AÖL Açık Lise Siyer 2 Ders Kitabı Notları Özet

AÖL Açık Lise Siyer 2 Dersi Online Test 

RİSALETİN MEKKE DÖNEMİ

1. Risalet Öncesi Dünyanın Dini Durumu

Altıncı ve yedinci yüzyılda hüküm sürmüş olan başlıca devletleri; Çin, Hindistan, Türkistan, Moğolistan, Bizans, Sâsânî ve Habeşistan olarak sıralamak mümkündür.

Konfiçyüs ile sahip olduğu medeniyetin zirvesine ulaşmış olan Çin, İslam’ın zuhuru öncesinde genel bir çöküntü içerisindeydi. Hindistan’da “olayları yaratana tapma” yerine “olayların kendisine” tapma şeklinde bir dini inanış geliştiği içindir ki inananların sayısından daha çok sayıya ulaşmış tanrılar mevcuttu.

Brahman rahiplerin bu şekilciliğini reddeden Buda, Hindistan’a yenilik getirmiş olsa da doğduğu topraklardan daha sonra çıkarılmıştır.

Kökeni Budizm’e dayandırılan Şamanizm daha çok Orta Asya Türk topluluklarını etkilemiştir. Şamanizm bir dinden ziyade merkezinde şamanın yer aldığı kendine has inanç ve uygulamaları bulunan vecde dayalı bir inanç şeklidir.

Dönem itibariyle mevcut devletlerin en etkililerinden biri olan Bizans İmparatorluğu’nun dahili problemlerinin en büyüğünü Hıristiyan mezheplerin kendi içindeki kavgaları oluşturmaktaydı.

Arapların Afrika kıtasındaki komşuları Habeşliler de Hıristiyan inancına sahiptiler.

Araplara komşu olan Sâsânî devletinin mensubu olduğu Mecûsîlik, daha çok yönetici sınıf ve zenginlerin dini olarak kabul edildiğinden halka herhangi bir katkı sağlamıyordu.

Arapların yarımadanın dışından aldıkları en eski din olan Sâbiîlik, güneydeki Arapların arasında yaygınlaşmıştı.

Semavi dinlerin en eskisi olan ve Filistin’i yurt edinen Yahudilik, Sâmî bir din olmakla birlikte İsrailoğulları’na özgü olduğundan başka milletler arasında yayılma imkânı bulamamıştı.

Cahiliye Arapları ile Afrikalılar arasında yaygın olan inanış şekli ise çoğunlukla putperestlikti. Bununla birlikte cahiliye Arapları içinde putlara tapmayı reddeden ve kendilerine Hanif denilen insanlar da bulunmaktaydı.

2. Risalet ve Peygamberimiz

Dünya ve ahiret hayatlarıyla ilgili ihtiyaçların giderilmesi için Allah ile kulları arasında elçilik görevi olarak tarif edilen risalet, nübüvvet ile eş anlamlıdır. Allah’ın, risalet görevi verdiği kişiye resul ya da nebi denilmektedir.

Cenab-ı Hak ilk peygamber olarak da Hz. Adem’i seçmiştir.

Hz. Muhammed, Allah’ın risalet görevi verdiği son peygamberdir.

Peygamberlerin görevlerinden ilki; Allah’tan aldıkları vahyi, emirleri ve yasakları insanlara bildirmek olan tebliğdir. Onların en önemli görevlerinden biri insanları hakka davet ile bu uğurda mücadele etmektir.

Ey Peygamber! Biz seni gerçeğin bir temsilcisi, bir müjdeci ve uyarıcı, herkesi Allah’ın izniyle ona çağıran ve ışık saçan bir kandil konumunda gönderdik.” (Ahzâb suresi, 45-46. ayetler.)

2.1. İlk Vahiy

Allah’ın bir emri, hükmü veya bilgiyi peygamberine gizli olarak bildirmesi anlamına gelen vahiy ilk insan Hz. Adem ile başlar ve Hz. Muhammed ile son bulmuştur.

Hz. Muhammed, kırk yaşına ulaştığında Hira’da bulunduğu 610 yılı Ramazan ayının yirmi yedinci gecesi, Cebrail vasıtasıyla gelen “Oku!” emriyle Allah tarafından peygamber olarak görevlendirilmiştir.

2.2. Gizli ve Açık Davet

Vahyin Kesilmesi

İlk vahyin ardından bir süre vahiy gelmedi. Vahyin kesilmesi Hz. Peygamber’i endişeye sevk etti. Vahyin kesintiye uğradığı fetretü’l-vahy denir.

Gizli Davet

Hira’dan döndüğü bir gün Cebrail’i(a.s.) asli suretinde tekrar gördü. Korku ve heyecanla evine gidip “Beni örtün, beni örtün!” diye seslendi. Bunun üzerine “Ey elbisesine bürünen (Peygamber) Kalk ve uyar! Sadece Rabbini büyük tanı. Elbiseni tertemiz tut. Kötü şeyleri terk et. Sadece Rabbini yücelt.” ayetleri nazil oldu.

Cebrail vahyin geldiği ilk günlerde Hz. Peygamber’e abdest ve namazı öğretmiş, o da Cebrail’den gördüğü şekliyle Hz. Hatice’ye öğretmiş ve birlikte namaz kılmışlardı. Allah Resulü ve Hz. Hatice’yi namaz kılarken gören Hz. Ali ne yaptıklarını sorduğunda Peygamberimiz, kendisini İslam’a çağırmış ve bunu gizli tutmasını istemiştir.

Hz. Peygamber, inmiş olan ayetleri o esnada Kâbe’nin etrafında oturan Mekkelilerin duyabileceği şekilde sesli okuyordu. Gizli davet denilen bu ilk dönemde Allah Resulü’nün irtibat kurup ulaştığı kişilerin hemen hemen tamamı Müslüman oldu.

Hz. Peygamber’le görüşmek için Mekke’ye gelen Ebu Zer el-Gıfari bir ay boyunca Mekke’de kalıp Kâbe’nin avlusunda Hz. Peygamber’i bekledi ve Müslüman olduğunu Kâbe’de açıklayınca müşriklerin saldırısına uğradı.

Akıl almaz baskılara rağmen Talha b. Ubeydullah, Zübeyr b. Avvam, Osman b. Maz’un, Ebu Ubeyde b. Cerrah ve Erkam b. Ebi’l-Erkam gibi birçok kişi Hz. Peygamber’le görüşerek İslam ile şereflendiler.

Darülerkam

Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın Müslüman olmasıyla Safa Tepesi’nin eteklerinde olan evi Müslümanlar için toplanma mekanı oldu.

İslam’ın ilk davet merkezi olan ve Darülerkam adı verilen bu mekan, Kabe’nin haremine dahil oluşu, Mekkelilerle ve hac için dışarıdan gelen pek çok kimse ile dikkat çekmeden temas kolaylığı sağlaması açısından önemli bir konuma sahipti.

Açık davet başlayıncaya kadar burayı merkez edinen Allah Resulü, İslam devletinin çekirdek kadrosunu da yetiştirdi. Mus’ab b. Umeyr, Ammar b. Yasir ve Suheyb b. Sinan gibi birçok sahabi burada İslam ile şereflendi. Hz. Peygamber, nübüvvetin altıncı yılında Hz. Ömer’in Müslüman olmasına kadar Darülerkam’daki faaliyetlerine devam etmiştir.

Açık Davet

Risaletin dördüncü yılında nazil olan “Sana emrolunanı açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir!” ayetiyle gizli davet süreci sona ermiş, açıktan davet aşamasına geçilmiş oldu.

“(Önce) en yakın akrabanı uyar. Sana uyan müminlere (merhamet) kanadını indir. Şayet sana karşı gelirlerse de ki: Ben sizin yaptıklarınızdan muhakkak ki uzağım.” ayetiyle ise yakın akrabadan başlamak üzere tüm Kureyş’in İslam’a davet edilmesi emrediliyordu.

Allah Resulü, vahyin yol göstericiliğine uygun bir şekilde ilk önce yakınları olan Abdülmuttaliboğullarını davet ederek risaletini duyurmak istedi. Ancak amcası Ebu Leheb daha konuşmasına fırsat vermeden topluluğu dağıttı. Bu duruma çok üzülen Peygamberimiz, birkaç
gün sonra yeni bir toplantı daha tertip etti. Burada yaptığı konuşmada Allah’ın bir olduğunu, O’nun eşi ve benzerinin bulunmadığını, O’na inanıp güvendiğini belirtti.

