap-İsrail antlaşması 101. Kilometre Antlaşması’dır.

4.2.2. 1960 Sonrası Enerji Kaynaklarındaki Değişim ve 1973 Petrol Krizi

1960’a kadar Yedi Kız Kardeş diye adlandırılan ABD menşeli yedi petrol şirketi yönetti. OPEC’in 1960’ta kurulmasından sonra petrol üreten ülkeler de petrol enerjisinde söz sahibi olmaya başladı.

Yaşanan krizler sonrasında bol ve ucuz olan doğal gaza ağırlık verildi. Nükleer santrallerin ve hidroelektrik santrallerinin yapımı artarak devam etti. Ham madde rezervi çok olan kömür cazip hâle geldi. Kömürden metan gazı üretimi, yatay sondajlama ve hidrolik çatlatma yöntemi ile üretilen şeyl gaz, önemli hâle gelen enerji kaynakları oldu.

1973 Petrol Krizi

ABD, 1971’de doların altınla değiştirilmesini temel alan Bretton Woods sistemi yerine piyasa kanunlarına göre iniş çıkışların yaşanabileceği ve doların uluslararası ödeme aracı olduğu yeni sisteme geçti.

Petrol gücünü eline alan Arap ülkeleri;
• Arap-İsrail savaşlarında İsrail’e destek veren Avrupa ve ABD’yi cezalandırmak,
• Dünya kamuoyunun ilgisini Filistin meselesine çekmek,
• İsrail üzerinde baskı oluşturmak,
• Petrol ihraç eden Arap ülkelerinin (OAPEC) gelirlerini artırmak gibi nedenlerden dolayı petrol üretimini azaltmak yerine fiyatları artırma yoluna gitti. 

Petrol fiyatları 1973’te 2,59 dolarken 1974’te 11,65 dolara yükseldi. Bu artış, özellikle sanayisi gelişmiş olan Avrupa ve Japonya’da üretim maliyetlerinin artmasıyla ekonomik olumsuzlukları beraberinde getirdi. Krizin etkileri 1980’li yılların ortalarına kadar devam etti. Bu duruma büyük güçlerin tepkileri şu şekilde olmuştur:

  • İngiltere: Arap ülkelerine uygulamakta olduğu silah ambargosunu İsrail’e de uygulamaya başladı.
  • Japonya: İsrail ile ilişkilerin kesilmesine varacak girişimlerde bulundu.
  • Avrupa: BM Güvenlik Konseyi kararını kabul ettiklerini, İsrail’in işgal ettiği bölgelerden çekilmesi ve diğer ülkelerin egemenlik haklarına saygılı olması gerektiğini içeren bir bildiri yayımladı. 1974’te Yeni Enerji Politika Stratejisi hazırlayarak enerji kullanımında tasarrufa gidilmesi yönünde de adımlar attı.
  • Bu kriz gelişmekte olan ülkelerde (Brezilya, Türkiye, Hindistan gibi) enflasyon, sanayileşmenin yavaşlaması gibi olumsuz etkilere neden oldu.

4.2.3. İran-Irak Savaşı

İran ile yaşadığı sorunları ancak savaş yoluyla halledebileceğini düşünen Irak’ın İran ile savaş 22 Eylül 1980’de savaşa girme gerekçelerinden bazıları şunlardır:

• Irak, İran’da yaşanan ihtilal sonrasında baş gösteren kaos ortamından istifade ederek aralarındaki sınır sorunlarını kendi lehine çözmek istemesi
• Irak, İran Devrimi’nin Arap dünyasına yayılmasına engel olmak istemesi.
• İran’ın, Sünni olan Irak iktidarına karşı Şii Iraklıları kışkırtması.
• Saddam Hüseyin’in Orta Doğu ve Arap ülkeleri arasında lider olmak istemesi.
• İran’da devrim yapan Humeyni yönetimi, yüksek rütbeli subayları ordudan ihraç etmesi.
• ABD ve SSCB’yi şeytan devletler ilan etmesinden dolayı İran’ın büyük devletlerle arası açılması.

20 Ağustos 1988’de ateşkesin sağlanması ile savaş fiilen sona erdi.

Savaşın sonuçları:
• Her iki ülkeden de yaklaşık birer buçuk milyon insan hayatını kaybetti.
• Her iki ülkenin de milyarlarca dolar kaynağı heba oldu ve iki ülke de ekonomik darboğaza girdi.
• Her iki ülkenin de petrol kaynakları tahrip oldu.
• Arap ülkeleri arasındaki ayrılıklar daha da arttı. Bu durum İsrail’in bölgede daha rahat hareket etmesini sağladı.
• İran’da devrimi eleştirenler tasfiye edildi ve yeni rejim ülkeye tamamen hâkim oldu.
• Irak’ın bu savaştan kazançlı çıkmaması Saddam Hüseyin’i yeni bir maceraya (Kuveyt’in işgali) itti. 

4.3. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE DÜNYADAKİ EKONOMİK, SOSYOKÜLTÜREL VE BİLİMSEL GELİŞMELER

4.3.1. Dünya Ticaret Hacmindeki Değişim

1945-1970 arası dönemde gelişmiş ülkeler, gelişmekte olan ülkelerdeki sömürge bağlantılarını kullanarak ham maddeyi düşük fiyatlardan aldılar. Ayrıca ucuz petrol ve ucuz iş gücü gelişmiş ülkelerin itici gücü oldu. Verimlilik ve kâr oranlarında büyük artış yaşandı.

II. Dünya Savaşı sonrası Batı Avrupa ülkelerinin ekonomileri ciddi yapısal değişimlere uğradı. Ülkelerdeki tarımsal nüfus 1950’lerde %20-25 iken 1970’lerde yaklaşık %10’a geriledi. Bu durum tarımda sanayileşmenin bir sonucuydu. II. Dünya Savaşı sonrası gübre kullanımındaki artış tarımsal üretimi de artırdı. Amerikan tarım ihracatı etkisiyle tarımda üretim dünya çapında arttı. Bu artış Üçüncü Dünya ülkelerinin ekonomilerine ağır darbe vurdu.

Dünya ihracat hacmi 1950’de 300 milyar dolardan 1973’te 1,7 trilyon dolara, yüzyılın sonunda ise 5,8 trilyon dolara çıkmıştı. Avrupa’da 1950’de toplam ihracat 0,14 trilyon dolar, 1973’te 0,90 trilyon dolar, yüzyılın sonunda ise 2,73 trilyon dolar oldu. İhracat, Avrupa’nın ekonomik performansında sürekli artan bir rol oynadı.

Uluslararası ticaretin artışı, ülkelerin birbirlerine daha bağımlı hâle gelmesini ve özellikle çok uluslu şirketlerin çeşitli ülkelerde yayılmasını sağladı.

4.3.2. ABD’de Irkçılık Karşıtı Hareketler

1960’lı yılların ABD’sinde ırk ayrımcılığının sona erdirilmesi için büyük bir mücadele verilmekteydi. İç savaş sonrasında köleliğe son verilen ABD’de, 1868 ve 1870 yıllarında anayasada yapılan düzenlemelerle siyahlara siyasi haklar verilmişti. Ülkenin güneyinde kurulan Ku Klux Klan (Ku Klaks Klan) örgütü, bu hakların engellenmesi ve siyah vatandaşların baskı altına
alınması için çalışmaktaydı. Ülkenin kuzeyinde yaşayan siyahlar güneye göre daha rahat olsa da onlar da baskıya uğramaktaydı.

Irkçılığa karşı savaş, Rosa Parks’ın (Roza Parks) 1955’te Alabama’da bir belediye otobüsünde yerinden kalkmamasıyla başladı.

1958’de ırkçılığa karşı mücadelenin önderliğini, Baptist mezhebinin siyahi papazı Martin Luther King (Martin Lüter King) üstlendi. Bazı siyahlar din değiştirerek Müslüman olmaya başladı. Bu hareketin liderlerinden biri olan Malcolm X (Malkom iks), 21 Şubat 1965’te öldürüldü. 4 Nisan 1968’de M. L. King de öldürüldü. 
Bunun üzerine 125 kentte şiddet olayları yaşandı. 1969’da ABD Yüksek Mahkemesine bir siyahi üye atandı, aynı mahkeme okullardaki ırk ayrımına son verilmesini istedi.

4.3.3. 68 Kuşağı

68 Hareketi, II. Dünya Savaşı yıllarından itibaren toplumsal sorunların giderek artması ve yaygınlaşmasıyla ortaya çıktı.

1968 yılı içerisinde milyonlarca öğrenci sokaklara çıktı, üniversiteler işgal edildi. Devrim ateşinin işçilere sıçramasıyla hayat felç oldu ve bu yıl başkaldırı yılı olarak anıldı. İstekler; daha fazla özgürlük, eşitlik, adalet ve temiz bir çevreydi.

68 Kuşağı Türkiye’de de üniversitelerde ortaya çıktı. Türkiye’deki 68 eylemlerinin en önemli özelliği antiemperyalist bir nitelik taşımasıydı.

Türkiye’de 68 Kuşağı; Deniz Gezmiş, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi isimler liderliğindeki sol hareketle özdeşleştirildi.

4.3.4. Kadın Hakları Sorunları

Toplumsal cinsiyet kavramı ilk olarak 1930’lu yıllarda fizyolojik cinsiyetin psikolojik karakterlerden farklı olduğunu belirtmek amacıyla kullanılmıştır.

Çalışma hayatında cinsiyet ayrımcılığı, doğrudan veya dolaylı olarak iki şekilde görülür:

  • Kadınlar, mesleki yönlendirme ve işe giriş aşamasında, iş ortamında çalışma esnasında, işten ayrılırken veya çıkarılırken cinsiyete dayalı ayrımcılık uygulamaları ile karşı karşıya kalırlar.
  • Sosyal haklarını kullanmada da ayrımcılığa tabi tutulurlar.

Psikolojik şiddet (mobbing)

  • Bireyin kendisini ifade etmesini engelleyen saldırılar,
  • Sosyal ilişkilere yapılan saldırılar,
  • Bireyin sosyal itibarına saldırılar,
  • Bireyin yaşam ve iş kalitesine saldırılar,
  • Doğrudan sağlığı etkileyen saldırılar.

4.3.5. Spor, Sanat ve Müziğin Topluma Etkileri

1960’lar siyasi ve sosyal açıdan önemli değişikliklerin yaşandığı yıllarda değişimin müziğe yansıma noktalarından biri “rock” diye tanımlanan ve 1960’lar ve 1970’lerin ortalarına kadar topluma damgasını vurmayı başaran müzik türü oldu. 

1960’larda devreye giren Pop Art, yüksek sanata ve kurumlarına karşı bir saldırı olarak görüldü. Bu sanatın en önemli isimlerinden Andy Warhol’dur. 

1960 ve 1970’lerde Muhammed Ali; ırkçılık, politika, din ve bokstaki duruşuyla milyonların kahramanı oldu. 1964’te dünya şampiyonu olan Muhammet Ali, kendini bir dünya vatandaşı ve tüm Müslümanların koruyucusu olarak kabul etti. Siyahi gençler, onun ırkıyla gurur duymasına, lafını esirgememesine ve bağımsız tavırlarına hayran oldu.

4.3.6. Dünyada Uzay Çalışmaları ve Askerî Teknolojinin Gelişimi

Silahlanma yarışı ve silah denetimi ile ilgili gelişmeler Washington ile Moskova’nın dünya siyasetinin merkezinde kalmalarını sağladı. Ruslar 1957’de dünyanın insan yapımı ilk uydusu olan Sputnik’i uzaya yollayınca ABD ile Rusya arasındaki soğuk savaş, uzay yarışına dönüştü.

ABD, uzay çalışmalarının koordineli bir şekilde yürütülmesini sağlamak amacıyla 1958 yılı Ekim ayında Ulusal Havacılık ve Uzay Dairesini (NASA) kurdu.

1969’da Ruslara yetişme gayretindeki ABD, Ay’a insan gönderdi. Dünya çevresinde dönerek TV sinyallerini yansıtan, hava değişikliklerini aydeden, casusluk yapan araçlar uzaya yerleştirildi. ABD’nin geliştirdiği uzay mekiği ile uzay çağı yeni bir döneme girdi.

4.4. YUMUŞAMA DÖNEMİ TÜRK DIŞ POLİTİKASINI ETKİLEYEN GELİŞMELER

1960-1980 arası dönemde Türk dış politikasının temelini Kıbrıs Meselesi oluşturmuştur. Kıbrıs Meselesi’nden doğan sorunlar; Amerika, SSCB ve Yunanistan ile münasebetlerimizin çerçevesini belirlemiştir.

4.4.1. Türkiye’nin ABD ve SSCB ile İlişkileri

Küba Buhranı, ABD’nin aldığı kararların Türkiye’nin güvenliğini tehlikeye düşürebileceğini gösterdi ve Türkiye, bu olayla tek yönlü dış politika izlemenin zararlarını anladı. Türkiye, sonraki yıllarda SSCB ile iş birliğinin artırılması, afyon yasağının kaldırılması ve Kıbrıs Müdahalesi ile ilgili konularda ulusal çıkarlarını ön planda tutmayı esas aldı.

ABD Başkanı Johnson’ın gönderdiği ve Türk kamuoyunun içeriğini ancak 1966’da öğrenebildiği mesaj, Türkiye’nin Kıbrıs’a müdahalesini ABD’nin istemediğini göstermişti.

ABD’nin Türkiye’deki askerî varlığına karşı çıkan akımlar güç kazandı. Diğer yandan Türk ordusundaki silahların büyük bölümünün ABD kaynaklı olmasının olumsuzlukları da görüldü.
1974’te düzenlenen Kıbrıs Barış Harekâtı üzerine ABD, Türkiye’ye ambargo uyguladı. Türk ordusunun modernize edilmesi için gerekli askerî yardımlar üç yıl süreyle kesildi. Buna tepki olarak Türkiye, 25 Temmuz 1975’ten itibaren Amerika’nın Türkiye’deki bütün üs ve tesislerine İncirlik hariç olmak üzere el koydu. Türk ordusunda yerli savunma sanayisinin geliştirilmesinin gerekliliği dile getirilmeye başlandı. 13 Şubat 1975’te Kıbrıs Türk Federe Devleti kuruldu. 1978’de ABD ambargosunun kaldırılmasıyla iki ülke arasındaki ilişkiler gelişme gösterdi.

Johnson Mektubu, Türkiye-ABD ilişkilerinde bir kırılma noktası oluştururken Türkiye-SSCB ilişkilerinde olumlu bir dönem başlattı. Türk-Sovyet münasebetlerinde barış içinde bir arada yaşama esas alındı.
SSCB Kıbrıs’a dışarıdan yapılacak müdahaleye karşı olmasına rağmen adada iki toplumun varlığını kabullendi.

1974 Kıbrıs Barış Harekâtı’na SSCB’nin karşı çıkması, Türk-Sovyet ilişkilerinin bozulmasına neden oldu. Ambargo yıllarında Türk-Amerikan ilişkilerinin zarar görmesine rağmen SSCB’ye duyulan güvensizlik, Türk-Sovyet ilişkilerinin gelişmesine engel oldu.

4.4.2. Türk-Yunan İlişkileri

Türk-Yunan ilişkileri; Batı Trakya, Ege Adaları, Fır Hattı, Kıbrıs ve kıta sahanlığı meseleleri olmak üzere ele alınabilir.

1976 başında Sismik-I’in Ege’ye açılması ile iki devlet tekrar savaş durumuna geldi. Bu olaydan sonra Yunanistan ile Türkiye, konuyu İsviçre’nin başkenti Bern’de görüştü. İki ülke arasında 1976’da Bern Deklarasyonu imzalandı. Bu deklarasyona göre müzakereler samimiyet ve iyi niyet çerçevesinde yürütülecekti. Görüşmeler, tam bir gizlilik taşıyacaktı. Taraflar, müzakereler süresince Ege’de kıta sahanlığı konusunda hiçbir faaliyette bulunmayacaklardı. Görüşmeleri engelleyecek ve birbirlerini küçük düşürecek bütün girişim ve tutumlardan kaçınacaklardı. Türkiye ile Yunanistan arasındaki kıta sahanlığı meselesi, günümüzde de devam etmektedir.

FIR hattı, uluslararası uçuş güvenliğini sağlamak üzere oluşturulmuş uçuş haber alma bölgesidir. 

1952’de İstanbul’da ICAO tarafından düzenlenen toplantıda alınan kararla Ege’deki FIR sorumluluğu Yunanistan’a verildi. Atina’nın FIR’ı zamanla bir hava egemenliği olarak görmesi ve bir hudutmuş gibi göstermesi üzerine bu hattın değiştirilmesi için Türkiye, ICAO nezdinde girişimlerde bulundu fakat bir sonuç elde edemedi. Türkiye’nin 1974’te gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı da FIR hattı sorununda etkili oldu.

Yunanistan’ın, egemenliği altında yer alan ve uluslararası antlaşmalarla silahsızlandırma yükümlülüğü getirilen adaları önce gizli daha sonra açıktan silahlandırması, Türkiye ve Yunanistan arasındaki ilişkilerde gerginliğe yol açan önemli bir sorun oldu. Ege adalarının silahlandırılması, Kıbrıs dolayısıyla ilişkilerin gerginleştiği 1960’lı yıllardan sonra ortaya çıktı.
Türkiye, 29 Haziran 1964’te verdiği nota ile Yunanistan’ın antlaşmalara uygun hareket etmesini ve Rodos’la İstanköy’deki tahkimatını durdurmasını istedi. 1969’daki notada da Limni’deki silahlanmanın durdurulmasını istedi. Yunanistan, 1974’ten itibaren Ege adalarının silahlandırılması hakkına sahip olduğunu ifade etti.

Kıbrıs ve Ege’nin dışında Türkiye ile Yunanistan arasında her iki ülkedeki azınlıkların durumu da sorun olmuştur. Türkiye, Yunanistan’ı ülkedeki Türk azınlığın haklarını ihlal etmekle suçlamış, Yunanistan ise benzer şikayetleri Türkiye’ye yöneltmiştir. Batı Trakya Türk azınlığının zor yılları, Kıbrıs Meselesi’nin yaşanmasıyla başladı ve o zamandan sonra Yunanistan Türk azınlık üzerindeki baskı ve kötü muameleyi arttırmıştır.

II. Dünya Savaşı sonrası Türk dış politikasının temel sorunu Kıbrıs Meselesi olmuştur. Türkiye’nin Amerika, SSCB, Yunanistan ve Orta Doğu ülkeleri ile ilişkilerinde Kıbrıs Meselesi belirleyici olmuştur. Kıbrıslı Rumlar, İngiltere’ye kendi isteklerini kabul ettirmek için Grivas liderliğinde EOKA’yı
(Kıbrıs Mücadelesi Ulusal Örgütü) kurarak adada İngiliz ve Türkleri hedef alan terör faaliyetlerine başladı.  Kıbrıslı Türkler EOKA’ya karşı korunma amacıyla ilk Türk direniş örgütü olan Volkan’ı kurdu, EOKA’nın saldırılarını artırırken bu saldırılara karşılık vermek için 1 Ağustos 1958’de Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) kuruldu. 

Türkiye ile Yunanistan bağımsız Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulması için 11 Şubat 1959’da Zürih’te anlaşmaya vardı. Londra’da da İngiltere’nin ve Kıbrıs’taki iki toplumun liderlerinin onayı alındı. Bu şekilde ortaya çıkan Zürih ve Londra Antlaşmaları; bağımsızlık, iki toplumun ortaklığı ve toplumsal alanda otonomi ilkelerine dayandırıldı. Devletin kurumlarını oluşturmak üzere 13 Aralık 1959’da yapılan seçimlerde Başpiskopos Makarios cumhurbaşkanı, Dr. Fazıl Küçük de cumhurbaşkanı yardımcısı seçilerek Kıbrıs Cumhuriyeti 1960’ta kuruldu.

Bu dönemden sonra Rumların hazırladığı, Türklerin imhası veya adadan atılmasını öngören Akritas Planı, bir etnik temizlik girişimiydi.

5 Haziran’da ABD Başkanı Johnson tarafından yazılan mektup hem Türk-Amerikan ilişkilerini hem de Türkiye’nin Kıbrıs politikasını olumsuz etkiledi. 28 Aralık 1967’de başkanlığını Fazıl Küçük, yardımcılığını da Rauf Denktaş’ın yaptığı Kıbrıs Geçici Türk Yönetimi ilan edildi. 

EOKA, Türklerle görüşmeler yapmasından rahatsızlık duyduğu Makarios’a karşı 15 Temmuz 1974’te bir darbe gerçekleştirdi ve Kıbrıs Elen Cumhuriyeti’ni ilan etti. EOKA üyesi Nikos Sampson liderliğe getirildi. Bu durum adanın fiilen Yunanistan’la birleşmesinden başka bir şey değildi. 

Türkiye 1959 ve 1960 Antlaşmalarının verdiği yetkiye dayanarak 20 Temmuz 1974’te I. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı, 14 Ağustos’ta da II. Kıbrıs Barış Harekâtı’nı düzenledi. 

BM Genel Kurulu, 1983’te Kıbrıs Rumlarını Kıbrıs Hükûmeti olarak tanıma kararı aldı. Bunun üzerine Türk tarafı 15 Kasım 1983’te Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurdu. Türkiye Cumhuriyeti, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurulduğu gün tanıdı.

4.4.3. Ermeni Diasporası

Ermeni diasporası, 1965’te sözde Ermeni soykırımının 50. yıldönümünde Büyük Ermenistan ve sözde soykırımın tanınması yönünde taleplerde bulunmuş ve çalışmalarını bu yönde devam ettirmiştir. 1970’li yıllarda Ermenistan’ın Kurtuluşu İçin Gizli Ermeni Ordusu anlamına gelen ve kısa adı ASALA olan terör örgütü ile sesini dünyaya duyurmaya çalışmıştır. Örgüt, Türkiye ile müttefiklerini düşman olarak görmüş ve Ermeni davasının ancak silahlı mücadeleyle çözülebileceği görüşünü savunmuştur. 1974’ten sonra Türk diplomatları ve temsilciliklerine yönelik sabotaj, suikast ve saldırı biçimindeki terör faaliyetlerinin çoğu, Ermeni diasporasının etkin olduğu ülkelerde gerçekleştirildi. 1983’teki Orly Olayı, ASALA terör örgütünün gerçekleştirdiği son suikastı oldu. Bu olayda Türklerin dışında başka milletlerden de ölenlerin olması Batı kamuoyunda tepkiler oluşturdu, bu tepkiler üzerine ASALA’nın etkinliği son buldu. 

1965-2000 yılları arasında sözde soykırımı Uruguay, Güney Kıbrıs Rum Cumhuriyeti, Arjantin, Rusya, Kanada, Yunanistan, Lübnan, Belçika, Vatikan ve İtalya gibi ülkeler tanımıştır. Özellikle ABD ve Fransa’da yoğunlaştırılan lobi faaliyetlerinin ardından 2000 yılında Fransa da iddialara ilişkin yasayı kabul etmiştir. Bununla birlikte 1987’de sözde soykırımı tanımış olan Avrupa Parlamentosu, 2004 yılına gelindiğinde zirve öncesi aldığı kararla Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğini sözde soykırımı tanıması şartına bağlamıştır.

21 Eylül 1991’de bağımsızlığını ilan eden Ermenistan’ı ilk tanıyan ülkelerden biri Türkiye olmuştur. Ermenistan ile iyi ilişkiler,  Ermeni yönetiminin Türkiye karşıtı diasporaya verdiği destek ile 2011 yılının sonlarına doğru duraksamıştır.

4.5. YUMUŞAMA DÖNEMİ’NDE TÜRKİYE’DE MEYDANA GELEN SIYASİ, SOSYOKÜLTÜREL VE EKONOMİK GELİŞMELER

Türkiye, 1950’den sonra ulaştırma politikasında köklü bir değişime giderek kara yollarına yöneldi. Sanayide tüketim mallarının üretimine öncelik verilirken tarımsal üretimde de uzmanlaşmaya gidildi. İç dinamiklerdeki bu değişim göç olayını tetikledi.
Göçler iç ve dış göç olmak üzere ikiye ayrılır:

İç Göçler
Türkiye’de yaşanan iç göçlerde etkili olan faktörler ve bu faktörlerin ortaya çıkmasını sağlayan bazı gelişmeler şunlardır:
• Köy-kent arasındaki gelir farklarının kent lehine artması
• Kentteki ulaşım ve haberleşme olanaklarının köye göre daha hızlı ve çok gelişmesi
• Kentlerdeki sosyal imkânların çok çeşitli ve fazla olması
• Tarımda makineleşmenin yaygınlaşmasıyla tarım işçilerine olan ihtiyacın azalması
• Marshall Yardımları ile Türkiye’ye biçilen tarım ülkesi rolünden sanayi ülkesi rolüne geçişin yaşanmasıyla tarımın öneminin azalması ve tarımla uğraşan kesimin iş bulma arzusuyla şehre göç etmesi.

İç Göçlerin Sonuçları:

• Hızlı sanayileşme ile eş zamanlı olarak çarpık ve sağlıksız bir şehirleşme ortaya çıktı.
• Sanayi kuruluşlarında geçimlerini arayan kırsal kesim insanı, barınma ihtiyacını gidermek için gecekondulaşmanın ortaya çıkmasına neden oldu.
• Gecekondulaşma sonucunda oluşan çarpık kentleşme, uzun vadede hizmetlerin daha pahalı olarak topluma ulaşmasına neden oldu. Siyasi iktidarlar ve partiler gecekondulaşmayı siyasi çıkarları
için kullandılar.
• Büyüyen şehirlerde ulaşım, sağlık, kanalizasyon, içme suyu, yeşil alan, eğitim gibi toplum hizmetlerinde yetersizlikler ve çözüm bulunamayan ciddi sorunlar ortaya çıktı.
• Yaşadıkları yerlerden kalabalıklar hâlinde kentlere göç edenler, kendi kültür ve geleneklerini yaşattıkları semtler oluşturdular.
• Köyden kente göçle tarımsal üretimde yaşanan azalma ithalata yönelmeye sebep oldu.

Dış Göçler

Bu dönemde meydana gelen diğer gelişme ise dış göç olgusu oldu. Avrupa’daki 120 bin Türk girişimcinin ciroları yaklaşık 50 milyar avroyu buldu. Gurbetçiler Türkiye’den satın aldıkları gayrimenkuller, arsalar, araziler ve konutlarla ülke ekonomisine önemli katkı sağladı. Kurdukları şirketler ve turizm yatırımları önemli bir katma değer oluşturdu.

4.5.2. 12 Mart Muhtırası ve 12 Eylül Darbesi

İktidar değişiklikleri, muhtıralar ve darbeler Türkiye’de ciddi sorunlara neden oldu. Türkiye ilk darbeyi 27 Mayıs 1960’ta yaşadı. 1961 Anayasası ile oluşan demokratik ortam her iki ideolojinin de rahatlıkla örgütlenmesine fırsat verdi. 1960-1980 arası, çok sesliliğin ve baskıların birlikte yaşandığı dönemdi.

1969 seçimlerinde bir kez daha tek başına iktidar olan AP’nin içerisindeki eski DP’liler 41’ler Grubu olarak örgütlenerek parti içi muhalefete başladı. 1970 bütçesinin meclisten geçmemesi Süleyman Demirel’i istifaya mecbur bıraktı. Siyasi alanda yaşanan bu olayların yanında;

  • Üniversite olaylarında şiddetin tırmanması ile öğrenci ölümlerinin yaşanması,
  • ODTÜ’de ABD büyükelçisinin arabasının yakılması
  • 1961 Anayasası’nın meşruluğunun tartışılması ve yeni anayasa hazırlanmasının gerekliliğinin gündemi meşgul etmesi,
  • Dünyada etkili olan gençlik hareketlerinin Türkiye’de daha yaygın ve sert mahiyette ortaya çıkması,
  • 15 Haziran 1970’te İstanbul’daki işçi yürüyüşünde bir işçi, bir polis ve bir esnafın ölmesiyle İstanbul ve Kocaeli’de sıkıyönetimin ilan edilmesi,
  • Ereğli Demir Çelik İşletmelerindeki işçilerin genel greve gitmesi de gerilimi iyice artırmıştır.