Hz. Peygamber’in amcası Ebu Talib, atalarının dinini terk etmeyeceğini ancak hayatta olduğu müddetçe kendisini destekleyeceğini bildirdi. Diğer amcası Ebu Leheb ise onun davetini kabul ederlerse zillete düşeceklerini iddia ederek karşı çıktı. Peygamberimizin halası Hz. Safiye, Ebu Leheb’e itiraz ederek yeğenini yalnız bırakmayacaklarını söyledi.

Mekke’ye gelip gidenler vasıtasıyla İslam, Mekke dışında da duyuldu. Sonuçta sayıları az da olsa civar kabilelerden Müslüman olanlar oldu.

Hicretin dördüncü yılından itibaren başladığı açık davet safhası, müşriklerin tüm engellemelerine rağmen hicrete kadar devam etti.

2.3. İlk Müslümanlar

Hz. Peygamber ilk daveti eşine yapmıştı. Hz. Hatice tereddüt etmeden onu tasdik ederek Müslümanların ilki olma şerefine ulaştı. Hz. Hatice’nin davetiyle kızları İslam’a girdiler. Allah, Cebrail ile ona selam gönderip onu cennette inciden bir köşkle müjdelemiştir.

Ebu Talib’den Hz. Ali’yi istemiş ve onu ailesine dâhil etmişti. Resulullah ile Hz. Hatice’nin terbiyesi altında büyüyen Hz. Ali, onları namaz kılarken gördüğünde Allah Resulü onu İslam’a davet etmişti. Hz. Ali önce tereddüt edip babasına sormak istemişse de daha sonra bundan vazgeçip iman etmişti. Küçük yaşta Şam’dan Mekke’ye köle olarak getirilip Hz. Hatice’nin hizmetinde olan Zeyd b. Hârise, Hz. Ali’den sonra Müslüman oldu.

Hz. Peygamber’in en yakın dostu olan Hz. Ebu Bekir, onun davetini ailesi dışından kabul edenlerin ilkiydi.

Gizli davet sürecinde Osman b. Affan, Zübeyr b. Avvam, Abdurrahman b. Avf, Sa’d b. Ebi Vakkas, Talha b. Ubeydullah, Ebu Ubeyde b. Cerrah Hz. Ebu Bekir’in gayretiyle Müslüman olmuşlardı.

Gizli davet döneminde Müslüman olan Abdullah b. Mesud, İslam’a dâhil olduğu günden itibaren Hz. Peygamber’in yanından ayrılmamış ve ona hizmet etmiştir.

Bilâl-i Habeşî ve annesi Hamâme Hanım, davetin ilk günlerinde Müslüman olanlar arasındaydı.

Hicretin birinci yılında ilk ezanı okumasıyla meşhur olan Bilâl-i Habeşî, Peygamber Efendimizin müezzinliğini yapmıştır.

İslam’ı öğretmesi için Medine’ye muallim olarak gönderilen Mus’ab b. Umeyr üstlenmiş olduğu görev sebebiyle İslam’ın ilk öğretmeni sayılır. Uhud Savaşı’nda “Muhammed ancak bir peygamberdir, ondan önce de peygamberler gelip geçmiştir…” ayetini okuyarak secde hâlinde iken şehit oldu.

Ebu Seleme ve eşi Ümmü Seleme, Erkam b. Ebi’l-Erkam, Osman b. Maz’ûn, Said b. Zeyd ile Hz. Ömer’in kız kardeşi olan eşi Fâtıma bnt. Hattâb, Hz. Ebu Bekir’in kızı Esma bnt. Ebi Bekir ve o sırada henüz küçük bir çocuk olan Hz. Âişe, Hz. Cafer ve eşi Esma bnt. Umeys risaletin ilk yıllarında Müslüman oldular.

3. Mekke’de İslam Davetine Tepkiler

Kureyş’in ileri gelen kabilelerine mensup müşrikler Hz. Peygamber’in davetine ilk başlarda kayıtsız kaldılar. Daha sonraki tepkileri, Hz. Muhammed’i gördükleri yerde onu işaret ederek “İşte Abdülmuttaliboğullarının kendisiyle gökten konuşulan oğlu!” şeklinde alaya almak şeklinde oldu. Ancak ilahlarını açıkça yeren ayetlerin nazil olması ve atalarının akılsızlıkla suçlanması üzerine yerini saldırı ve düşmanlığa bıraktı.

Daveti engellemek isteyen müşriklerin ileri gelenleri, kabile geleneğine uygun hareket ederek Hz. Muhammed’i himaye eden amcası Ebu Talib’e üç kez gittiler. Yeğeninin ataları ve dinleri ile ilgili söylediği sözlerden duydukları rahatsızlığı dile getirdiler. Ancak Ebu Talib onların sadece şikâyetlerini dinlemekle yetinip yeğenine verdiği desteğini sürdürdü. Mekkeliler bu şekilde sonuç alamayacaklarını anlayınca Hz. Peygamber’e ve Müslümanlara olan tutumlarını sertleştirdiler.

Vahyin muciz kelamını inkâr edemeyen Mekkeliler, vahyin kaynağının Allah olduğunu kabul etmeyip birtakım iddia ve iftiralarda bulunarak Hz. Peygamber’le mücadele etmeyi sürdürdüler. Bu amaçla Hz. Peygamber’e; mecnun, deli, kâhin, şair, gibi iftiralar atarak Kur’an kelamının meşruluğu konusunda insanların zihinlerinde tereddüt meydana getirmeyi amaçladılar.

Uzun tartışmalar neticesi vardıkları mutabakat sonunda Hz. Peygamber’e sihirbaz demekte karar kılan müşrikler, Allah Resulü’nün davetini etkisiz kılmak için bu iftiralarını yaymaya karar verdiler.

Düyevi menfaat vaadiyle Allah Resulü’ne teklif götürmeye karar veren Mekkeliler, Kureyş’in ileri gelenlerinden Utbe b. Rebîa’yı görevlendirdiler.

Hz. Peygamber’e Mekkelilerin tekliflerini iletti. Bu teklifleri kesin bir dille reddeden Allah Resulü, “Dinle ey Velid!” diyerek Fussilet suresini okudu.

Hz. Peygamber’den duyduğu ayetlerden oldukça etkilenen Utbe, kendisinden haber bekleyenlerin yanına döndüğünde “Vallahi onun
söyledikleri ne şiirdir ne de kehanet. Ey Kureyş beni dinleyin ve onunla yaptığı şey arasına girmeyin. Eğer Arap ona galip gelirse sizler başkası vasıtasıyla ondan kurtulmuş olursunuz. Yok eğer o Kureyş adına Arap’a üstün gelirse onun şerefi sizin şerefiniz olur.” diyerek Hz. Peygamber ve risaleti ile ilgili düşüncelerini paylaştı.

Hz. Peygamber’e benzer teklifleri daha sonra da yapan Kureyşlilere, Allah Resulü’nün cevabı, “Sizden istediğim mal veya krallık değildir. Fakat Allah beni size Resul olarak gönderdi. Getirdiğim şeye iman ederseniz bu
sizin dünyadaki nasibinizdir. Eğer inkâr ederseniz Allah, benimle sizin aranızda hüküm verinceye kadar yaptıklarınıza sabrederim.” şeklinde olmuştur.

Ümeyye b. Halef, Velid b. Muğire, Âs b. Vâil, gibi kabile ileri gelenleri, “Ey Muhammed! Gel biz senin ibadet ettiğine tapalım sen de bizim taptığımıza uy. İbadette seninle ortak olalım. Eğer senin ibadet ettiğin ilah daha hayırlı ise biz nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim taptığımız daha hayırlı ise sen nasibini almış olursun.” dediler. Yaptıkları bu teklife cevap Kâfirûn suresi ile verilmiştir.

Hz. Peygamber’i himaye eden Haşimoğullarına boykot kararı alarak zulmü daha da artırmışlardır. Bu şekilde Mekkelilerin İslam’a sözlü başlayan saldırıları işkence ve boykot aşamasıyla devam etmiş, sonunda Hz. Peygamber’i öldürme teşebbüsüne kadar varmıştır.

3.1. Mekke’de İslam’ı Kabul Edenlerin Genel Özellikleri

Mekke Dönemi’nde İslam’a girenlerin en bariz ortak özelliği; onların genç yaşta davete katılmış olmalarıdır. İlk Müslümanların büyük çoğunluğu hicret esnasında kırk yaşın altında idiler.

Hz. Peygamber’e muhalefet eden kabilelere mensup olan bu inançlı gençler, Bedir’de birinci derece akrabaları ile karşı saflarda savaşmaktan çekinmemişlerdi.