12 Mart Muhtırası öncesinde Türkiye’nin uluslararası boyutta yaşadığı; Haşhaş Sorunu, Arap-İsrail Savaşı’ndaki tavrı, Türkiye’nin kalkınma hamlesi, Kıbrıs Meselesi, U-2 Krizi gibi sorunlar, ABD’nin Türkiye’deki hükûmete karşı eylemlere girebileceğinin ilk belirtileridir. Muhtıradan birkaç gün önce Washington Post Gazetesi’ndeki bir yazıda “…Ordu huzursuz. Demirel’in günleri sayılı…” ifadeleri kullanılmıştır.

12 Mart 1971 Muhtırası ile 12 Eylül 1980 Darbesi arasında koalisyonlardan oluşan dokuz hükûmet kuruldu. Askerî müdahale ile başlayan dönem, diğer bir askerî müdahale ile son buldu.

Siyasette hükûmetler, tepkileri azaltmak için popülist ekonomik politikalar uyguladı. Bu yaklaşım enflasyonun ve dvalüasyonların yaşanmasına neden oldu. Bu devalüasyonlarda 1973 Dünya Petrol Krizi’nin etkisi de büyüktü. Yüksek fiyat artışlarına işçi grevleri ve karaborsacılığın da eklenmesiyle
ortaya çıkan kıtlık, ülkeyi darboğaza soktu.

Anarşi ve terör olayları daha da arttı. Faili meçhul cinayetlerle çok sayıda siyasetçi öldürüldü. Sivas, Maraş ve Çorum olayları bu dönemde yaşanan olaylardan bazılarıdır.

1980 öncesi dönemde Türkiye’de bir kaos toplumu oluşturuldu ve Genel Kurmay Başkanı Kenan Evren liderliğinde Türk Silahlı Kuvvetleri sabah saat 04.00’te ülke yönetimini Bayrak Harekâtı adı verilen darbe ile ele geçirdi. 21 Eylül 1980’de emekli Deniz Kuvvetleri Komutanı Bülent Ulusu başkanlığında hükûmet kuruldu. Cumhurbaşkanlığı görevine Kenan Evren getirildi. Yasama, yürütme ve yargı yetkileri Millî Güvenlik Konseyi tarafından kullanıldı. 1983 demokratik seçimleri yapılmadan bir ay önce darbe yönetiminin bazı önemli kanunları çıkarması, vesayet yönetiminin kendinden sonraki döneme de vesayet ve etki etme isteğini gösterir. 

Toplumsal kargaşanın ve darbelerin getirdiği olumsuz ortam göçlere sebep oldu. Türkiye içerisinde huzur ortamının ve maddi imkanların üst düzey olduğu yerlere doğru bir iç ve yurt dışına dış göç hareketi yaşandı.

4.5.3. Televizyon Yayınları ve Türk Toplumuna Etkileri

Televizyon yayını Türkiye’de ilk olarak 1952’de İstanbul Teknik Üniversitesinde başladı ve haftada bir gün yayın yapıldı. Devlet kurumu olan TRT’nin ilk deneme yayını 1968’de yapıldı.
Türkiye’de ilk uzun süreli canlı yayın, 1971 Akdeniz Oyunları’nın naklen yayımlanmasıyla gerçekleştirildi. 1984’te renkli televizyon yayınına geçildi.

Devlet, kendi ideolojisine uygun olarak köy yayınları, kadın ve çocuk yayınları ile televizyonu halka yönelik eğitim aracı olarak kullandı. 1970-73 arasında yayımlanan “Okul Televizyonu”, 1976-78 arasında yayımlanan “YAY-KUR” yayınları bu amaçla hazırlanan yayınlardı.

4.5.4. 1970-80 Yılları Arasında Türkiye’de Kültür ve Sanat

1970’lerin ortalarında terör olaylarının artması ve yaşanan toplumsal karışıklıklar sinema, edebiyat ve diğer sanat alanlarında politik söylemin öne çıkmasında etkili oldu. 1970’te çektiği “Umut” filmiyle çıkış yapan, 1971’deki Adana Altın Koza Şenliği’nde her üç filmi de ödül alan Yılmaz Güney, politik sinema adına bu döneme damgasını vurdu.

1970’li yılların müziğinde ise dönemin ruhuna uygun çok seslilik hâkimdi. 1970’lerde Anadolu pop yapmak ve dinlemek moda hâline geldi. Özellikle Barış Manço’nun yaygınlaştırdığı Anadolu folkloru, yerel deyişler ve atasözlerinden beslenen bu müzik türü; Moğollar, Üç Hürel ve Modern
Folk Üçlüsü gibi gruplarca da benimsendi. 1975’te Eurovizyon Şarkı Yarışması’na ilk kez katılan Türkiye, Semiha Yankı ile temsil edildi. Popüler müzikte Erol Büyükburç, Füsun Önal, İlhan İrem, Nilüfer, Yeliz, Sezen Aksu gibi isimler öne çıktı.

Hayat pahalılığından bunalmış, köyden kente göç etmiş, kente uyum sağlayamamış yoksul kitleler arabesk müziğin önemli temsilcilerinden Orhan Gencebay ve Ferdi Tayfur’un şarkılarını dinlediler. Bu dönemde halk müziği ilgi görmekte, Aşık İhsani, Aşık Mahzuni Şerif, Neşet Ertaş gibi halk müziği sanatçıları kitlelerce tanınmakta ve takip edilmekteydi. Selda Bağcan, Edip Akbayram, Cem Karaca gibi isimler ülke gerçeğini dile getiren şarkılarıyla benimsendi.

4.6. 1980’Lİ YILLARDA TÜRKİYE

Millî Güvenlik Konseyinin (MGK) 24 Nisan 1983 tarihli Resmî Gazete’de yayımlanan kararı ile siyasi partilerin kurulmasına izin verildi. Bu süreçte Turgut Özal’ın kurduğu Anavatan Partisi (ANAP), 12 Eylül sonrası kurulan üçüncü parti oldu. MGK; Milliyetçi Demokrasi Partisi (MDP), Halkçı Parti (HP) ve Anavatan Partisinin (ANAP) seçimlere katılmasına izin verdi. Seçimleri ANAP kazandı ve Turgut Özal, hükûmeti kurmakla görevlendirildi. Özal’ın kurduğu kabine güvenoyu alarak 24 Aralık 1983’te göreve başladı. Uzun süredir özlemi çekilen tek partili hükûmet böylece hayata geçti.

12 Eylül sonrası kurulan ilk sivil hükûmet özelliği gösteren ANAP iktidarı; bir yandan askerî müdahalenin ortaya çıkardığı siyasi, ekonomik, toplumsal, hukuki ve dış politikadaki olumsuzlukları ortadan kaldırmaya çalışmış diğer yandan darbe döneminin güçleri ile mücadele etmişti. Bu dönemde hayata geçirilen ekonomide liberalleşme, dünya ekonomisi ile yeniden bütünleşme faaliyetleri, telefon, renkli televizyon, özel televizyonlar ve otoyolların halkın hizmetine sunulması kamuoyunda karşılık bulmuştu.

12 Eylül 1987’de kesin sonuçları açıklanan halk oylamasından sonra eski siyasetçiler siyasi hayata geri döndüler. DYP’de (Doğru Yol Partisi) Süleyman Demirel, DSP’de (Demokratik Sol Parti) Bülent Ecevit, RP’de (Refah Partisi) Necmettin Erbakan dönemi başladı. Alparslan Türkeş de MÇP’nin (Milliyetçi Çalışma Partisi) başkanlığına geldi. ANAP (Anavatan Partisi) halk oylaması sonrası erken seçim yapılması kararını aldı.

Özal, Türkiye’nin Amerika’ya daha çok ihracat gerçekleştirmesini ve Türk mallarına uygulanan kotanın kaldırılmasını istemiştir. Özal’ın dış politikası da ekonomi merkezli bir özellik göstermiştir.

4.6.2. Ekonomik Yaşamda Liberalleşme Politikaları

24 Ocak Kararları, Türkiye’de yeni bir dönemi başlatan ve ülkeyi küresel ekonomik sisteme dâhil eden önemli bir adımdı. Bu kararlarla ithal ikameci politikalar terk edilerek ihracata yönelik sanayileşme anlayışına geçildi.  

Özal, 1930’larda yürürlüğe giren Türk Parası Kıymetini Koruma Kanunu’nu değiştirmekle işe başlayarak serbest piyasa koşullarını oluşturmak için devletin ekonomideki ağırlığını azaltmaya çalıştı. Döviz ve fiyat politikalarında olduğu gibi Türk lirasını da serbest piyasa koşullarına bıraktı. Sermaye Piyasası Kurulu ve İstanbul Menkul Kıymetler Borsasının kurulmasını sağladı. İthalatın önündeki engelleri kaldırarak her türlü malın ithaline izin verdi. Özal’ın ekonomiye dair bu yaklaşımlarıyla 1979’da 2,3 milyar dolar olan ihracat 1988’de 11,7 milyar dolara çıktı.

Özal, IMF ve Dünya Bankası ile yaptığı antlaşmalarla sağladığı kredileri ekonomik yatırımlar için kullandı. 

Serbest piyasa ekonomisi gereği devletin küçülmesini ve devlet tekelindeki işletmelerin özel sektöre devredilmesini savunan Özal, özelleştirmeyi resmî politika hâline getirmiştir.

Özal, özelleştirme politikaları ile şunları hedeflemiştir:
• Ekonomik kararların piyasa tarafından verilmesini sağlamak
• Halkın altın ve gayrimenkule dair pasif yatırımlarını doğrudan ekonomiye kaydırmak
• Devletin kaynaklarını KİT yatırımları yerine, halkın öncelikli ihtiyaçlarını karşılayacak altyapı yatırımlarına ayırmak
• KİT’leri anonim şirketler hâline getirerek ekonomiye dair katkılarını artırmak

Katma Değer Vergisi’nin 1985’te uygulanmasıyla vergi gelirlerinin GYSİH içindeki payı yükselmeye başladı.

4.6.3. Ertuğrul Fırkateyni Olayından Günümüze Türk-Japon İlişkileri

Sultan II. Abdülhamit, Japon İmparatoru Meiji’ye hediyelerini ve dostluk mesajını iletmek için 1890’da Ertuğrul Fırkateyni’ni Japonya’ya gönderdi. Ertuğrul Fırkateyni dönüş yolunda Kushimoto (Kuşimoto) açıklarında
battı ve 532 denizci yaşamını yitirdi. Japon halkının ve yetkililerinin yaralılarımıza ve şehitlerimizin ailelerine yönelik ilgi ve yardımları Türk-Japon dostluğunun temellerini oluşturdu.

Türkiye Cumhuriyeti ile Japonya arasındaki dostluk ve ilişkilerin gelişmesi amacıyla 1925 Kasım’ında Osaka’da Türk-Japon Tecim Kurumu kuruldu.

1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın yaşandığı dönemde Türkiye ile Japonya arasında ilk ticaret antlaşması imzalandı. 1930’da Türk-Japon Ticaret ve Denizcilik Antlaşması imzalandı.

II. Dünya Savaşı sonrası Türkiye ile Japonya arasında 8 Eylül 1951’de San Francisco Barış Antlaşması imzalandı ve Tokyo’da Türk Başkonsolosluğu açıldı. Japonya’nın 1956’da BM’ye üye olmasında Türkiye’nin büyük desteği oldu. 1962’de Türk-Japon Parlamento Dostluk Birliği kuruldu.

Japonya ile Türkiye arasında geçmişe uzanan köklü ilişkilerin daha da geliştirilmesi ve Türkiye’nin tanıtımına katkı sağlamak amacıyla 2003 yılı Japonya’da Türkiye Yılı, 2010 yılı da Türkiye’de Japon Yılı olarak kutlandı. 2013’te stratejik ortaklık düzeyine yükseltilen siyasi ilişkiler, son dönemde karşılıklı üst düzey ziyaretlerin de katkısıyla hızla gelişmektedir.

5. ÜNİTE

KÜRESELLEŞEN DÜNYA

5.1 SSCB’NİN DAĞILMASI VE TÜRK CUMHURİYETLERİ’NİN BAĞIMSIZLIKLARINI KAZANMALARI

1991’de SSCB’nin dağılması ile Soğuk Savaş Dönemi sona ermiş, Kafkasya ile Orta Asya’da Türk Cumhuriyetleri bağımsızlıklarını kazanmıştır. Bağımsızlığını kazanan Türk devletleri; Azerbaycan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan ve Türkmenistan’dır. Türkiye Cumhuriyeti, bu ülkeleri tanıyan ilk devlet olmuştur. Türkiye; köken, dil, din ve kültürel bağları olan bu ülkelerle pek çok ikili ve çok taraflı anlaşma imzalamış, ilk andan itibaren bu ülkelerle ilişkilerini geliştirmiş ve onların Batı ile
olan münasebetlerinde önemli bir rol üstlenmiştir.

5.2. AVRUPA’DA MEYDANA GELEN SİYASİ DEĞİŞİMLER

5.2.1. Doğu Avrupa Ülkelerindeki Değişimler

Doğu Bloku ve SSCB, 1975’te imzalanan Helsinki Deklarasyonu sonrasında dağılmanın işaretlerini vermeye başladı. Mihail Gorbaçov’un 1985’te devlet başkanlığına gelerek uygulamaya koyduğu glasnost ve perestroyka (açıklık ve yeniden yapılanma) politikası ile SSCB’nin dağılma süreci hızlandı.

Çekoslovakya

Doğu Bloku içinde Helsinki Deklarasyonu’na tepki veren ilk ülkedir. Milliyetçi aydınlar tarafından imzalanan Charter 77 Bildirisi ile geniş halk kitleleri, 1988’de “Ruslar, evinize dönün.” sloganları ile Sovyetlerin kurduğu düzene başkaldırdı. 1989’da komünist idare yıkılarak devletin adı Çekoslovak Federal Cumhuriyeti olarak değiştirildi. Bu özgür ve demokratik ortamda devlet Çek Cumhuriyeti ve Slovakya Cumhuriyeti olarak ikiye ayrıldı (1993). Çek Cumhuriyeti 2016 yılında ismini Çekya olarak değiştirmiştir.