Toplumun değişik kesimlerine mensup fertlerden oluşan ilk Müslümanlar; güvenilir, sadık, sır saklayan, sabırlı ve cahiliyenin kötü adetlerinden sakınan kimselerden oluşmaktaydı.

Mekke’de İslam’ı ilk kabul edenler; Hz. Peygamber’in “İnsanların Cahiliye Devri’nde hayırlı olanları, İslam Devri’nde de hayırlıdır.” hadisine uygun olarak yüksek karakterli, hakikati arayan ahlaklı insanlardı.

Bir başka dikkat çekici husus Resul-i Ekrem’in risaletini kabul edenlerin bazılarının Haniflerin terbiyesinde yetişmiş olmalarıdır.

3.2. Müşriklerin İslam Davetine Karşı Çıkma Sebepleri

İslam, Mekkeli müşriklerin sadece atalarını değil mutlak doğru kabul ettikleri inanç ve ibadetlerini de eleştiriyordu. Bu durum karşısında öfkeye kapılan kabile ileri gelenleri Hz. Peygamber ve Müslümanları düşman kabul etmişlerdir.

Biz seninle beraber doğru yola uyarsak yurdumuzdan atılırız, dediler…” Ayette de belirtildiği gibi putperestliğin ortadan kalkmasıyla birlikte Kâbe’nin kutsiyetini kaybedeceğinden endişe eden müşrikler ayrıca Mekke ekonomisinin de bu durumdan olumsuz etkileneceğini düşünüyorlardı.

Müşriklere göre lider olmak için büyük bir servete ve çok çocuğa sahibi olmak gerekiyordu. Ayrıca bu makama ondan daha layık olan insanların var olduğuna inanıyorlardı. Kureyş’in düşüncesine göre peygamberlik, ilahî kelamın ifadesiyle “… Bu Kur’an iki şehirden bir büyük adama indirilse olmaz mıydı?” dedikleri Mekkeli ve Taifli kabile reislerinin hakkıydı.

Allah Resulü’nün davetine icabet eden fakir ve köleler ile aynı dine mensup olmayı gururlarına yediremeyen müşrikler, kölelerinin Müslüman olmasını da bir nevi kendilerine isyan olarak görüyorlardı.

Diğer taraftan İslam’ın inananları kardeş ilan etmesi, üstünlüğü zenginlik ve nüfuzla belirlemek yerine takva ile ölçmesi onlar için alışageldikleri sosyal düzenin bozulması anlamına geliyordu. Mekkeliler bu sebeple mevcut konumlarını tehdit ettiğini düşündükleri İslam’la mücadeleyi seçtiler.

İslam’ın dünya hayatında yapılan her şeyin karşılığının ahirette görüleceğine dair inancı müşrikleri rahatsız ediyordu. Onlar düşkün oldukları içki, kumar ve fuhuş gibi kötü alışkanlıklar ve haksız kazanç elde etmek adına yaptıkları zulümler sebebiyle ölümden sonraki hayatta hesap vermek zorunda olmaktan hiç memnun olmamışlardı.

Müşrikler, daha önceki ümmetlerin peygamber kıssalarından etkilenerek, peygamberin insanüstü bir varlık olması gerektiğini düşünüyorlardı. Dolayısıyla kendileri gibi yiyip içen, ailesinin rızkı için uğraşan Hz. Peygamber’in de iddialarını destekleyecek bir mucizeler bekliyorlardı. 

Haşimoğulları’ndan bir peygamber çıkması üzerine bu soyun kendilerine üstünlük sağlamasından korkan diğer kabileler, bu sebeple bütün güçleriyle Hz. Peygamber’e karşı çıkarak İslam’ın yayılmasını engellemeye çalışmışlardır.

3.3. Mekke Dönemi ve İşkence

Müşrikler dinlerine ve atalarına dil uzatmakla suçladıkları Hz. Muhammed’e bir gün Kâbe’de fiilî  saldırıda bulundular ve boğazı sıkılması nedeniyle neredeyse nefes alamayacak duruma geldi. Olayın vahametini gören Hz. Ebu Bekir, “Rabbim Allah’tır diyen bir adamı mı öldüreceksiniz?” diyerek araya girdi. Ancak öfkeli müşrikler Hz. Ebu Bekir’i de darp ederek onu başından yaraladı.

Her türlü tahrik, alay, eziyet ve işkence karşısında duruşlarını bozmayan Müslümanlar daima sabır ve kararlılıkla hareket ettiler.

Her türlü psikolojik, fiziki ve ekonomik baskıyla devam eden işkencenin öncüsü de Ebu Cehil’di. O, Müslüman olduğunu duyduğu kimselere gider eğer şehrin önemli bir kişisiyse onu tahkir eder ve şerefini düşürmekle tehdit ederdi. Müslüman olan kişi tüccar ise onun ticari faaliyetlerini engellemek suretiyle onu zor durumda bırakırdı. Şayet Müslüman olan bir köle, fakir veya himayesi olmayan birisiyse onu doğrudan darp etmekten kaçınmazdı.

Yasir yapılan işkenceler sebebiyle şehit oldu. Kocasını kaybeden Sümeyye kendilerine işkence eden Ebu Cehil’e ağır sözler söyledi. Bunun üzerine Ebu Cehil onu mızrağıyla öldürdü. İslam’ın ilk kadın şehidi olan Sümeyye’nin oğlu Abdullah da bu işkenceler sırasında şehit edildi. Müşrikler Ammar’a da işkence ettiler. “Muhammed’e sövmedikçe, Lat ve Uzza Muhammed’in dininden daha hayırlıdır demedikçe seni asla bırakmayacağız.” diyerek ona yaptıkları eziyete devam ettiler. Ammar, sonunda onların istediği şeyleri söylemek zorunda kaldı.

Hz. Muhammed, “Bu söylediklerinden dolayı sana bir sorumluluk yok. Şayet onlar bunu sana tekrar yaparlarsa sen de onlara aynı şeyleri söyle.” buyurdu.

İslam’ı ilk kabul edenlerden olan Habbab kızgın çöl kumlarına yatırılmak suretiyle yapılan işkenceye dayanır, dinini inkâr etmezdi. Küçük yaşta Rum diyarına köle olarak satıldığı için Suheyb b. Rumî ismiyle meşhur olan Suheyb b. Sinan da işkence gören sahabilerdendir. Risaletin açıklandığı dönemde Mekke’de bulunan Suheyb, maruz kaldığı bütün baskı ve işkencelere rağmen dininde sebat etmiş, Hz. Peygamber’i davasında
yalnız bırakmamıştır

4. Habeşistan’a Hicret

Allah Resulü ise ashâbının daha güvende olmalarını arzu ediyordu. Bu nedenle Hz. Muhammedin isteğiyle, özellikle Mekke’de baskı altında kalan müminler, ilk hicreti Habeşistan topraklarına yaptı

Müslümanların iade edilmesi için Amr b. Âs ile Abdullah b. Ebi Rebîa değerli hediyelerle Habeşistan’a gönderildi.

Mekke elçileri, Necaşi Ashame’nin huzuruna çıktıklarında Mekke’den ayrılıp Habeşistan’a yerleşen asilerin kendi dinlerini terk ettiklerini, fakat sığındıkları insanların dini olan Hıristiyanlığı da benimsemediklerini söylediler.

Necaşi ve yanındakiler okunanların tesiriyle ağladı. Ashame, Cafer b. Ebi Talib’den dinledikleri ayetler ile Hz. İsa’ya gelenlerin aynı kaynaktan olduğunu söyleyerek onları asla teslim etmeyeceğini ve kimsenin de onlara ilişmesine göz yummayacağını söyledi. Böylece Mekke elçileri bu çabalarından bir şey elde edemeden geri dönmek durumunda kaldılar.

Habeşistan’a ulaşmalarından kısa bir müddet sonra orada çıkan bir isyan sebebiyle huzursuzluk yaşayan muhacirler öte yandan Kureyşli müşriklerin Hz. Muhammed’e tabi oldukları, Müslümanlara yönelik olumsuz şartların düzeldiği yönünde haberler almaları üzerine aralarından bazıları Mekke’ye döndü. Ancak söylentiler asılsız çıktı. Bu sebeple bir kısmı gizlice bir kısmı ise himaye elde ederek ancak şehre girebildi. Yeniden Habeşistan’a geri dönmeyi de göze alamayarak Medine’ye hicrete kadar Mekke’de kaldılar.
Müslümanların Medine’ye hicret etmeleri üzerine Habeşistan’da bulunan muhacirlerin bir kısmı geri dönmüşlerdi. Geride kalan diğer muhacirlerin dönüşü ise Hayber’in fethiyle aynı zamana rastlamıştı. Hz. Muhammed’in onları gördüğündeki sevinci sözlerine yansımış ve şöyle buyurmuştur: “Hayber’in fethinin mi yoksa kardeşim Cafer’in gelmesinin mi daha sevindirici olduğunu bilemiyorum.”

5. Hz. Hamza ve Hz. Ömer’in Müslüman Oluşları

Abdullah b. Cüd’an’ın cariyesi Hz. Hamza’ya Ebu Cehil’in, yeğenine yaptığı kötülükleri haber verince Hz. Hamza öfkeye kapıldı. Derhal Kâbe’de bulunan Ebu Cehil’in yanına doğru koştu ve karşısına dikildi. Hışımla kaldırdığı yayı ile vurarak başını yardı. Ardından da “Ona hakaret edersin ha! Ben de onun dinindeyim ve o ne söylerse ben de aynısını söylüyorum. Şimdi gücün yetiyorsa beni yolumdan döndür!” diyerek Müslüman olduğunu ilan etti.

Hayatını korkusuzca yaşayan Hz. Ömer’in karakterini göstermesi bakımından İslam dinini benimsediğini ilan etmesi önemlidir. O, ilk iş olarak Ebu Cehil’in evine gidip İslâm’ı kabul ettiğini haber verdi. Ardından Kureyş’in habercisi Cemil b. Ma’mer el-Cumahî’yi bularak mescidin kapısında Müslüman olduğunu ilan ettirdi. Onun İslâm’a girişi Mekke’de kalan Müslümanlara cesaret vermiş Müslümanlar ilk defa Kâbe’de toplu olarak namaz kılmaya başlamışlardır.

6. Boykot Yılları

Kureyşliler, Peygamberimizi(s.a.v.) himaye etmekten vazgeçmesi için Ebu Talib ile defalarca görüştüyseler de istediklerini alamadılar. Bu sebeple Ebu Talib’in desteğini ortadan kaldırmak için kabilesinin tamamına karşı baskı uygulamaya karar verdiler. Haşimoğulları ve Muttaliboğullarını sosyal ve iktisadi yönden baskı altına almak için bir dizi karar alıp yazdılar. Sonra yemin ederek imzaladıkları bu metni Kabe’ye astılar. Kabilesinin yanında yer almayan Ebu Leheb dışında bütün kabile Ebu Talib’in mahallesine taşındı. 616’da başlayıp üç yıla yakın süren ambargo süresince Haşimoğulları ve Muttaliboğulları çok zor günler yaşadı.

Resul-i Ekrem’in yaptıklarını daha sonra da hayırla yâd edeceği Hişâm b. Amr, Züheyr b. Ümeyye, Mut’im b. Adiy, Ebu’l-Buhteri ve Zem’a b. Esved bir araya gelerek bu gidişata dur demeye karar verdi. Ertesi gün, yaptıkları plana uygun olarak tavaftan sonra Züheyr b. Ümeyye, “Ey Mekkeliler! Biz istediğimiz gibi yiyip içip giyinirken Haşimoğulları açlıktan helak olsunlar öyle mi? Vallahi akrabalarımızla bağımızı koparan şu sayfayı yırtıncaya kadar oturmayacağım.” dedi. Böylece müşriklerin yaptıkları insanlık dışı bu uygulamanın herhangi bir geçerliliği ve bağlayıcılığı kalmamış oldu.

Hz. Muhammed, boykot yıllarının sonunda güçsüz düşen eşi Hz. Hatice ile Ebu Talib’in art arda vefatı ile sarsıldı. Peygamberimizin yaşadığı üzüntü sebebiyle Müslümanlar bu yılı “hüzün yılı” olarak isimlendirdiler.

7. Taif Yolculuğu

Kendisi için destek ve Mekke’de tıkanma noktasına gelen tebliğ faaliyetleri için yeni bir çevre arayışına yöneldi. Hz. Peygamber aradığı bu desteği Taif’te bulacağını umuyordu. Mekke’ye iki günlük mesafede bulunan Taif, Resulullah’ın anne tarafından akrabalarının yaşadığı şehirdi. Yakın ticari ilişkileri ve Kureyş zenginlerinin yazları Taif’te geçirmesi sebebiyle
iki şehrin halkı birbirini iyi tanıyordu.

Risaletin onuncu yılında Hz. Muhammed, Zeyd b. Hârise ile birlikte gizlice Taif’e doğru yola çıktı. Oraya vardığında şehrin ileri gelenleriyle görüşerek onları Allah’ın birliğine ve kendisinin peygamberliğine iman etmeye çağırdı. Mekkelilere karşı onu himaye edip desteklemelerini
istedi. Ancak Taif’in ileri gelenleri “Allah senden başka peygamber olarak gönderecek kimse bulamadı mı?” gibi alaycı ve küçümseyici sözlerle onun davetini reddettiler ve onu taşlattılar.

Kabile sisteminin işleyişi gereği Allah Resulü’nün Mekke’ye girebilmesi ve can güvenliğinin sağlanması için Kureyşli birinin himayesine girmesi gerekiyordu. Zira görüşmeyi haber alan müşriklerin Hz. Peygamber’e olan kini daha da artmıştı. Hira Dağı yakınlarında konaklayan Resul-i Ekrem, Kureyşli iki kişiden himaye talep etse de olumlu cevap alamadı. Nihayet üçüncü olarak haber gönderdiği Mut’im b. Adiy, hamiliği kabul edince Peygamber Efendimiz güven içinde Mekke’ye girdi. Silahlanarak kendisine eşlik eden Mut’im’in oğullarının korumasında Kabe’yi tavaf edip namaz kıldı.

8. İsra ve Miraç

İsra, Hz. Peygamber’in geceleyin Mekke’den Mescid-i Aksa’ya götürülmesi; Miraç ise göklere yükseltilmesi anlamına gelir.

Miraca eriştiğinde Resul-i Ekrem; Cenab-ı Hakk’ın huzuruna kabul edilmiş, kendisine cennet ve cehennem gösterilmiş, müminlere ilahi bir hediye mahiyetinde olan Bakara suresinin son iki ayeti vahyedilmiştir. Daha da mühimi Resulullah’ın “dinin direği” diye nitelediği namaz risaletle
birlikte iki vakit olarak emredilmişken Miraç’ta beş vakit olarak farz kılınmıştır.

9. Yeni Yurt Arayışı

Nübüvvetin on birinci yılında Yesrib’den gelen bir grup Hazrecli, Akabe denilen yerde Hz. Peygamber’le görüşüp İslam’ı kabul etti. Altı kişiden oluşan bu heyetin Mekke’ye geliş amacı mücadele hâlinde oldukları Evs kabilesine karşı Kureyşlilerle ittifak kurmaktı. Bu arayışla yola çıkmış olsalar da Hz. Peygamber ile buluşup anlaşmış olan Yesribliler böylelikle hem hakikati buldular hem de Müslümanlar için yeni bir dönemin kapısını aralamış oldular.

Esad b. Zürare başkanlığındaki Hazrecliler, Evs ile aralarında uzun süredir devam eden yıkıcı savaşların Hz. Peygamber vesilesiyle son bulacağını
umuyorlardı. Bunun yanında bir arada yaşadıkları Yahudilerden duymuş oldukları peygamber Esad b. Zürare başkanlığındaki Hazrecliler, Evs ile aralarında uzun süredir devam eden yıkıcı savaşların Hz. Peygamber vesilesiyle son bulacağını umuyorlardı. Bunun yanında bir arada yaşadıkları Yahudilerden duymuş oldukları peygamber beklentisi onların İslam’ı kabul etmesini kolaylaştırmıştı.

Onlar Mekke’den döner dönmez tebliğe başlamışlar ve Yesriblileri Hz. Muhammed’in risaletinden haberdar etmişlerdi. Şehirde İslam’ı kabul edenlerin sayısı da hızla artıyordu. Hazreclilerin önayak olduğu İslamlaşma sürecine Evsliler de ilgisiz kalmamış, hak din onların arasında da
yayılmaya başlamıştı.

Nihayet Hz. Peygamber’le görüşmek üzere sözleştikleri vakit gelince on Hazrecli ve iki Evsli Müslüman’dan oluşan on iki kişilik heyet Akabe’de Resulullah(s.a.v.) ile bir araya geldiler. Allah Resulü(s.a.v.) onlardan; Allah’a(c.c.) hiçbir şeyi ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocuklarını öldürmemek, kimseye iftira atmamak, iyi işlerde kendisine karşı gelmemek üzere biat aldı. Bu ahitleşmeye Birinci Akabe Biatı denir.