Macaristan

Macaristan, Helsinki Deklarasyonu’nun oluşturduğu ortamda dış dünyaya açıldı. Sonrasında glasnost-perestroyka etkisiyle ülkede bir demokrasi ortamı oluştu. Bu ortamda yapılan ilk çok partili seçimlerde Komünist Partinin %8,5 oy alarak seçimi kaybetmesiyle ülkedeki komünist idare yıkıldı.

Polonya

Helsinki Deklarasyonu’nun etkisiyle oluşan hürriyet ortamında tersane işçilerinin 1980’de başlattığı grevler çatışmalara dönüştü. ABD’nin göstericilere destek verdiğini ilan etmesiyle olaylar daha da büyüdü. İktidara karşı muhalefetin artması üzerine 1989’da yapılan “Yuvarlak Masa Görüşmeleri” ile demokratik koşullar oluşturuldu. 1990’da yapılan demokratik cumhurbaşkanlığı seçimlerinde %25 oy alan Komünist Parti seçimi kaybetti. Böylece Polonya’da da komünist idare yıkılmış oldu.

Doğu Almanya

Gorbaçov’un da olumlu yaklaşımı üzerine başlayan görüşmeler sonrasında ABD, İngiltere, SSCB, Fransa, Batı Almanya ve Doğu Almanya’nın Moskova’da yaptıkları antlaşmayla iki Almanya birleşti. 3 Aralık 1990’da yapılan demokratik seçimlerle yeni yönetimi belirlenen Almanya Cumhuriyeti Devleti kuruldu.

Romanya

1987 yılında  Kamyon fabrikası işçilerinin başlattığı grev, kısa sürede
tüm ülkeyi saran hükûmet karşıtı gösterilere dönüştü. Diktatör Nikolay Çavuşesku ülkeyi terk ederken yakalandı ve yargılanarak idam edildi. Romanya’da demokratik şartlar oluşturularak yapılan seçimleri demokratların kazanması üzerine komünist idare son buldu.

Bulgaristan

Perestroyka yanlısı hükûmetin istenilenleri gerçekleştirememesi üzerine Türk azınlığın da desteklediği gösteriler yeniden başladı. “Esarete hayır!” ve “Kahrolsun komünizm!” sloganları ile devam eden gösteriler sonrasında, içinde tüm partilerin temsil edildiği koalisyon hükûmeti kuruldu.
Bulgaristan da demokratik idareye geçmiş oldu.

Yugoslavya

İlk olarak 1991’de bağımsızlıklarını ilan eden Slovenya ve Hırvatistan’a karşı Sırplar direnç gösterdilerse de Batı’nın gösterdiği tepki karşısında durumu kabullendiler. Aynı yıl içerisinde Makedonya da bağımsızlığını ilan etti. Yine aynı yıl bağımsızlığını ilan eden Karadağ, Sırbistan’la birleşerek Yeni Yugoslavya (Federal) Devleti’ni kurduklarını ilan etti. Üç etnik unsurdan oluşan Bosna-Hersek’te ise Aliya İzzetbegoviç liderliğindeki Müslümanlar, Hırvatlarla anlaşarak 1992’de Bosna-Hersek’in bağımsızlığını ilan ettiler. Durumu tanımadığını bildiren Bosna-Hersekli Sırplar isyan başlattı. Sırbistan’ın da destek vermesiyle olay bir iç savaşa dönüştü.

Bosna Savaşı (1 Nisan 1992-14 Aralık 1995)

Başlangıçta Hırvatlarla birlikte Sırp saldırılarına karşı koymaya çalışan Boşnaklar, bir müddet sonra Hırvatların, Bosna-Hersek Hırvat Devleti’ni kurduklarını ilan etmeleri üzerine iki ateş arasında kaldılar.

Srebrenica Katliamı 11.07.1995

Güvenli bölge ilan edilen şehri, BM Barış Gücüne (UNPROFOR) bağlı 400 Hollandalı asker koruyordu. Hollandalı komutanın Ratko Miladiç (Sırp Kasabı) komutasındaki Sırp çetelerine terk ettiği şehirde 8.372 Boşnak öldürüldü, binlerce kız çocuğu ve kadın insanlık dışı muamelelere maruz
kaldı. Binlerce Boşnak, mülteci durumuna düştü.

Kosova Savaşı

Sırbistan içerisinde özerk bir yapısı olan Kosova’da millet meclisi 1990’da Kosova Anayasası’nı kabul etti. Kosova, 1991’de yapılan referandum sonrasında 1992’de bağımsızlığını ilan etti.

Sırp baskı ve şiddeti karşısında Kosova’daki Müslüman Arnavutlar, 1997’de Kosova Kurtuluş Ordusu’nu (UÇK) kurdu. Sırplar, 15 Ocak 1999’da Reçak’ta başlattıkları katliamı ülke geneline yaydılar.

NATO’nun üç aylık bir müdahalesinin ardından Sırplar ile barış antlaşması imzalandı. Kosova, AGİT ile NATO barış gücü ordusu olan KFOR ve BM’ye bağlı UNMIK idaresine bırakıldı. 2001’de yapılan genel seçimlerle Kosova’da demokratik idare tesis edildi. 2008’de Kosova’nın bağımsızlık ilanını Türkiye ve diğer ülkeler tanıdı.

5.2.2. AB’nin Genişlemesi

ll. Dünya Savaşı’ndan tükenmiş olarak çıkan Avrupa, kendisini ihtişamlı günlerine kavuşturacak yeni arayışlara girdi. Avrupa’nın kaybettiği dünya liderliği, ABD ve SSCB’nin eline geçti. Avrupa’nın ekonomik bakımdan gelişmesini kendi açısından gerekli gören ABD’nin yaptığı Marshall Yardımları ile Avrupa ekonomisi toparlanma sürecine girdi.

Kurulduğu 1950’den günümüze gelinceye kadar üye sayısını 28’e çıkaran birliğin genişlemesindeki esaslar, Roma Antlaşması’nın 237. maddesine göre sadece Avrupa devleti olma koşuluna bağlanmıştı. Doğu Bloku’nun dağılmasıyla AB’ye başvuruların artması üzerine daha sistemli ve kapsamlı tam üyelik şartları 1993’te Maastricht (Mastrik) Antlaşması’nın 49. maddesine göre yeniden düzenlendi. Tam üyelik için Avrupa devleti olma şartına hukuk devleti olma, temel hak ve özgürlükler ile demokrasinin kurumsallaşması şartları da eklendi. Kopenhag’da 1993’ün Haziran’ında yapılan zirvede tam üyelikle ilgili nihai kriterler belirlenerek Kopenhag Nihai Kriterleri uygulamaya konuldu. 1995’te yapılan Madrid Zirvesi’nde ise devletlerin idari yapısı ve entegrasyonuna dair esaslar belirlendi. 

Avrupa Birliği, kurulduktan sonra siyasi ve ekonomik alanını genişletip küresel güç olmak için altı defa üye ülke sayısını artırma yoluna gitmiştir. Bu genişlemeler şunlardır:
1. Genişleme 1973: İngiltere, Avrupa’da siyasi birlikten ziyade ortak ekonomik pazardan yanaydı. Bu amaçla 1959 Stockholm (Stokholm) Antlaşması ile Avrupa Serbest Ticaret Birliğini (EFTA) kurdu. Danimarka ve İrlanda ile birlikte 1961’de AB’ye üyelik için başvurdu. Avrupa kıtasının dışında kaldığı ve ABD’ye bağımlı olduğu gerekçesiyle İngiltere birliğe kabul edilmedi. 1967’deki ikinci başvurusu da kabul edilmedi. 1973’te Roma Antlaşması’na göre Avrupalı olmanın yeterli olduğu bu genişlemede İngiltere, Danimarka ve İrlanda birliğe dâhil edildi.

2. Genişleme 1981: AET ile 1961’de ortaklık antlaşması imzalayan Yunanistan’la ilişkiler, 1967’de yaşanan darbe sonrasında kurulan cunta yönetiminden dolayı kesintiye uğramıştı. Yunanistan, ülkede durumun normale dönmesi üzerine Roma Antlaşması kriterlerine göre birliğe dâhil edildi.

3. Genişleme (İber Yarımadası Genişlemesi) 1986: Birliğe ilk olarak 1962’de başvuran İspanya ve Portekiz, demokratik yönetimlerinin olmaması ve az gelişmiş olmalarından dolayı birliğe kabul edilmediler. 1975’ten sonra demokrasiye geçişlerinin ardından bu iki ülkeyle müzakereler başlatıldı. Birlik için Akdeniz’in jeopolitik öneminin de etkisiyle bu iki ülke 1986’da birliğe dâhil edildi.

4. Genişleme 1995: Soğuk Savaş Dönemi’nde tarafsızlıklarıyla dikkat çeken Avusturya, İsveç ve Finlandiya Soğuk Savaş’ın sona ermesiyle birliğe üyelik için başvurdu. 1993’te eş zamanlı olarak başlatılan tam üyelik müzakereleri 13 ay sürdü. Bu, birliğin tarihindeki en kısa süreli müzakere ve kabul aşamasıdır. 1995’te aday ülkelerin birliğe dâhil olmasıyla birliğin üye sayısı 15’e, nüfusu 375 milyona, GSMH’si 8 trilyon dolara ulaştı.

5. Genişleme 2004: Avrupa Birliği (Harita 5.4); Soğuk Savaş’ın sona ermesi ve Doğu Bloku’nun dağılmasıyla bağımsızlığını kazanan ülkelere planlı ekonomiden serbest ekonomiye, komünist rejimden çoğulcu demokrasiye geçişte destek oldu. Birlik, 1993’te yaptığı Kopenhag Zirvesi’nde belirlediği kriterler ile Doğu Bloku’ndan kopan ülkelerin AB’ye üye olabileceklerini ilk kez üst düzeyde vurguladı. Avrupa’nın birleşmesi için yapılacak girişimlerin birliğin kazanımlarını zayıflatmaması gerekiyordu. Ekonomisi ve siyasi yapılanması ile daha güçlü yapıya bürünen birlik, üyelik müzakerelerini Kopenhag Kriterleri’nden ödün vermeden yürüttü. Bu genişleme süreci, birlik ve aday ülkeler açısından en zor müzakereler oldu.
Müzakereler neticesinde 2004’te Çek Cumhuriyeti, Slovakya, Estonya, Letonya, Litvanya, Malta, Macaristan, Güney Kıbrıs Rum Kesimi, Polonya ve Slovenya’nın tam üyeliğe kabul edilmesiyle birliğin üye sayısı 25 oldu. Böylece birlik yüzölçümü olarak %20 genişleyip nüfus bakımından da yaklaşık olarak %23 artmış oldu. Birliğe yeni katılan ülkelerin kişi başına düşen yıllık gelirleri birlik ortalamasının 1/3’ü kadardı. Ayrıca demokratik idareleri de gelişmemişti.

6. Genişleme 2007-2013: Yolsuzlukla mücadelede ve bazı ayrıntılarda eksikleri olan Romanya ve Bulgaristan, eksiklerini tamamladıktan sonra 2007’de birliğe üye olarak kabul edildiler. 2005’te Türkiye ile birlikte katılım müzakerelerine başlanan Hırvatistan, gerekli şartları yerine getirdiği öne sürülerek 2013’te tam üyeliğe kabul edildi. Böylece birliğin altıncı genişleme süreci tamamlandı ve birliğin nüfusu 508 milyon, üye sayısı 28, resmî dil sayısı 24 oldu.
Beşinci ve altıncı genişlemelerde birliğe dâhil olan ülkelerin mevcut durumları Kopenhag Kriterleri’ne büyük oranda uymuyordu. Bu ülkelerin birliğe alınmasında bazı gerekçeler etkili oldu.

Bu gerekçeler şunlardır:
• Nüfus artışının olmadığı AB’de, bu artışın yeni ülkeler ile sağlanmak istenmesi
• Birliğin kenar bölgelerde yer alan ülkelerde istikrarı sağlama arzusu
• Birlik içinde yeni pazarlar oluşturarak ucuz iş gücünün birliğe üye ülkeler içinden sağlanmak istenmesi

5.2.3. AB ve Türkiye

İkinci Dünya Savaşı’nın ardından AET’nin (Avrupa Topluluğu) kısa sürede genişlemesi Türkiye’nin dikkatinden kaçmamış, bütünleşmenin dışında kalmak istemeyen Türkiye müracaat konusunda kendini zorunlu hissetmiştir. 1959 yılında AET’ye başvuru yaparak günümüzde de devam etmekte olan adaylık sürecini başlatmıştır. Türkiye’de gerçekleşen 27 Mayıs 1960 darbesi ile süreç yavaşlamış olsa da 1963 Ankara Antlaşması, Türkiye-AET ilişkilerinin geliştirilmesinde önemli bir adım olmuştur. 1980’lerde dünyada yaşanan hızlı değişim, Doğu ve Batı blokları arasında ilişkilerin yumuşaması, Avrupa’nın Türkiye’ye bakışında bir değişim başlatmıştır. Ekonomik refahın artırılmasının AB’ye üyelikten geçtiğine dair düşünce, Türkiye’nin 14 Nisan 1987’de tam üyelik başvurusu yapmasına yol açmıştır. Avrupa Komisyonu 1989 yılına ait bir raporda esas itibarıyla Türkiye’nin üyeliğe uygun olduğunu fakat o dönem için üyelik konusunda verilecek kararın ertelenmesinin uygun olacağını duyurmuştur.

Türkiye’nin tam üyeliğe geçişte büyük bir adım olarak gördüğü Gümrük Birliği Antlaşması 1995’te imzalanarak 1 Ocak 1996’dan itibaren yürürlüğe girdi. Tek taraflı yükümlülükler üstlenen Türkiye, tam üye olmadan Gümrük Birliğine giren ilk ve tek ülke olmuştur.