Birinci Akabe Biatı’nda dinî konularda bireysel sözler alan Allah Resulü, İkinci Akabe Biatı’nda Yesribli Müslümanlarla bir nevi siyasi ortaklık kurmuştur. Bu sayede birbirine düşman olan Yesribli Araplar İslam paydasında birleşmiş, baskı altındaki Mekkeli Müslümanlar için sığınılacak bir yurt bulunmuş ve tıkanma noktasına gelen tebliğ faaliyetleri için yepyeni bir imkan doğmuştur.

10. Yesrib’e Hicret

Muhacirlerin ilki olarak kabul edilen Ebu Seleme, eşi Ümmü Seleme ve çocuğuyla birlikte yola çıkmasına rağmen eşinin kabilesi eşini ve oğlunu yolculuktan alıkoyduğu için tek başına gitmek zorunda kalmıştır. Ümmü Seleme’nin kabilesi ile mücadelesi sonucu aile ancak bir yıl sonra bir araya gelebilmiştir. Hişâm b. el-Âs’ın müşrik ailesi gitmek için hazırlandığını fark edince onu zincire vurup hapsetmiş, Ebu Cehil hicret etmiş olan Ayyâş b. Ebi Rebia’yı yalanlarla Yesrib’den çıkarıp alıkoymuştur. Müşrikler Suheyb er-Rumi’ye ancak bütün malını Mekke’de bırakırsa izin vereceklerini söylemişler, o da hicreti tercih ederek tamamen fakir bir hâlde Yesrib’e gitmiştir. Onun bu davranışını haber alınca Allah Resulü “Suheyb kazandı, Suheyb kazandı!” buyurarak takdirlerini belirtmiştir.

Allah Teâlâ tarafından Hz. Peygamber’e hicret izni verildiğinde Mekke’de engellenip hapsedilenler dışında Hz. Peygamber ve ailesi, Hz. Ebu Bekir ve ailesi ile Hz. Ali kalmıştı. Hz. Ali, Peygamberimize Yesrib’e varmadan yolda yetişmiş, aileler ise daha sonra getirilmiştir.

Müslümanların hicretine şahit olan müşrikler, Hz. Peygamber’in de onlara katılmasıyla Müslümanların kendileri için büyük bir tehdit olacağının farkındaydı. Dârünnedve’de toplanan müşrikler her kabileden bir kişinin katılımıyla oluşturulacak olan bir grubun Allah Resulü’nü öldürmesine karar verdiler. Böylece Hâşimoğulları bütün kabilelerle savaşmayı
göze alıp kan davası güdemeyeceği için diyete razı olmak zorunda kalacak, onu da kabileler ortaklaşa ödeyecekti.

Hz. Peygamber, evinin kapısında kendisini öldürmek için bekleyenlerin arasından gece karanlığında yürüyüp geçmiş ve Allah’ın yardımıyla onlar bunun farkında bile olmamıştı.

Resul-i Ekrem ve yol arkadaşı üç gün mağarada gizlendikten sonra kılavuzları ile buluşup Âmir b. Füheyre’yi de yanlarına alarak yola devam ettiler. Onların izini bir türlü bulamayan Mekkeliler onları bulanlara büyük ödül vadetmiş, Mekke ile Yesrib arasındaki kabilelerin maharetli iz
sürücüleri ödülün teşvikiyle onları aramaya başlamıştı. Nihayet Sürâka b. Mâlik isimli iz sürücü onları bulduğu hâlde üç defa denemesine rağmen her seferinde atı kumlara saplandığı için onlara yetişemedi.

Hicret yolculuğu esnasında Eslem kabilesinin reisi Büreyde b. Husayb, kendi arazisinden geçmekte olan Allah Resulü’nü durdurmak istedi. Ancak Hz. Peygamber’in konuşmasından etkilenen Büreyde ve kabilesi İslam’ı kabul ederek kendi topraklarından çıkana dek Hz. Muhammed’e muhafız birliği olarak eşlik ettiler.

Hz. Peygamber ve kafilesi, 622 yılında bir hafta süren yolculuktan sonra Yesrib yakınlarındaki Kuba’ya ulaştı. Resulullah burada bir süre Kulsûm b. Hidm’in evinde misafir oldu. Kuba’da kaldığı süre zarfında Müslümanlarla buluşup sohbet eden Allah Resulü orada İslam’ın ilk mescidini inşa etti.

Cuma namazını Resul-i Ekrem ilk kez yol üzerinde bulunan Ranuna Vadisi’nde kıldırdı.

Hicret, Mekke’den kaçıp Yesrib’e sığınma olarak değil, Mekke’ye güçlenerek dönmenin bir adımı olarak değerlendirilmelidir.

Müslümanların hicreti yeni bir medeniyetin kuruluşunun ilk adımları olmuştur.

RİSALETİN MEDİNE DÖNEMİ

1. Medine’de İslam Toplumunun Oluşumu

Allah Resulü’nün Yesrib’e hicretinden sonra şehre Hz. Peygamber’in şehri anlamında Medinetü’n-Nebi ya da onun gelişiyle nurlanmış şehir anlamında Medinetü’l-münevvere denilmiş, sonraları ise sadece Medine ismi kullanılmıştır.

Şehirde yaşayan Yahudilerle imzalanan sözleşme ile bir arada yaşamanın kuralları belirlenmiş, bir anlamda devletin anayasası oluşturulmuştur. Ayrıca gelen vahiylerle İslam’ın emir ve yasakları aşama aşama tamamlanmaya devam etmiştir.

1.1. Mescid-i Nebi’nin İnşası

Allah Resulü zorlu bir yolculuktan sonra Müslümanların sevinç gösterileri içinde şehre girdiğinde devesini serbest bırakarak onun çöktüğü yere en yakın eve misafir olacağını söylemişti. Böylece kendisini misafir etmek için âdeta yarışan Müslümanlar arasında bir tercih yapmamış, kimseyi de kırmamış oldu. Bu uygulamanın neticesinde Hz. Peygamber’e ev sahipliği yapma mutluluğuna Ebu Eyyüb el-Ensârî ismiyle bilinen Halid b. Zeyd erişti. Hz. Peygamber Mescid-i Nebi’nin inşası tamamlanıncaya kadar onun evinde misafir kalmıştır.

Yapımı esnasında ensar ve muhaciri kaynaştıran Mescid-i Nebi yalnızca ibadet mekânı olarak kalmamış, din ve devlet işlerinin yürütüldüğü bir merkez ve eğitim mekanı olmuştur. 

Savaşlarda yaralanan sahabilerin tedavisi için mescitte bir çadır kurulmuş dolayısıyla Mescid-i Nebi zaman zaman hastane olarak da kullanılmıştır.

1.2. Ashâb-ı Suffe

Suffe kelimesi Arapçada gölgelik anlamına gelir. Mescid-i Nebi inşa edilirken arka tarafına eklenen gölgelik, barınma ihtiyacı olan sahabiler için yapılmıştı. Burada kalan ve ashâb-ı suffe olarak anılan topluluk içinde yoksul ve kimsesiz olanlarla bekâr sahabiler bulunuyordu.

Hz. Peygamber, İslam’ı tebliğ için göndereceği elçileri de kendisinin eğitiminden geçmiş olan ashâb-ı suffe içinden seçmiştir.

1.3. Muhacir-Ensar Kardeşliği

Allah Resulü, Enes b. Mâlik’in ailesinin evinde yapılan toplantıda kırk beş muhaciri “Allah için ikişer ikişer kardeş olunuz.” buyurarak ensardan kırk beş sahabiyle kardeş ilan etti. Ensarın muhacirlerle evini ve kazancını paylaşacağı muâhât denilen bu uygulama ile muhacirlere maddi manevi destek sağlanmış, ümmet olma arzusu kabileye bağlılığın önüne geçmiştir.

Ensarın arazileri yarı yarıya paylaşma teklifinin muhacirler tarafından kabul edilmeyerek bakımını üstlenmek şartıyla mahsullerin paylaşılmasına karar verilmesi muhacirlerin durumu suistimal etmediklerini göstermesi bakımından önemlidir. Nitekim Peygamberimiz yaptığı şehir planlaması kapsamında kimseye ait olmayan ve ensarın hibe ettiği arazilerde muhacirler için evler yaptırmıştır.

1.4. Medine Sözleşmesi

Muâhât ile birlikte Müslümanlar arasındaki birliği tesis eden Hz. Peygamber, şehrin diğer sakinleri ile de bir sözleşme imzalayarak İslam devletinin temellerini atmıştır. Medine Sözleşmesi ya da Medine Vesikası denilen bu metin İslam devletinin ilk anayasası kabul edilir.