Helsinki Zirvesi‘nde Türkiye’nin adaylığı resmen onaylanmış ve diğer
aday ülkelerle eşit konumda olacağı açık bir dille ifade edilmiştir. AB, Helsinki Zirvesi ile Kıbrıs ve Ege sorunlarını Türkiye’nin AB’ye uyum sürecinde siyasi kriterler hâline getirmiştir. Türkiye için hazırlanan Katılım Ortaklığı Belgesi, 8 Mart 2011’de AB Konseyi tarafından onaylanmıştır.

Ekim 2005’te Lüksemburg’da yapılan hükûmetler arası konferans ile Türkiye resmen AB’ye katılım müzakerelerine başlamıştır. Katılım müzakerelerinde mevcut durumda şu ana kadar 16 fasıl müzakerelere açılmış, biri geçici olarak kapatılmıştır.

AB’nin, Türkiye’nin nihai üyeliğini geciktirmesinde üç temel sorun alanı tespit edilmiştir. Bu sorunlar:
Nüfus
Türkiye seksen milyonluk nüfusuyla AB üyesi olursa AB kurumları içerisinde en büyük katılım ve temsil hakkını elde eder. Türkiye, aynı zamanda AB’deki fonlardan en çok yararlanan ülke olur.

Jeopolitik konum
Türkiye, ABD’nin teröre destek veren ülkeler listesinde yer alan devletlerle komşudur. Türkiye’nin AB üyesi olması AB’yi, İran, Irak ve Suriye gibi ülkelerle komşu yapacaktır. AB açısından bu bölgeyle komşu olmak olumlu bulunmamaktadır. Çünkü Türkiye’nin komşusu olan ülkeler ve onların doğusunda bulunan devletlerden gelebilecek göçmenler tehdit olarak algılanmaktadır. 

Kültürel farklılıklar
Türkiye’nin demokratik, laik, sosyal bir hukuk devleti olmasına rağmen AB’deki bazı çevreler Türkiye’nin sahip olduğu İslami kimliğin AB değerleriyle uyumlu olmadığını düşünmektedirler.
Türkiye, iki yüzyıldır sürdürdüğü modernleşme hareketleriyle Avrupalı değerlerle bütünleşebileceğini göstermiştir. NATO’ya üye tek Müslüman ülkedir. Aynı zamanda da İslam dünyasında modern demokrasiyi temsil eden tek ülkedir. 

5.3. KÜRESELLEŞEN DÜNYADA ORTA DOĞU VE AFGANİSTAN’DA MEYDANA GELEN SİYASİ GELİŞMELER

5.3.1. Filistin Merkezli Orta Doğu Politikaları

İsrail, İngiliz himayesi ve ABD desteğiyle 1948’de FILISTIN KURTULUŞ ÖRGÜTÜ 1964’te kurulan FKÖ, Filistin Yürütme Komitesi ve Filistin Kurtuluş Ordusu’ndan oluşmuştur. Başlangıçta Ahmet Şükari’nin başkanlık ettiği örgütün liderliğine 1967 Savaşı’nFilistin topraklarının %56’sını işgal ederek kuruldu.
Arap-İsrail savaşlarıyla topraklarını genişleten İsrail, aynı zamanda bir milyon insanı mülteci durumuna düşürmüştür.

1967 Arap-İsrail Savaşı Filistinlilerde “kendi kurtuluşlarını yine kendilerinin sağlayabileceği” düşüncesini ortaya çıkarmıştır. 1987’de yaşanan intifada süreci ile Filistin dünya gündemine gelmiştir. Yaşanan bu intifada sırasında yeni bir halk direniş örgütü olarak Hamas kurulmuştur.

1993’te başlayan Oslo Görüşmeleri’nde ve 2000’de yapılan Camp David Zirvesi’nde Filistin Devleti’nin kurulmasına yönelik bir sonuç elde edilememiştir. Ariel Şaron’un yaklaşık 1000 askerle Harem-i Şerif’i ziyareti Filistinlilerin protestolarına neden olmuş ve El-Aksa İntifadası adı verilen ikinci intifadayı ortaya çıkarmıştır.
2002’de İsrail saldırılarının artması üzerine ABD, AB, Rusya Federasyonu ve BM’den oluşan Orta Doğu dörtlüsü sorunları çözmek ve çatışmaları önlemek için bir “yol haritası” hazırlamıştır.

Buna göre izlenecek yol şu şekilde belirlenmiştir:
Birinci Aşama: Terör ve şiddet eylemlerine son verilecek, Filistinlilerin durumlarının düzeltilmesine çalışılacak.
İkinci Aşama: İsrail 1967 sınırları öncesine çekilecek, geçici Filistin Devleti kurulacak.
Üçüncü Aşama: Filistin Devleti’nin sınırlarının belirleneceği nihai bir statü antlaşması imzalanacak. 2003’te taraflara sunulan bu maddelerden de olumlu sonuç çıkmadı. BM Güvenlik Konseyi, İsrail’in bu dönemde Gazze Şeridi’ndeki evleri yıkması ve sivil Filistinlileri öldürmesinden dolayı 19 Mayıs 2004’te İsrail’i kınayan (ABD’nin çekimser kaldığı) kararı kabul etti. İsrail’e uluslararası hukukun gözetilmesi gerektiğine dair çağrıda bulundu.

5.3.2. 1990 ve 2003 Körfez Savaşları

Irak-İran Savaşı’nın sona ermesinden kısa bir süre sonra Irak Devlet Başkanı Saddam Hüseyin, petrol gelirlerinden istifade etmek için 1990’da Kuveyt’i işgal etti.

ABD liderliğindeki Körfez Savaşı’nda Irak’ı Kuveyt’ten çıkarmak için Irak’a müdahalede bulundu. Bu müdahaledeki esas hedef petrolün Batı’ya akışının sorunsuz bir şekilde sağlanmasıydı. Çöl Fırtınası operasyonu adı da verilen Körfez Savaşı, 17 Ocak 1991’de başladı. 2 Mart 1991’de sona eren savaş ile Kuveyt’in egemenliği yeniden tesis edildi.

Irak yaptırımlara riayet etmediği için 1993, 1996, 1998 ve 2001 yıllarında Irak’a askerî müdahalelerde bulunuldu. ABD, Irak işgalini haklı göstermek için Saddam Hüseyin’in kitle imha silahları (KİS) ürettiği, El Kaide’nin
Irak’ta mevzilendiği ve Irak’ın BM kararlarına uymadığı gibi gerekçeler öne sürmüştür. 

5.3.3. 11 Eylül Sonrası ABD Dış Politikası

Dünya tarihinin en önemli terör saldırılarından biri olan 11 Eylül saldırıları, El Kaide tarafından gerçekleştirildi. El-Kaide üyeleri, kaçırdıkları uçaklarla New York’ta bulunan Dünya Ticaret Merkezi binalarına (İkiz Kuleler) ve Washington’da bulunan ABD Savunma Bakanlığına (Pentagon) aynı anda saldırdı.

El Kaide, Afganistan-SSCB Savaşı sırasında Usame Bin Ladin tarafından kurulmuş bir terör örgütüdür. 1988’de kurulan El Kaide, 1990’da dünya kamuoyunun karşısına çıkmıştır.

11 Eylül saldırıları sonrası Afganistan ve Irak işgali, ABD’nin küresel gücünü pekiştirmeye yönelik adımlar attığını ortaya koydu. ABD, 11 Eylül sonrası yaptıklarıyla dünyanın yaşadığı sorunların temel kaynağı hâline geldi.

ABD ise sorunun Pakistan ve Afganistan kaynaklı olduğunu düşünerek Afganistan’ı işgal edip Pakistan’a hava saldırıları düzenlemiştir.

ABD, Güney Sudan’ın bağımsızlığında hem devlet hem de sivil toplum düzeyinde önemli rol oynayarak bu ülkenin bağımsızlığının garantörlüğünü üstlenmiştir. Amerika’nın Bush ve Obama dönemlerinde daha belirgin hâle gelen Sudan siyasetinin temelinde; Güney Sudan’daki petrol rezervlerine sahip olma, bölgede artan Çin etkisini kırma ve Etiyopya, Kenya, Uganda gibi bölgesel ortaklarla iş birliği yapacak yeni bir devlet kurma düşüncesi yatmaktadır. 

5.3.4. Orta Doğu’da Su Sorunu

1960’tan sonra Türkiye ve Suriye, Fırat-Dicle sularının enerji ve sulama amacıyla kullanımını olanaklı kılacak projeler geliştirmeye başlamışlardır. Türkiye’deki Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) ve Suriye’deki Fırat Vadisi Projesi, bu amaçla geliştirilen önemli projelerdir. Irak da aynı dönemde
sulamaya dair yeni projeleri olduğunu bildirmiştir.

Türkiye, suyun daha iyi kontrolü ve kullanımı için hazırladığı planda Dicle ve Fırat nehirlerini tek bir havza olarak değerlendirir. Bu plana göre bölgede Türkiye, Suriye ve Irak ortaklaşa belirleyecekleri havza ile sulanabilir araziyi tespit etmeli, toprak etütlerini yapmalıdır.

Türkiye, Orta Doğu ülkeleri ile bazı projeler gerçekleştirerek Orta Doğu’ya su sağlamayı amaçlamıştır. Turgut Özal’ın 1986’da GAP’tan da kaynaklanan siyasi baskıları azaltmak ve Orta Doğu’ya su taşımak için önerdiği ilk proje Barış Suyu Projesi‘dir. Fakat Orta Doğu’daki siyasi çekişmeler, Arap-İsrail çatışması, ülkeler arası siyasi güvensizlik gibi nedenlerden dolayı proje rafa kaldırılmıştır. 

5.4. KÜRESELLEŞEN DÜNYADAKİ EKONOMİK, SOSYOKÜLTÜREL VE BİLİMSEL GELİŞMELER

5.4.1. 1980 Sonrası ABD ve Avrupa’daki Neoliberal Politikalar

Dünyada, neoliberal politikaların etkin olmasında 1980’lerin başlarından itibaren İngiltere’de Margaret Thatcher (Margırit Teçır), ABD’de Ronald Reagan yönetiminin neoliberal ekonomi politikalarını benimsemelerinin etkisi vardır. Bu ülkelerde uygulanan neoliberal ekonomi politikalarının ortak özellikleri şöyle sıralanabilir:
• Kamu harcamalarını azaltma
• Denk bir bütçe politikası izleme
• Vergi oranlarını indirme ve tarafsız bir vergi politikası uygulama
• İstikrarlı bir para politikası uygulama
• Özelleştirme ve yasal kurumsal serbestleşme

5.4.2. İnsan Hayatında Uydu ve İletişim Teknolojisi

İnsanlar, günümüzdeki iletişim teknolojileri ile kendilerini geliştirme ve eğitsel faaliyetlerde bulunma yönünde yeni imkânlara kavuşmuştur. Özellikle uydu yayıncılığındaki gelişmelerle uzaktan eğitim programları ile diploma sahibi olabilmenin yolu açılmıştır.

5.4.3. Sağlık Alanındaki Gelişmeler

İnsandan insana ilk organ nakli, 1933’te Sovyetler Birliği’nde Yu Yu Voronoy tarafından yapılmıştır. Başarılı ilk böbrek nakli, 1954’te Murray (Möriy) tarafından tek yumurta ikizleri arasında gerçekleştirilmiştir. Murray, bu nakille 1990’da Nobel Ödülü’ne layık görülmüştür.

Kök hücre çalışmaları 1960’larda başlamıştır. 1967’de embriyo hücrelerinin kültür ortamında çoğaltılması ile bu alanda önemli bir adım atılmıştır. Kök hücre çalışmaları günümüzde de devam etmektedir.

Önemli organ nakli uygulamaları:

  • 1966: Richard Lillehei ve William Kelly tarafından ilk başarılı pankreas nakli (Minnesota)
  • 1967: Thomas Starzl tarafından ilk başarılı karaciğer nakli (Pittsburgh)
  • 1967: Christian Barnard tarafından ilk başarılı kalp nakli (Cape Town, Güney Afrika)
  • 1998: İlk başarılı el nakli (Fransa)
  • 2005: İlk başarılı kısmi yüz nakli (Fransa)

Yetişkin bir canlıdan alınan herhangi bir hücrenin DNA’sının kullanılmasıyla o canlının genetik ikizinin oluşturulması süreci, kopyalamayı başlatmıştır. Kopyalanmış ilk canlı olarak tarihe geçen koyun Dolly, 5 Temmuz 1996’da doğmuştur. Dolly, bir embriyo yerine yetişkin bir hücreden kopyalanan ilk memelidir. 

İstanbul Teknik Üniversitesinde TUBİTAK ve Devlet Planlama Teşkilatının destekleriyle yapılan çalışmalarla 2007’de Oyalı adı verilen klon kuzu dünyaya gelmiştir.

5.4.4. Sinema Endüstrisinin ve Uluslararası Spor Organizasyonlarının Küresel Ekonomiye Etkisi

1980’lerin başında artmaya başlayan film ihracatı 1990’larla birlikte hız kazanmıştır. Sinema sektörü Kuzey Amerika, EMEA (Avrupa, Orta Doğu, Afrika), Asya Pasifik ve Latin Amerika olarak dört bölgeye ayrılmıştır. Yaklaşık 90 milyar dolarlık sektörün neredeyse yarısı Kuzey Amerika bölgesinde bulunmaktadır.

Olimpiyat oyunları ve FIFA Dünya Kupası gibi uluslararası organizasyonlar, turistik hareketlilk sağlama ve medyanın ilgisini ev sahibi ülkeye çekme bakımından önemli bir potansiyele sahiptir. 2004 Atina Olimpiyatları’nı televizyondan izleyen seyirci sayısının yaklaşık 3,9 milyar olduğu tahmini, bu potansiyelin büyüklüğünü ortaya koymaktadır.

5.4.5. Eğlence Kültüründe Yaşanan Değişim

1970’lerin sonunda kültürel altyapısını tamamlayan ve bir sosyal kimlik olarak ortaya çıktığında Amerika’yı etkisi altına alan hip hop tüm dünyaya yayılmıştır. Ronald Reegan döneminde bütün dünyada yaşanan ekonomik darboğaz, ABD’de özellikle gettolarda yaşayan siyahları etkilemiştir. Hip hop kültürünün taşıyıcı unsurları olan graffiti (grafiti), break dance (brek dans), DJ’lik ve rap (rep) çok kısa bir zamanda bütün Amerika’da toplumsal muhalefet aracı olarak gelişmişti.