Sözleşme, muhtevası itibarıyla din hürriyetini güvence altına almış, sosyal ilişkilerde yardımlaşma ve dayanışmayı geliştirmeyi hedeflemiş, hukuki ve askeri alanda düzenlemeler yapmıştır.

Hz. Peygamber, ensar ve muhaciri kabile esaslı birleşmeden uzaklaştırıp inanç merkezli bir topluluğa dönüştürdükten sonra Medine Sözleşmesi ile Medine’de çeşitli kabilelere ve inançlara sahip fertleri hukuka dayalı, sosyal, iktisadi ve dini hak ve sorumlulukları bulunan, Medine
şehir devletinin vatandaşları haline getirmiştir.

1.5. Namaza Davet: Ezan

Hz. Peygamber’in ezana çağrı şeklini belirlemek için ashâbıyla yaptığı istişarede çeşitli fikirler ortaya atıldı. 
Bu istişarenin yapıldığı sıralarda rüyalarında ezan-ı Muhammedî’yi gören Abdullah b. Zeyd ve Hz. Ömer bunu Hz. Peygamber’e haber vermişlerdir. Bunun sadık bir rüya olduğunu bildiren Peygamberimiz(s.a.v.) ezanın sözlerinin Bilâl-i Habeşî’ye öğretilmesini istemiştir. Yüksek bir yere çıkarak ilk ezanı okuyan Bilâl, Hz. Peygamber’in ilk müezzini olmuştur.

1.6. Medine Pazarının Kurulması

Medine’de yeni bir toplum düzeni inşa eden Hz. Peygamber hicretin ardından Müslümanların ticari faaliyetlerini yürütecekleri kendilerine ait bir pazar yeri belirledi.

Ticaret konusunda tecrübeli olan Mekkeli Müslümanların da etkisiyle pazar kısa sürede şehrin ekonomik hayatında önemli bir yer edindi. Böylece Yahudilerin hakimiyetinde bulunan Medine ekonomisinde Müslümanlar da söz sahibi oldular.

1.7. Kıblenin Değişmesi

Resul-i Ekrem Medine’ye Hicret edince kıble olarak Mescid’i Aksa’ya doğru yönelmesi emredilmişti. On yedi ay kadar sonra “(Ey Muhammed!) Biz senin yüzünün göğe doğru çevrilmekte olduğunu (yücelerden haber beklediğini) görüyoruz…” şekliyle başlayan ayette Peygamber Efendimizin arzusunun Kâbeye yönelmek olduğu ifade edilmiş, ayetin devamında “… İşte şimdi, seni memnun olacağın bir kıbleye döndürüyoruz. Artık yüzünü Mescid-i Haram tarafına çevir. (Ey Müslümanlar!) Siz de nerede olursanız olun, (namazda) yüzlerinizi o tarafa çevirin…” emriyle de kıble, Kâbe olarak değiştirilmiştir.

2. Seriyye ve Gazveler

Abdullah b. Übey b. Selül ve Medineli müşriklere Peygamber Efendimizi öldürmeleri veya Medine’den sürüp çıkarmaları için benzer mektuplar gönderdiler: “Siz bizden birine sığınma hakkı tanıdınız.
Allah’a yemin ediyoruz ki onu ya öldürürsünüz ya da topraklarınızdan çıkarırsınız. Yoksa hepimiz birden sizin üzerinize yürür nihayet savaşçılarınızı öldürür, ailelerinizi esir alırız.” Mektup ellerine ulaşınca Medineli putperestler Abdullah b. Übey liderliğinde Hz. Peygamber ile savaşmak üzere bir araya geldiler. Resulullah bunu haber alınca onların yanına gitti ve “Kureyş’in tehdidi sizi son derece etkiledi. Onların bu tehdidiyle size vereceği zarar, bizimle savaşmakla göreceğiniz zarardan daha fazla değildir. Çünkü siz öz oğullarınız ve kardeşlerinizle savaşmak istiyorsunuz.” dedi. Resulullah’ın bu sözleri üzerine Evs ve Hazrec kabilesine mensup müşrikler yakınları olan Medineli Müslümanlarla karşı karşıya gelmekten son anda vaz geçtiler.
Hz. Peygamber müşriklerin devam eden bu tahrikleri karşısında zaman zaman seferler düzenledi. Kimi zaman bu seferleri bizzat yönetirken kimi zaman da sahabe arasından komutan tayin etmeyi tercih etti. Resulullah’ın ordunun başında yer aldığı seferlerine gazve, katılmadıklarına ise seriyye adı verilmiştir.

2.1. Savaşa İzin Verilmesi

Hicretin ikinci yılında Müslümanlara müşriklerin zulümlerine karşı kendilerini korumaları için savaş izni verildi. “Kendilerine savaş açılan Müslümanlara, zulme uğramaları sebebiyle cihat için izin verildi. Şüphe yok ki Allah’ın onlara yardım etmeye gücü yeter. Onlar, haksız yere, sırf, ’Rabbimiz Allah’tır’ demelerinden dolayı yurtlarından çıkarılmış kimselerdir…” Allah, haksızlığa uğramaları sebebiyle müminlere “Fitne tamamen yok edilinceye ve din (kulluk) de yalnız Allah için oluncaya kadar onlarla savaşın. Şayet vazgeçerlerse zalimlerden başkasına düşmanlık ve saldırı yoktur.” buyurdu.

Cihada izin veren ayetlerle birlikte Resulullah Medine dışına seriyyeler göndermeye başladı. Bu askerî birlikler; Kureyş’e ait ticaret kervanlarına engel olmak, Medine’ye yapılması muhtemel baskınlardan haberdar olmak ve Kureyş’in çevre kabilelerle iş birliğini önlemek gibi bazı siyasi ve askeri amaçlar taşıyordu. Yoksa bu seriyyelerin amacı savaş ve yağma değildi. Zira Mekkeli muhacirler bedeviler gibi yağma ile geçimlerini sürdürmüyor, daha çok ticaret ile uğraşıyordu. Ensar ise bahçelerinde hurma üreten basit çiftçilerdi.

Resulullah ticaret güzergahını kontrol altında tutarak Mekke’yi ekonomik olarak zayıflatmayı da amaçlıyordu.

2.2. İlk Seriyyeler

Hz. Peygamber gönderdiği seriyyelerin ilki Ramazan’da hicretin yedinci ayında Hz. Hamza’nın komutan olarak görevlendirildiği ve otuz sahabenin katıldığı Seyfü’l-bahr Seriyyesi’dir. Şam tarafından gelen Ebu Cehil’in yönettiği üç yüz kişilik kervan üzerine gönderilen seriyye Seyfü’l-bahr mevkiinde Kureyş kervanı ile karşılaştı. Her iki grubun da müttefiki olan Mecdi b. Amr el-Cühenî’nin arabuluculuğu sayesinde herhangi bir çatışma olmadı. Hz. Hamza, Medine’ye dönüşünde olanları anlattığında Resulullah, Mecdi b. Amr’ın savaşı önleyen çabasından dolayı memnuniyetini ifade etmiştir. Bu seriyyenin taşıdığı beyaz renkte bir bayrak Hz. Peygamber’in edindiği ilk sancak olma özelliği taşıyordu. O, bu sancağı Hz. Hamza için bağlamıştı.

Ubeyde b. Hâris komutasında gönderilen diğer seriyyenin yönü aynı yılın Şevval ayında Rabiğ’e olmuştur. Altmış kişinin yer aldığı seriyye Ebu Süfyan’a bağlı iki yüz kişi ile karşılaştı. Karşılıklı ok atma dışında bir çatışma yaşanmadı. Sa’d b. Ebi Vakkas İslam tarihinde ilk ok atan kişi unvanını bu seriyyede kazanmıştır.

Hz. Peygamber’in sancağını Zilkâde ayında bu sefer Sa’d b. Ebi Vakkas’ın komutanlığını yaptığı seriyye taşıdı. Resul-i Ekrem, Sa’d’dan Harrar denilen yeri geçmemesini, Kureyş’in kervanını burada beklemelerini istedi. Yaya olarak hareket eden seriyye gündüz gizlenip gece yollarına devam etti. Kervan bir gün önce geçtiği için herhangi bir karşılaşma olmadı.