Rhytm and poem (ritim ve şiir ya da ritmik şiir) veya rhytmic African poetry (ritmik Afrika şiiri) sözcüklerinin kısaltması olduğu düşünülen rap, kelime olarak İngilizcede “ağır eleştiri” anlamındadır. Rap çoğunlukla hızlı ritimle söylenen sözlerden oluşur ve argo ifadeler bolca kullanılır. Hip hop ve rap müzik söyleyen veya dinleyen insanlar genellikle rahatlık adına bol giysiler giyerler. Akon, Timbaland (Timbılend), Eminem, 50 Cent (Fifti Sent), Snoop Dogg (Snop Dog), Usher (Aşır), Missy Elliot (Misy Elyıt) bu
türün dünyada öne çıkan isimleridir.

Dünya plak pazarında pop müziğin %95 oranında bir satış payı olmuştur.
Dünyada bu türün öne çıkan isimleri Michael Jackson (Maykıl Ceksın), Madonna, Lady Gaga (Leydi Gaga), Beyonce (Biyons), Mariah Carey (Mariyah Keri) ve Justin Timberlake’tir (Castın Timbirlek).

Sanal alemde oyunlar, konsol oyunları, PC oyunları ve online (çevrim içi) oyunlar şeklinde alt türlere ayrılmaktadır. Dijital oyunlar, tematik ve teknolojik özelliklerine göre ağ, aksiyon, macera, motor sporları, rol yapma/canlandırma oyunları, simülasyon, spor ve strateji oyunları olarak sınıflandırılmaktadır.

5.5. KÜRESELLEŞEN DÜNYADA ÖNE ÇIKAN OLAY VE OLGULAR

5.5.1. Arap Baharı

Tunus’ta pazarcılık yapan üniversite mezunu Muhammed Buazizi adlı gencin kendisine yapılan haksızlık ve baskı sonrasında 17 Aralık 2010’da kendini yakmasıyla başlayan olaylar kısa sürede ülke geneline yayıldı. Demokrasi ve değişim parolasıyla devam eden olaylar Mısır, Yemen, Libya, Suriye gibi Arap ülkelerinde de ortaya çıktı. Gürcistan’daki olaylara Gül Devrimi, Ukrayna’dakine Turuncu Devrim, Çekoslovakya’dakine Prag Baharı dendiği gibi Arap coğrafyasında başlayan olaylar için de Arap Baharı ifadesi kullanıldı.

Arap Baharı’nın ortaya çıkıp yayılmasındaki etkiler şunlardır:
• II. Dünya Savaşı ile bölgede sonlanan manda idare sistemi yerine kurulmaya çalışılan ulus-devlet yapılanmasındaki yanlışlıklar, Arap toplumunu aşiret ve mezhep merkezli toplum yapısına zorladı ve
çatışma ortamlarını doğurdu.
• Orta Doğu’da var olan yer altı zenginliklerine rağmen bölge ülkelerinde işsizlik oranlarındaki artış, rüşvet ve yoksulluk isyanlarda öncül nedenleri oluşturdu. Asgari ekonomik sorunlara çözüm bulamayan iktidarlar sorgulanmaya başlandı.
• Arap ülkelerindeki krallık ve cumhuriyet idarelerinin çoğunda var olan tek partili ve tek adamlı idareler muhalefetin gelişmesine müsaade etmedi. Bu tekli yapılar eleştiri ve başkaldırılara neden oldu.
• Arap dünyası, eğitim seviyesinin yükselmesi ve modern iletişim araçlarının yoğun olarak kullanılmasıyla dünyadaki gelişmelerden etkilenmeye başladı. Bu etkilenmeler Arap Baharı’nın hem
önemli bir nedeni hem de sürecin belirleyicisi oldu. Arap Baharı’na “Twitter Devrimi” veya “Facebook Devrimi” diyenler dahi çıkmıştır. Halkın organize olmasında, gelişmelerden haberdar olmasında ve başka bölgelerle iletişime geçmesinde bu sosyal ağlar etkili olmuştur.

Tunus’un ardından Mısır, Libya ve Yemen’de de iktidarlar değişmiştir. Suriye ateş çemberinin içerisindedir. Ürdün, Bahreyn, Sudan, Cezayir gibi Arap ülkelerinde ise Arap Baharı’nın etkisiyle protesto ve gösteriler yapılmasına rağmen yönetimlerde değişim yaşanmamıştır.

Tunus (18 Aralık 2010), Yasemin Devrimi 23 yıllık lider Zeynel Abidin Bin Ali görevini bırakıp Arabistan’a yerleşti.

Mısır (25 Ocak 2011), 30 yıllık iktidarı bırakan Hüsnü Mübarek yargılanarak hapsedildi. Hürriyet ve Adalet Partisi yapılan seçimleri kazandı ve Muhammed Mursi cumhurbaşkanı seçildi. 23 Temmuz 2013’te yapılan darbeyle Mursî yönetimi devrildi ve Mısır Genelkurmay Başkanı Abdülfettah el Sisi Mısır devlet başkanı oldu. Sisi döneminde Hüsnü Mübarek tüm suçlarından beraat etti.

Libya (15 Şubat 2011), BM uygulamaları ile NATO bombardımanı sonrasında 42 yıldır iktidarın sahibi olan Muammer Kaddafi öldürüldü ve Geçiş Konseyi ülke idaresini ele aldı.

Suriye (15 Mart 2011), Suriye’de Esad rejimi, gösteriler sonrası yıkılmayıp direnince olay uluslararası boyut kazandı. Rusya, İran ve Çin’in açık desteğini alan Esad’ın iktidarı devam etti.

Yemen (27 Ocak 2011), Hutilerin isyanı nedeniyle Abdullah Salih 33 yıllık iktidarını bırakmak zorunda kaldı. Mart 2015’te Şii Hutilerin başkenti ele geçirmesiyle Yemen’deki iç savaş bir mezhep savaşına dönüştü.

5.5.2. Mülteci Sorunu ve Bu Soruna Devletlerin Yaklaşımı

2016 yılı sonu itibarıyla dünyada 65,6 milyon insan yurtlarından zorla göç ettirilmiştir. Bunlardan 40,3 milyonu kendi ülkeleri içerisinde göç ederken 22,5 milyonu mülteci durumuna düşmüştür. Dünya genelinde ise 2,8 milyon insan sığınmacı durumundadır.

5.5.3. Siber Dünya ve Etkileri

Dünya çapında yaygın bir kullanım alanına ulaşan Genel Ağ ile mekân kavramı önemini yitirmiştir. Bilginin aktarılması veya bilgiye ulaşmak, bir parmağın tuşa basması kadar anlık bir faaliyete dönüşmüştür. Olumlu yanlarının yanında olumsuzluklara da neden olan Genel Ağ, suçlarda ve terör eylemlerinde küresel boyut ve çeşitlilik ortaya çıkarmıştır.

Siber tehdit ve suçlara ilişkin hem ulusal hem küresel anlamda ilk tanımlama AET Uzmanlar Komisyonu tarafından 1983’te yapılmıştır.

Türkiye’de siber suçlarla mücadelede kanunların oluşturulmasına 1991’de başlanmış, 1997’de Emniyet Genel Müdürlüğü bünyesinde siber suçları takip edici ve önleyici birimler oluşturulmuştur.

Dünyada uluslararası ilk siber saldırı 2007’de Estonya’ya yapılmış, sonrasında birçok ülke pek çok alanda bu saldırılara maruz kalmıştır.

Sosyal Medya Kullanımının Olumlu ve Olumsuz Yanları

Olumlu Yanları
• Yeni haberlere hızlı şekilde ulaşılabilmesi
• Ürün pazarlamada geniş kitlelere ucuz, hızlı ve kolay yoldan ulaşılabilmesi
• Hızlı örgütlenme imkânı elde edilmesi
• Mekâna bağlı kalmaksızın yeni arkadaşlar edinilebilmesi
• Farklı düşünce, coğrafya ve kültürlerin daha hızlı tanınabilmesi
• Kişiler arasındaki paylaşımların hızlı ve ucuza yapılabilmesi

Olumsuz Yanları
• Kişi, kurum veya kuruluşlara haksız ithamların geniş kitlelere ulaşması
• Kişi hak ve hürriyetlerine yönelik saldırılar ve engellemelerin yaşanması
• Toplumları olumsuzluklara sürükleyecek asparagas haberlerin hızlıca yayılması
• Toplumsal ve bireysel hastalıkların ortaya çıkması
• Kültürel ürünler ve kişiler arası ilişkilerin sanallaşması
• RSI, hikikomeri, ego sörfü, blog ifşacılığı, siberhondrik, fare-klavye hastalığı, youtube narsizmi, taklitçilik, sosyal medya bağımlılığı gibi hastalıklara sebep olması

5.5.4. Kapitalizm ve Endüstriyel Üretimin Topluma Etkileri

Kapitalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetin elinde olduğu ve serbest piyasa ekonomisi çerçevesinde bu araçların kâr birikimi sağlamak için kullanıldığı bir ekonomik sistemdir.

Gelişen teknolojilerle yıkıcı ve öldürücü etkisi artırılan silahlar fazlaca üretilmekte, çeşitlendirilmekte ve ihraç edilmektedir. Silahlanma yarışı beraberinde yeni sorunları getirdiği gibi bu sorunların çözümünün de savaşlarda aranmasına sebep olmuştur.

Endüstriyel Üretim, gelişmiş makinelerle maddelerin işlenerek toplu ürünlerin ortaya konulduğu üretimdir.

Endüstriyel üretimin, kitle imha silahlarının ve silah teknolojilerinin bu gelişmesi toplum ve çevre üzerinde çoğu zaman geri dönüşü olmayan zararlar bırakmaktadır.

5.6. 1990 SONRASI TÜRK DIŞ POLİTİKASINDAKİ GELİŞMELER

5.6.1. Bulgaristan’daki Türkler ve Türkiye-Bulgaristan İlişkileri

Theodor Jivkov’un iktidarı döneminde Türk azınlığa uygulanan asimilasyon politikası, 1984-1985 yıllarındaki zorla isim değiştirme politikası ile zirveye çıktı. Bu politika ile Türkler zorla Bulgarlaştırma sürecine tabi tutuldu.

Yaşananlar karşısında Türkiye ve dünya kamuoyundan gelen tepkiler üzerine Bulgaristan, sınırlarını açıp Türklerin göç etmesine izin vermek zorunda kaldı. Sonuç itibarıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren dünya tarihinde, ilk kez bu kadar büyük bir göç yaşanmış, 320 bin kadar Bulgaristan Türkü, Türkiye’ye yerleşmiştir.

5.6.2. Türkiye’nin Türk Cumhuriyetleri, Kafkaslar, Balkanlar ve Orta Doğu Politikaları

Türk Cumhuriyetleri

Türkiye, 1991 yılının sonunda Orta Asya’da bağımsızlıklarını kazanan Türk Cumhuriyetleri’ni tanıyarak onlarla sıkı diplomatik ilişkiler içerisine girdi. 1992’de Türk İş Birliği Kalkınma İdaresi Başkanlığı (TİKA) ve Dış Ekonomik İlişkiler Kurulunu (DEİK) kurdu.

2013 yılı verilerine göre Türkiye’nin bölge ülkeleriyle ticaret hacmi 9,3 milyar doları bulmuş, Türk şirketlerinin bölgedeki yatırımları 3,5 milyar doları aşmıştır. Bölgede 2 bine yakın Türk firması faaliyette bulunmaktadır. Ayrıca Orta Asya cumhuriyetlerinde demokrasi, hukukun üstünlüğü
ve insan hakları alanlarında atılacak adımlar Türkiye tarafından teşvik edilmektedir.

Orta Asya cumhuriyetlerinde Millî Eğitim Bakanlığına bağlı Türk okulları mevcuttur. Kazakistan’da Türk-Kazak Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi, Kırgızistan’ın başkenti Bişkek’te de Kırgızistan-Türkiye Manas Üniversitesi bulunmaktadır.

Kafkasya

SSCB’nin dağılması ile Kafkasya bölgesinde Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan’ın bağımsızlıklarını kazandığı dönemlerde Türk dış politikası iki önceliğe göre şekillendi:  

  1. Bölge ülkelerinin bağımsızlığını ve toprak bütünlüğünü desteklemek,
  2. Hazar havzası enerji kaynaklarının üretim ve taşınmasında rol almaktı.

Kardeşlik ilişkilerinin sonucu olarak Türkiye Cumhuriyeti 1991’de, 71 yıl sonra bağımsızlığını yeniden kazanan Azerbaycan Cumhuriyeti’ni 10 Kasım 1991 tarihinde tanıyan ilk ülke olmuştur.

Türkiye, Azerbaycan’ın en önemli dış politika konusu olan Yukarı Karabağ sorununun başından beri yakın takipçisi olmuş, Azerbaycan’ın haklılığını uluslararası alanda ve ikili görüşmelerde gündeme getirmeye çalışmıştır.

Ekonomik alanda her geçen yıl daha fazla gelişip güçlenen ikili ilişkiler, Bakü-Tiflis-Ceyhan Petrol Boru Hattı ve Bakü-Tiflis-Erzurum Doğal Gaz Boru Hattı projeleriyle farklı bir boyut kazanmıştır. İki ülkenin karşılıklı yatırımları önemli rakamlara ulaşmıştır.

Türk-Gürcü ilişkileri bağımsızlık, toprak bütünlüğü ve iktisadi iş birliği konularında yoğunlaştı. 16 Aralık 1991’de Gürcistan’ın bağımsızlığını tanıyan Türkiye, komşusuna verdiği desteklerden dolayı Gürcistan kamuoyunda müttefik ülke konumuna yükseldi.

29 Ekim 1998’de Azerbaycan, Kazakistan, Türkiye, Özbekistan ve Gürcistan “Ankara Deklarasyonu”nu imzaladı. Deklarasyon, petrol ve doğal gaz kaynaklarının aranması, çıkarılması ve boru hatlarıyla güvenli bir biçimde dünya piyasalarına taşınmasını içeriyordu.