Seriyyeler arasında sonuçları bakımından en dikkat çeken Abdullah b. Cahş komutasında Medine civarına gönderilen seriyyedir. Hicretin ikinci yılının Cemâziyelâhir ayında yola çıkan askerî birliğin görevi keşiflerde bulunmak ve istihbarat toplamaktı. Mekkelilere ait bir kervanın o bölgeden geçtiği görüldü. Müslümanlar haram aylarda bulunmaları sebebiyle tereddüt etmelerine rağmen saldırmaya karar vererek bir müşriki öldürüp iki esir aldılar ve el koydukları kervan malları ile Medine’ye geldiler. Rahmet Elçisi görevlerinin dışına çıkan seriyyenin haram aylarda kan dökmesinden hoşnut olmadı. Bunun üzerine inen ayetler, müşriklerin Müslümanlara yaptıklarının daha büyük günah olduğunu bildirdi. Bu sefer sonrasında alınan mallar elde edilen ilk ganimet oldu.

Bedir Savaşı’ndan önce Resulullah’ın bizzat başında olduğu bazı seferler de yapıldı. Bunlar Kureyş’in ticari alanını daraltmayı amaçlayan Ebvâ, Buvat ve Zü’l-uşeyre Gazvesi’dir. Resulullah’ın ilk gazvesi olması bakımından Ebvâ Gazvesi’nin ayrı bir yeri vardır. Hz. Peygamber’in diğer bir seferi Safvan Gazvesi’dir. Kürz b. Cabir Fihrî’nin Medine civarına saldırması üzerine Resulullah düşmanı bir vadide iki yüz kişilik bir ordu ile takip ettiyse de kaçtıkları için bir çatışma meydana gelmedi. Bedir tarafında  olması sebebiyle bu gazveye Birinci Bedir Gazvesi de denilmektedir.

Hz. Peygamber’in katıldığı yirmi yedi gazvenin sadece dokuzunda sıcak çatışma olmuştur. Bu savaşlar; Bedir, Uhud, Müreysi, Hendek, Kurayza, Hayber, Mekke’nin fethi, Huneyn ve Taif’tir.

2.3. Bedir Gazvesi

Hicretten sonra Mekkeli müşriklerle Müslümanların ilk ciddi karşılaşması Bedir Gazvesi ile olmuştur.

Ebu Süfyan, tedbirli hareket ediyor ve aldığı istihbarat ile kervanın bir baskına uğrayabileceğini tahmin ediyordu. Bu nedenle öncelikle Kureyş’i mallarını korumak için yardıma çağırdı. Ardından kervanını farklı ve güvenli bir yoldan götürdü. Yaklaşık bin deve tarafından taşınan yüklerin
Mekkeliler için önemi büyüktü. Bu yüzden Ebu Cehil komutasında kısa sürede büyük bir ordu yola çıktı.

Müslümanlar hicretin ikinci yılında 17 Ramazan (13 Mart 624) Cuma günü başlayan Bedir Savaşı’nda kesin bir zafer elde etmişlerdir. Müslümanlar verdiği on dört şehide karşılık yetmiş müşriki de öldürmüşlerdir.

2.4. Uhud Gazvesi

Resulullah, üç bin kişinin hazır bulunduğu müşrik ordusunun karşısına yedi yüz kişilik ordusuyla çıkmaya hazırlanıyordu. Peygamber Efendimiz, ordusuna cihadın önemi hakkında yaptığı konuşmasında sabırlı olmaları durumunda Allah’ın kendilerine zafer vereceğini söyledi.
Ardından ordusuyla birlikte cuma günü Uhud’a doğru hareket etti. Geceyi Şeyhayn’da geçiren İslam ordusu cumartesi günü Uhud Dağı’na ulaştı. Hz. Peygamber Ayneyn Tepesi’ni soluna, dağı arkasına alacak şekilde ordusunu konuşlandırdı.

Hicretin üçüncü yılında 15 Şevval (Mart 625) günü iki ordu savaşa başladı. Savaşın ilk aşamasında Resulullah’ın aldığı tedbirler sonucunda Müslümanlar düşman ordusunu püskürtmeyi başardı. Müşrikler kaçmaya başladı. Düşmanın tamamen bozguna uğradığı düşüncesiyle okçular ganimet toplama arzusuyla mevzilerini terk etti. Oysa bu konuda Hz. Peygamber’in kesin talimatı vardı. Emre itaatsizlik savaşın seyrini bütünüyle değiştirdi. Halid b. Velid komutasındaki müşrik süvari birliği arkadan dolaşarak Ayneyn Tepesi’nde kalan Abdullah b. Cübeyr ve onunla
kalan az sayıdaki Müslüman okçuyu şehit etti. Kaçan müşriklerin de geri dönmesiyle Müslümanlar iki ateş arasında kaldı. İki ordu arasında çetin çarpışmalar oldu. Savaşın bu safhasında Hz. Hamza, Mus’ab b. Umeyr, Abdullah b. Cahş gibi birbirinden değerli sahabilerin yer aldığı
yetmiş Müslüman şehit düştü. Savaşta Resulullah da yüzünden yaralanmış ve dişi kırılmıştı. Savaş herhangi bir tarafın diğerine kesin bir üstünlüğünden söz edilemeyecek şekilde nihayet buldu. 

2.5. Recî ve Bi’r-i Maune

Adel ve Kare kabileleri akrabaları olan Lihyanoğullarının teşvikiyle bir plan yaptılar. Bu plan dâhilinde Resul-i Ekrem’e gelerek İslam’ı benimsediklerini, kendilerine dini öğretecek muallimler talep ettiklerini söylediler. Niyetleri bunların bir kısmını intikam için öldürmek bir kısmını
ise Bedir ve Uhud’da kaybettikleri yakınlarının öcünü alabilmeleri için Mekkelilere satmaktı.
Resulullah(s.a.v.) İslam’ı öğrenme talepleri üzerine Suffe’de yetişmiş on kişilik değerli bir heyeti öğretmen olarak onlarla gönderdi. Mekke yolunda bulunan Recî suyu yakınlarında konakladıkları sırada heyet  Lihyanoğullarına mensup yüz kişi tarafından pusuya düşürüldü. Kendilerini savunan Müslümanlardan yedisi orada şehit düştü. Esir edilen Abdullah b. Târık yolda bağlı bulunduğu ipten kurtulduktan sonra müşrikler tarafından şehit edildi. Zeyd b. Desinne ile Hubeyb b. Adî ise Mekkelilere satıldı.

Aynı ayda ikinci bir elim olay daha yaşandı. Ebu Bera isminde bir kabile reisi Hz. Peygamber’i ziyaret ettiğinde İslam’a davetini kabul etmemekle beraber ilgi duyduğu bu din hakkında kabilesine de bilgi verilmesini talep etti. Ancak Hz. Peygamber Necidlilerin ashâbına zarar vermesinden
endişe duyduğunu söyleyince Ebu Bera onların güvenliğini sağlayacağını söyledi. Bunun üzerine İslam davetinde bulunmaları için yetmiş kadar kurra sahabe görevlendirildi.

Hz. Peygamber’in davet mektubu Ebu Bera’nın yeğeni Âmir b. Tufeyl’e götürüldü. İbn Tufeyl mektubu okumadığı gibi elçiyi de şehit etti. Bununla da yetinmeyerek amcası Ebu Bera’nın verdiği emanı da yok saydı ve topladığı adamlarla Müslüman heyetin üzerine saldırdı. Bu baskında, Amr b. Ümeyye ed-Damrî dışında kalan ashâbın tamamı şehit edildi. Amr Medine’ye varıp olanları Hz. Peygamber’e aktardı. Rivayete göre Resulullah Recî ve Bi’r-i Maune ile ilgili acı haberleri aynı gece aldı ve son derece üzüldü. Öyle ki kırk gün kadar sabah namazında şehit edilen sahabelere dua, onları şehit edenlere ise beddua etti.

2.6. Hendek Gazvesi

Müslümanları tamamen ortadan kaldırmayı düşünen Mekkeliler yeni bir saldırı hazırlığı içine girdiler. Onlara en büyük destek Yahudilerden geldi. Nadiroğullarının reisi Huyey b. Ahtab, Kinâne b. Ebi’l-Hukayk, Hevze b. Hukayk gibi Yahudi önderleri, Mekkelilere ve diğer müşrik Arap kabilelerine heyetler gönderdi.
Heyet, kurulacak bir orduya maddi destek sözü verdi. Bu çabalar sonucunda Gatafân, Süleym, Esed, Fezâre, Eşca’, Mürre, Kinâne ve Sakif gibi müşrik kabilelerinin katılmasıyla Kureyş, sayısı on iki bine ulaşan bir ordu kurmuş oldu. Bu nedenle müşrik ordusundaki kabileleri işaret etmek üzere Hendek Gazvesi’ne gruplar anlamında “Ahzâb” da denilmiştir. Kuzeyde, güneyde ve doğuda yaşayan kabilelerin desteğini alan müşrikler böylece
Medine’yi üç taraftan kuşatmış oldu.