Türkiye, Ermenistan’ın bağımsızlığını 16 Aralık 1991’de tanımış; ardından ciddi ekonomik problemler yaşayan bu ülkeye insani yardımda bulunmuş; Ermenistan’ın bölgesel kuruluşlar, uluslararası toplum ve Batılı kurumlarla bütünleşmesi yönünde çaba harcamıştır. Bu çerçevede Ermenistan, Türkiye tarafından Karadeniz Ekonomik İş Birliği Örgütü’ne (KEİ) kurucu üye olarak davet edilmiştir. Ermenistan’ın 1993’te Azerbaycan’ın Kelbecer bölgesini işgal etmesi üzerine ülkemizden Ermenistan’a doğrudan ticaret sona erdirilmiş, iki ülke arasındaki sınır kapatılarak kara, demir ve hava yolu bağlantıları kesilmiştir. 1915 olaylarının devamlı ön planda tutulması nedeniyle ikili ilişkilerin gelişmesi için uygun koşullar oluşmamıştır.

Balkanlar

Türkiye,1991’de bağımsızlığını ilan eden Makedonya’yı tanıyan ilk devletlerden biri olmuş ve Makedonya ile olumlu ilişkiler geliştirmiştir.

1990’lı yıllarda Türk-Yunan ilişkileri; Batı Trakya, Ege, Kıbrıs, AB, Patrikhane, Pontus ve PKK gibi sorunlar etrafında şekillendi. 1990’ların ilk yıllarında müftülük sorunu, Batı Trakya Türklerinin lideri Sadık Ahmet’in yargılanması ve seçim yasasında yapılan değişiklikle Türklerin milletvekili çıkarmasının engellenmesi gibi sorunlar yaşandı.

Kıbrıs diğer bütün anlaşmazlıkların çözümünde ön koşul olmaya devam etti. Kıbrıs sorununun çözümü için ortaya konan Annan Planı, 2004’te referanduma taşındı. 24 Nisan 2004’te Kuzey ve Güney Kıbrıs’ta eş zamanlı olarak referandum yapıldı. Türk tarafı %64,9 evet oyu kullanırken, Rum tarafı %75,8 hayır oyu kullandı. Plana göre her iki taraftan biri hayır oyu kullanırsa plan geçersiz olacaktı.

Bulgaristan’daki Türklerin haklarının iade edilmesi ile Türkiye ile Bulgaristan arasındaki askerî, ekonomik, kültürel ve siyasi iş birliği gelişti. 1990’lı yıllarda Türkiye Bulgaristan’ın NATO üyeliğine destek oldu.

Yüzde 70’i Müslüman olan Arnavutluk 90’lı yıllarda Türkiye’yi güvenilir bir müttefik olarak gördü. Türkiye, Arnavutluk’un Karadeniz Ekonomik İş Birliği Örgütüne alınmasında önemli bir rol oynadı. Arnavutluk diğer yandan İKÖ’ye de üye oldu.

Türkiye, 1992’de Sırpların Bosna’ya saldırıları ile başlayan savaşta aktif bir politika takip etti. Üyesi bulunduğu uluslararası kuruluşlarda (BM, AGİT, Avrupa Konseyi, İKÖ) yoğun faaliyetlerde bulundu. 15 Nisan 1992’de AGİK ve İKÖ’de, 5 Mayıs’ta da BM’de Bosna’nın bağımsızlığının tanınmasını ve toprak bütünlüğünün korunmasını istedi. Türkiye, Saraybosna’da büyükelçilik açan ilk ülke oldu. NATO’nun Kosova harekâtında aktif rol oynadı ve barış gücüne katkı sağladı. 2008’de bağımsızlığını ilan eden Kosova’yı tanıyan ilk ülkelerden biri oldu.

1990’lı yıllarda Türkiye-Romanya ilişkileri olumlu seyretti.1991’de iki ülke arasında Dostluk ve İş Birliği Antlaşması imzalandı. Türkiye, Romanya’nın NATO’ya üyelik sürecine destek verdi.

Türkiye’nin Balkanlara yönelik politikasında özellikle ekonomik gelişim düzeyi ile bölgenin kalkınmasına yönelik girişimler ön plana çıkmıştır.

Orta Doğu

1990’lı yıllarda Türkiye’nin Orta Doğu politikalarında bölgede yaşanan etnik ve dinî çatışmaların ortaya çıkardığı güvenlik sorunu belirleyici olmuştur.

Türkiye-Suriye ilişkileri; su kaynaklarının kullanımı ve paylaşımı, Suriye’nin teröre ev sahipliği yapması ve Hatay üzerindeki emelleri sebebiyle iyi olmamıştır. İki ülke arasında 1998’de imzalanan Adana Mutabakatı ile ilişkilerde güven ortamı tesis edilmeye başlanmıştır.

İki ülke ABD’nin Irak’ı işgal ettiği 2003’ten sonra ortak sorun olan Kürt meselesi nedeniyle daha da yakınlaşmıştır. Suriye, PKK terör örgütünü kınamış ve ülkesindeki PKK’lı teröristleri de Türkiye’ye teslim etmiştir. Türkiye, İsrail-Suriye ilişkilerinde ara buluculuk yaparak Lübnan’daki Hariri suikastı sonucu sıkıştırılan Suriye’ye destek olmuştur. 2009’da ortak
kara tatbikatı yapılmıştır. Cumhurbaşkanı Beşar Esad’ın Türkiye’ye ziyaretinde (16 Eylül 2009) vizeleri kaldıran anlaşma imzalanmıştır. İki ülke arasında ortak bakanlar kurulu toplantısında “stratejik ortaklık” tan bahsedilmiştir.
2011 Arap Baharı sonrası Esad rejiminin sivil halka orantısız güç kullanması, Türkiye ile Suriye arasındaki ilişkilerin bozulmasına yol açtı. Türkiye sorunun barışçıl yollardan ve halkın taleplerine daha duyarlı yaklaşarak çözülmesini istese de bu talepler Esad rejiminde karşılık bulmadı. Bunun üzerine Türkiye’nin Suriye politikasında değişim başladı.

Türkiye, 2011 sonrası takip ettiği açık kapı politikası ile Suriye’den gelen mültecilere kucak açtı ve mülteciler bir anda Türkiye’nin ana gündemini oluşturdu.

1990’lı yıllarda Türkiye-İran ilişkileri; PKK, rejim ihracı meselesi ve bölgesel üstünlük mücadelesi nedeni ile büyük oranda gergin bir seyir izlemiştir.

Türkiye’nin, 2011 sonrası NATO’nun Malatya’da füze kalkanı kurmasını talep etmesi ve Suriye sorununda farklı politika izlemesi nedeniyle İran ile ilişkiler gerilmiştir. 

1990’lı yıllar boyunca Türkiye ile İsrail arasında pek çok üst düzey ziyaret gerçekleştirilmiş, siyasi, ekonomik ve askerî antlaşmalarla ortak hareket alanları genişletilmiştir.

2000’li yıllarda iki ülke arasındaki ilişkiler seyir değiştirmiş, 90’lı yıllardaki stratejik ortaklık yerini siyasal çekişmelere bırakmıştır. 2001’de Ariel Şaron başbakanlığında İsrail’de kurulan yeni hükûmetin sert Filistin politikaları, Türkiye tarafından tepkiyle karşılanmıştır.

Irak’ın Kuveyt’i işgali sonrası başlayan I. Körfez Savaşı’nda ABD ve müttefikleri, Türkiye tarafından desteklendi. Türkiye bir yandan Kerkük-Yumurtalık petrol boru hattını kapatırken diğer yandan ülkedeki hava üslerinin ABD tarafından kullanılmasına izin verdi ve sınır bölgesine asker kaydırdı. Türkiye bu savaşta beklentilerine karşılık bulamadı, ekonomik ve siyasi olarak büyük kayıplara uğradı. Türkiye’nin, savaş sırasında ve sonrasında Irak’a uygulanan ekonomik ambargo nedeniyle gördüğü zarar 100 milyar dolara ulaştı.

Türkiye, 1 Mart tezkeresi ile ABD askerlerinin Türkiye üzerinden Irak’a saldırısına izin vermedi. Bu durum Orta Doğu’daki devletler tarafından takdirle karşılanırken Türk-Amerikan ilişkilerinde kırılmaya sebep oldu. Bundan sonra Türkiye-ABD ilişkileri Irak ve Kuzey Irak bağlantılı gelişmeler çerçevesinde ele alındı.

Türkiye’ye, 2000’li yıllarda Orta Doğu’da takip ettiği politikalar sonucunda Arap Birliği Örgütü ve Afrika Birliğinde gözlemci statüsü verilmiştir. Bunun yanında İslam Konferansı Örgütü başkanlığına Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesi, bölgeye yönelik politikaların sonucu olmuştur.

5.6.3. Irak ve Suriye’deki Siyasi, Sosyal Gelişmelerin Bölgeye Etkileri

1. Körfez Savaşı sonrasındaki ambargo süreci ve 2003’te başlayan Irak işgali, gerek Irak içinde gerekse bölgede yeni insani krizler doğurdu. İşgalle yaşanan dönüşüm, Irak’ta önemli toplumsal sorunları da beraberinde getirdi. Gerçekleşen ölümler ve yaralanmalar geride birçok sahipsiz yetim
ve dul bırakırken nüfusun 4 milyona yakın bölümü de yerlerini terk etmek zorunda kaldı. Bunlardan 2,2 milyonu Irak içinde yer değiştirmiş, diğerleri de Suriye ve Ürdün başta olmak üzere komşu ülkelere iltica etmiştir.

Suriye’de 2011 sonrası halkın demokratik taleplerine iktidarın şiddetle karşılık vermesi üzerine ülkede karışıklıklar başlamıştır. Beşar Esed iktidarının halka uyguladığı şiddet, 10 binlerce Suriye vatandaşının ölümüne, milyonlarca vatandaşın ülkeyi terk etmesine yol açmıştır. Esed rejimi, BM Güvenlik Konseyi daimi üyesi Rusya ve Çin’den aldığı destekle ayakta kalabilmiştir. Suriye’de yaşanan siyasi kriz Türkiye’nin güneyinde bir mülteci sorununa sebep olmuştur. Mülteciler sorunu Türkiye’de önemli bir mali yüke sebep olurken güney illerinde güvenlik sorunlarına da yol açmıştır. 

5.6.4. Küresel Terörizm

Soğuk Savaş Dönemi’nde ABD, Sovyet yanlısı rejimlere karşı mücadele veren grupların eylemlerini meşru kabul ederek söz konusu grupları özgürlük savaşçısı şeklinde değerlendirmiş; Amerikan yanlısı rejimlere karşı verilen mücadeleleri terörizm, mücadele verenleri de terörist olarak
nitelendirmiştir. ABD’nin onayıyla Pakistan tarafından kurulup desteklenen Taliban buna örnek olarak verilebilir.

ABD’nin 11 Eylül saldırıları sonrasında terörle mücadelesinde hâkim olan düşünceler şunlar olmuştur:
• Terör eylemlerini bir devlete bağlama
• Askerî müdahale
• Ön alıcı savaş
• Amerika’nın gerekirse tek başına hareket etme iradesi

Türkiye’nin yıllardır savaştığı PKK terör örgütünün günümüzde Kuzey Suriye uzantısı PYD/YPG, ABD tarafından silahlandırılmaktadır. Bu silahların Türkiye’deki terör eylemlerinde kullanılmasına yönelik endişeler, ABD-Türkiye ilişkilerinde güven bunalımlarına neden olmaktadır.

5.6.5. Türk Kızılayı

Türk Kızılayı; dil, din, ırk ayrımı gözetmeden dünyanın farklı ülkelerinde doğal afetlere ve insan kaynaklı yıkımlara müdahale etmiş, ihtiyaç sahiplerinin barınma ve beslenme gibi temel ihtiyaçlarını karşılamıştır. Filistin, Sudan, Endonezya, Sri Lanka, Kırgızistan, Kosova, Somali, Pakistan gibi ülkelerde insani yardım faaliyetlerinin yanı sıra refaha yönelik birçok çalışmada da bulunmuştur.

5.7. 1990 SONRASI TÜRKİYE’DE YAŞANAN SİYASİ, EKONOMİK, SOSYOKÜLTÜREL VE BİLİMSEL GELİŞMELER

5.7.1. 1990 Sonrası Türkiye’de Yaşanan Ekonomik Gelişmeler

Türkiye’de 1990’larda dövizi sabit, faizleri yüksek tutarak sağlanan sıcak para girişiyle ekonomide yüksek büyüme hızına ulaşıldı. Harcamaların iç borçlanma ile karşılanması ve Güneydoğu Anadolu’da terörle mücadele, devleti daha fazla kaynağa, dolayısıyla daha fazla faiz ödemeye itti. Böylece ekonomi, üretimden faiz gelirine doğru yöneldi.

Türkiye, 1991 ve 1994’te iki önemli ekonomik kriz yaşadı. 1991 krizi ABD’nin Irak’a müdahalesinin yarattığı olumsuzluklarla ilişkiliydi.

Türkiye 1994’te yakın tarihinin en büyük mali krizlerinden birini yaşadı. 1994 krizi; kamu harcamalarındaki hızlı artış, ithalat ağırlıklı tüketime dayalı büyüme ve mali piyasalarda yaşanan istikrarsızlık sonucu ortaya çıktı.

Ülkede yıllardır etkisini hissettiren enflasyonun neden olduğu olumsuzlukları önlemek için 2000 yılında IMF ile reform sürecine girildi. Bu reformlarla para politikasını belirleme yetkisi Merkez Bankasına verildi. Mali piyasaları düzenlemeye yönelik olarak Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurulu (BDDK) kuruldu.

19 Şubat 2001’de Millî Güvenlik Kurulu toplantısının hemen ardından Başbakan Bülent Ecevit’in Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer ile düştüğü anlaşmazlıkla ilgili “Bu, devletin en üst kademesinde kriz var demektir.” şeklindeki demeci krizi derinleştirmiştir.

2001’de Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı uygulamaya konuldu ve 2002 yılı başında üç yıllık Stand-By anlaşması imzalandı. Yürürlüğe konan Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı, 58 ve 59. hükûmetlerin de kararlı uygulamaları sayesinde, krizi takip eden beş yıl içinde bazı temel ekonomik göstergelerde (bütçe açıkları, faiz dışı bütçe fazlası ve enflasyon) önemli iyileşmeler sağladı. 

2007’de ABD’de başlayıp 2008’de dünyaya yayılan ekonomik kriz, 1929 Ekonomik Buhranı’ndan sonra dünyanın yaşadığı en büyük kriz olarak tanımlanmaktadır. Avrupa ekonomilerinin küresel kriz nedeniyle yaşadığı ekonomik durgunluk, Türkiye ihracatının ve ekonomisinin de yavaşlamasına neden olmuştur.

2009 yılında piyasalarda yaşanan talep daralması reel sektörde işçi çıkarmalara ve istihdam kaybına neden olmuş, işsizlik artmıştır. Türkiye, 2010 yılından itibaren krizin olumsuzluklarını aşmaya başlamış, 2010’da %9,2 ve 2011’de %8,8 ile uluslararası boyutta en yüksek büyüme oranları elde eden ülkeler arasında yer almıştır. 2011-2012 yıllarında dış ticaret ve cari açık ekonominin en önemli sorunu olma özeliğini korumuştur.
2012-2015 yılları arasında GSYH büyüme hızı, dış ticaretteki düşük oranlı ve istikrarsız büyüme ile işsizlik ekonomiye dair temel sorunlar olmuştur. Bu sorunların ortaya çıkmasında dünyada devam eden finansal istikrarsızlık, Orta Doğu’da yaşanan ve Türkiye’yi yakından etkileyen Suriye iç savaşı, Irak’taki kaos ve Mısır krizi etkili olmuştur. Aynı dönemde petrol fiyatlarında yaşanan düşüş Türkiye’nin dış ticaret dengesi açısından olumlu olmuştur.

5.7.2. 28 Şubat Postmodern Darbesi

28 Şubat askerî bir darbedir. Bu darbede asker, silah gücü ve mevzuat desteğinin dışında kamuoyunun da desteğini almaya çalışmıştır.

Türkiye’de 1997 yılında postmodern darbe sürecini hızlandıran olaylar yaşanmıştır. Bu olaylardan bazıları şunlardır:

  • 11 Ocak: Başbakan Necmettin Erbakan tarikat ve cemaat liderlerine iftar yemeği verdi. Basında tarikat yemeği olarak lanse edilen haberlerde, bu olay irtica kalkışması olarak yansıtıldı.
  • 3 Şubat: Sincan’daki Kudüs Gecesi etkinliğine Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) inceleme başlattı. Bu etkinlik gazetelerde “Türkiye İran mı olacak?” şeklinde yansıtıldı.
  • 5 Şubat: 4 Şubat 1997’de Ankara’nın Sincan ilçesinde Etimesgut Zırhlı Birlikler Okulu ve Eğitim Tümen Komutanlığına bağlı çeşitli askerî araçlardan oluşan konvoy, ilçe sokaklarından Akıncı Üssü’ne “motorlu
    yürüyüş” gerçekleştirdi. Olay 5 Şubat’ta gazetelere “Sincan’dan Ordu Geçti” başlığı ile yansıdı.
  • 21 Şubat: Genelkurmay İkinci Başkanı Org. Çevik Bir “Sincan’da demokrasiye balans ayarı yaptık.” şeklinde değerlendirmede bulundu.
  • 28 Şubat 1997’de toplanan MGK; cumhuriyet ve rejim aleyhtarı bölücü grupların laik-antilaik ayrımı yaparak demokratik ve sosyal hukuk devletini güçsüzleştirmeye yeltendiklerini, hükûmetin bu güçlere karşı etkin mücadele edemediğini düşünerek hükûmete bir dizi öneriler listesi sunmuştur. Bu öneriler kamuoyunda postmodern bir darbe olarak adlandırılmıştır.

Millî Güvenlik Kurulu 28 Şubat Kararları
1. Anayasamızda cumhuriyetin temel nitelikleri arasında yer alan ve yine anayasanın 4’üncü maddesi ile teminat altına alınan laiklik ilkesi büyük bir titizlik ve hassasiyetle korunmalı, bunun korunması için mevcut yasalar uygulamada yetersiz görülüyorsa yeni düzenlemeler yapılmalıdır.
2. Tarikatlarla bağlantılı özel yurt, vakıf ve okulların devletin yetkili organlarınca denetim altına alınarak Tevhid-i Tedrisat Kanunu gereği Millî Eğitim Bakanlığına devri sağlanmalıdır.
3. Genç nesillerin körpe dimağlarının öncelikle cumhuriyet, Atatürk, vatan ve millet sevgisi,Türk milletini çağdaş uygarlık düzeyine çıkarma ülkü ve amacı doğrultusunda bilinçlendirilmesi ve çeşitli mihrakların etkisinden korunması bakımından:
a) 8 yıllık kesintisiz eğitim, tüm yurtta uygulamaya konulmalı.
b) Temel eğitimi almış çocukların, ailelerinin isteğine bağlı olarak devam edebileceği Kuran kurslarının Millî Eğitim Bakanlığı sorumluluğu ve kontrolünde faaliyet göstermeleri için gerekli idari ve yasal düzenlemeler yapılmalıdır. (…)
4. İrticai faaliyetleri nedeniyle Yüksek Askerî Şûra kararları ile Türk Silahlı Kuvvetlerinden (TSK) ilişkileri kesilen personel konusu istismar edilerek Türk Silahlı Kuvvetlerini dine karşıymış gibi göstermeye çalışan
bazı medya gruplarının silahlı kuvvetler ve mensupları aleyhindeki yayınları kontrol altına alınmalıdır. 
5. Türk Silahlı Kuvvetlerine aşırı dinci kesimden sızmaları önlemek için mevcut mevzuat çerçevesinde alınan tedbirler; diğer kamu kurum ve kuruluşları, özellikle üniversite ve diğer eğitim kurumları ile bürokrasinin
her kademesinde ve yargı kuruluşlarında da uygulanmalıdır. 

Türk Silahlı Kuvvetlerinin; iç siyaset, yolsuzluklar, terörle mücadele gibi
konularla Türkiye’nin AB Kopenhag Kriterlerine ne ölçüde uyum sağlayabileceği, Kıbrıs sorunu ve diğer konulardaki tavsiyeleri de yine MGK aracılığıyla hükûmete bildirilmiştir.

5.7.3. Etnik, İdeolojik ve Mezhep Temelli Çatışmaların Toplum Hayatına Etkileri

Türkiye’de 1990’lı yıllarda toplumda Sünni-Alevi ve laik-antilaik bölünmeyi gerçekleştirmeye yönelik eylemler yapılmıştır. Bu şekilde, Müslüman bir ülkenin dünyada tek olan demokratik ve laik yönetim deneyimi ortadan kaldırılmak istenmiştir.

5.7.4. Gezi Parkı Olayları

4 Ekim 2012’de yol genişletme çalışmaları başlatılarak bazı ağaçların yerlerinin değiştirilmesi ve sökülmesi söz konusu oldu. Buna karşı çıkan bazı kesimler Gezi Parkı’nda oturma eylemi düzenledi ve park içinde çadırlar kurdu. Bu eyleme karşı 29 Mayıs 2013 sabahı polis müdahalede bulundu.

Eylemler ilk anda İstanbul’daki Gezi Parkı eylemlerine destek olmak için yapılırken sonrasında mevcut iktidara karşıtlık özelliği kazandı.
1-15 Haziran 2013 tarihleri arasında güvenlik güçleri ile eylemciler arasında çatışmalar yaşanırken hükûmet yetkilileri, eylemcilerin temsilcileri ile görüşmelerde bulundu. Bu görüşmelerde kendilerine Taksim Dayanışma Platformu adını veren bir grup şu taleplerde bulunmuştur:
• Gezi Parkı, park olarak kalmalıdır.
• Bazı illerin (İstanbul, Ankara, Hatay) valileri ve emniyet müdürleri görevden alınmalıdır.
• Gaz bombası vb. materyallerin kullanılması yasaklanmalıdır.
• Gözaltına alınanlar serbest bırakılmalı ve haklarında soruşturma açılmamalıdır.
• Taksim ve Kızılay başta olmak üzere Türkiye’deki tüm meydanlarda toplantı, gösteri ve eylem yapma yasağına son verilmelidir.
• Hükûmet, üçüncü havalimanı ve üçüncü köprü gibi projeleri iptal etmelidir.
Yapılan bu görüşme, eylemcilere dair kamuoyunda hâkim olan “örgütlü olmayan genç göstericiler” algısını yıktı. Gösterilerin Gezi Parkı’nın korunmasından ziyade çok sayıda projeye ve ülkenin birlik ve
bütünlüğüne karşı yapıldığı ortaya çıktı.

Taksim Gezi Olayları döviz kuruna, faiz oranlarına, borsa endeksine ve TCMB rezervlerine dolayısıyla Türk finans sistemine etki etmiştir. 2013 Mayıs ayından sonra döviz kuru devamlı artarken faiz oranları son dört yılın en yüksek oranına ulaşmıştır. TCMB Mayıs ayında son dört yılın en büyük rezerv kaybını yaşamıştır.

5.7.5. FETÖ ve 15 Temmuz

Devlet yönetiminden kaynaklı zaaflardan istifade eden FETÖ, 1970’li yıllarda bir yandan toplumsal tabanını oluşturmaya çalışırken bir yandan da kamu kurumlarında kadrolaşmaya başlamıştır.

Cemaatin örgütsel gelişiminde 1980 Askerî Darbesi’ne kadar ışık evleri ve dershaneler üzerinden yürütülen sızma hareketleri ve antikomünist bir duruş söz konusu olmuştur. 1980’li yıllarda okullaşma ve kamu kurumlarındaki kadrolaşma hareketini sürdüren cemaat, sonraki yıllarda holdingleşerek banka kurmuş ve eğitim, sağlık, finans, taşımacılık, medya gibi sektörlerde çalışmalara başlamıştır. 28 Şubat 1997’de yaşanan postmodern darbeye destek veren Fetullah Gülen, 1999’da ABD’ye gitmiştir. Gülen, bu tarihten sonra dinler arası diyalog, ılımlı İslam gibi kavramları kullanmıştır.

Toplumsal desteği fazla olmasa da örgüt, büyük bir ekonomik ve bürokratik güce sahip olmuştur. FETÖ bu yapılanmasıyla ülkede adliye, mülkiye, askeriye, eğitim ve emniyet başta olmak üzere bütün devlet kurumlarında kadrolaşmıştır.

Paralel yargıçların ve polis şeflerinin yolsuzluk adı altında millî iradeye saldırıda bulundukları 17/25 Aralık 2013 darbe girişiminde, klasik darbelerden farklı yöntem ve mekanizmalar kullanılmıştır.

Devlet 17/25 Aralık sonrası kurumlarında ve orduda örgüt mensuplarını temizleme yolunda adımlar atmıştır. 2015 yılında örgütün medya ve finans unsurlarına darbeler vurulmuş, yargıdaki gücü kırılmıştır. TSK içine sızmış FETÖ mensuplarında yaklaşan YAŞ (Yüksek Askerî Şûra) sürecinde silahlı kuvvetlerden tasfiye korkusu başlamıştır.

TSK içindeki FETÖ mensupları 15 Temmuz 2016’da Pensilvanya’da bulunan terörist başı Fetullah Gülen’den aldıkları talimatla iktidarı devirip
Türkiye’yi işgal etmek için harekete geçmişlerdir. Bu kalkışma girişiminde TBMM, köprüler, kavşaklar, stratejik noktalar ve sivil vatandaşlar karadan ve havadan bombalanmıştır. Türk milletinin gösterdiği şanlı direniş
kalkışmayı başarısız kılmıştır.

Özel Kuvvetler Komutanlığına girmeye çalışan darbeci general
Semih Terzi’yi, Genelkurmay Özel Kuvvetler Komutanı Korgeneral Zekai Aksakallı’dan aldığı “vur” emri üzerine alnından vurarak öldürdükten sonra Tuğgeneral Semih Terzi’nin yanında bulunan cuntacı askerler tarafından şehit edilen Ömer Halisdemir, büyük bir kahramanlık örneği göstererek 15 Temmuz Fetö Darbe Girişimi’nin seyrini değiştirmiş ve demokrasinin temsili hâline gelmiştir. Şehit Ömer Halisdemir’in adı “Niğde Ömer Halisdemir Üniversitesi” ne ve yeni doğan birçok çocuğa verilerek yaşatılmıştır.

5.7.6. Bilime Hizmet Eden Dört Türk Bilim İnsanı

20. yüzyılın ikinci yarısında yetişen Türk bilim insanları, kendi alanlarında dünyada ilk sıralarda yer almışlardır. Ön plana çıkan Türk bilim insanlarının birçoğu bilimsel çalışmalarını yurt dışında gerçekleştirmiştir. Bu bilim insanlarının isimleri dünya literatürüne girmiş ve eserlerine binlerce atıf yapılmıştır. 
Dünyada en genç yaşta profesörlüğe yükselen Oktay Sinanoğlu, yüzyılın beyin cerrahı olarak adlandırılan Gazi Yaşargil, İslam bilim tarihçisi Fuat Sezgin ve Nobel ödüllü Aziz Sancar bilime hizmet eden Türk bilim insanlarına örnek olarak verilebilir.

5.7.7. Türkiye’deki Bilimsel ve Teknolojik Gelişmeler

Türkiye 2000’li yıllarda ASELSAN, ROKETSAN, TUSAŞ, OTOKAR ve TÜBİTAK gibi devlet kurumları ve özel sermayeli savunma kuruluşları ile birbirinden önemli askerî projeleri hayata geçirmiştir. Bu kurumların projeleri bir yandan Türkiye’nin başarabileceklerini ortaya koyarken diğer yandan Türkiye Cumhuriyeti’nin teknolojik dışa bağımlılığının azaltılmasını amaçlamıştır.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*