Selman-ı Fârisî, hendekler kazarak şehri düşman saldırılarından korumayı önerdi. Kabul gören bu taktik daha önce Araplar tarafından ne görülmüş ne de uygulanmıştı. Rahmet Peygamberi, sahabe arasında görev taksimi yaptıktan sonra kendisi de bizzat çalıştı. Genişliği yer yer 9 metreyi bulan hendek, müşrikler Medine’ye ulaşmadan tamamlandı.

Müslümanlar üç bin kişiyle dinlerini ve kendilerini savunacaklardı. Müşrikler hicretin beşinci yılı, 627 yılında Medine’yi kuşattılar.
Ebu Süfyan komutasındaki müşrik ordusunu ilk karşılayan daha önce pek aşina olmadıkları hendekler oldu. 

Hendek Gazvesi önceki savaşlardan hem siyasi hem de savaşta izlenilen strateji bakımından ayrılır. Müşriklerin başarısızlığında Hz. Peygamber’in izlediği siyaset ve topladığı istihbaratın önemli rolü olmuştur.

Eşca‘ kabilesinin reisi Nu‘aym b. Mesud, İslam’ı seçmiş ve bunu Hz. Peygamber’e bildirmişti. Onun Müslüman olduğunu ise kimse bilmiyordu. Nu’aym hem Yahudilerin tanıdığı hem de Kureyş arasında güvenilir biriydi. O, Resulullah’ın isteği üzerine Beni Kurayza ve Kureyş’e ayrı ayrı giderek onları birbirleri aleyhine kışkırttı. Bunun sonucunda Kurayza Yahudileri Müslümanlar için bir tehdit olmaktan çıktı.

2.7. Hudeybiye Antlaşması

Allah Resulü Müslümanların lehine gerçekleşen bu ortamdan istifade etmek için haram aylardan olan Zilkade ayında Mekke’yi ziyaret etmeye niyet etti.

Hz. Muhammed’in(s.a.v.) kalabalık bir toplulukla Mekke’ye gelmekte olduklarını öğrenen Müşrikler onları şehre sokmama kararı almışlardı. Bunun için de Halid b. Velid kumandasında iki yüz kişilik bir süvari birliğini Müslümanları engellemek üzere Gamim denilen yere göndermişlerdi. Savaş hâlinde oldukları düşmanlarına bile haram aylarda Kabe’yi tavaf etme izni veren Müşriklerin Müslümanlara olan tavrı Allah Resulü’nü fazlasıyla üzdü.

Peygamberimiz tıkanan görüşmeleri çözmesi için nüfuzlu bir kabileye mensup olan Hz. Osman’ı gönderdi. Kureyş’in ileri gelenleri Hz. Osman’a bu ziyarete izin vermeyeceklerini ancak isterse kendisinin Kabe’yi tavaf edebileceğini söylediler. Hz. Osman’ın Resulullah tavaf etmedikçe kendisinin de tavaf etmeyeceğini belirtmesi üzerine Kureyşliler onu hapsettiler. Hz. Osman’ın dönmesi gecikince müşrikler tarafından öldürülmüş olacağından endişelenen Peygamber Efendimiz müşriklerle savaşmadan oradan ayrılmayacaklarına dair ashâbından biat aldı.Bu ahitleşmeye, altında yapılan ağaca nispetle “Rıdvan Biatı” adı verildi.

Kureyş müşrikleri bu biattan haberdar olup Müslümanların kararlılığını görünce Hz. Osman’ı serbest bıraktılar. Yeni bir savaşı göze  alamadıklarından Süheyl b. Amr başkanlığında bir heyet göndererek sulh teklifinde bulundular. Allah Resulü’nün(s.a.v.), Kureyşlilerin sulh tekliflerini kabul etmesi üzerine müzakereler neticesinde Hudeybiye Antlaşması yapıldı.
Peygamberimiz(s.a.v.) antlaşma metnini yazmak üzere görevlendirilen Hz. Ali’ye, “Bismillahirrahmânirrahîm” ifadesiyle başlamasını söyledi. Süheyl b. Amr itiraz ederek “Bismikallahümme” şeklinde yazılmasını istedi. Hz. Peygamber’in emriyle Hz. Ali de o şekilde yazdı.

Allah Resulü(s.a.v.) ve ashâbı Hudeybiye’den ayrıldığında bir tarafta Mekkelilerle barış yapmanın sevincini, diğer tarafta umre yapamadan dönmenin ve Ebu Cendel’i müşriklere iade etmenin üzüntüsünü yaşıyorlardı. Dönüş yolunda yakında büyük fetihlere kavuşacaklarını müjdeleyen “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik…” ayetinin nazil olması gönüllerini ferahlattı.

Hudeybiye Antlaşması ile müşrikler İslam devletini resmen tanımış oluyorlardı.

Hicretin yedinci yılı Zilkâde ayında Medine’den yola çıkıldığında Hudeybiye’de bulunmayanların da katılmasıyla Kabe’yi ziyarete gidenlerin sayısı iki bini geçti. Hicretten sonra Müslümanların bu ilk Kabe ziyaretineUmretü’l-kaza” adı verilmiştir.

2.8. Mekke’nin Fethi

Hudeybiye Antlaşması daha ikinci yılı dolmadan Kureyşliler tarafından bozulmuş ve Mekke’nin Fethi’ne zemin hazırlamıştı.

Hicretin sekizinci yılı Ramazan ayında on bin kişilik bir ordu ile Medine’den çıkan Allah Resulü, yolda katılan birliklerle on iki bine ulaşan İslam ordusuyla gizlilik içerisinde Mekke yakınlarındaki Merrü’z-zahrân’da karargâh kurdu. Sonra da ordunun haşmetini müşriklere göstermek için gece binlerce meşale yakılmasını emretti.

Halid b. Velid’in Mekke’ye girdiği yerde olan küçük bir çatışma dışında İslam ordusu hiçbir mukavemetle karşılaşmadan şehre girdi. Kan dökülmeden Mekke’yi fethetmek Allah Rasulü’nü oldukça memnun etmişti. Hz. Peygamber, sekiz yıl önce gizlice ayrılmak zorunda kaldığı Mekke’ye büyük bir ihtişamla girerken Fetih suresini okuyordu. Ashâbıyla birlikte Kabe’yi tavaf etti. Ardından “Hak geldi, batıl yok oldu!..” ayetini okuyarak Kabe’yi putlardan temizledikten sonra orada namaz kıldı. Böylece Kabe yıllar sonra asli hüviyetine kavuşarak tevhid inancının merkezi haline geldi.

2.9. Huneyn Gazvesi

Taif çevresinde yaşayan Hevazin ve Sakif kabileleri, Mekke’nin fethiyle Hz. Muhammed’in üzerlerine gelmesine fırsat vermeden Müslümanlara ani bir saldırı düzenlemeye karar verdiler. Civardaki bazı kabilelerin de katılmasıyla Malik b. Avf komutasında yirmi bin kişilik bir ordu hazırladırlar. Askerleri cesaretlendirmek ve savaş alanından kaçmalarını engellemek için kadın, çocuk ve hayvanlarını da dâhil ettikleri orduyla Huneyn’de karargâh kurdular.

Allah Resulü, Hevazin ve Sakiflilerin büyük bir ordu topladıklarını haber alınca, hicretin sekizinci yılında on iki bin kişilik ordusuyla Mekke’den düşmanın toplandığı mevkiye doğru hareket etti.

Allah Resulü ordusuyla Huneyn’e vardığında düşman askerleri vadinin iki tarafında pusu kurmuş Müslümanları bekliyorlardı.
Seher vakti, düşmanın varlığından habersiz Halid b. Velid’in komutasındaki öncü birlikleri vadide ilerlerken ansızın düşman oklarına hedef oldu. Neye uğradıklarını anlamayan Müslümanlar, geri çekilmek zorunda kaldılar. Öncü kuvvetlerin geri çekilmesi İslam ordusunun dağılmasına neden oldu. Hz. Abbas’ın Resulullah’ın emriyle gür bir sesle “Nereye gidiyorsunuz? Resulullah’ı kime terk ediyorsunuz?” diyerek seslenmesini duyanlar Peygamberimizin etrafını sararak var güçleriyle düşmanın üzerine saldırdılar. Hz. Peygamber’in çabaları ile toparlanıp düşmana karşılık veren İslam ordusu, düşmanı bozguna uğrattı.

Müslümanlar Huneyn savaşında çok sayıda esir ve ganimet elde etmişlerdi. Alınan esirler arasında Peygamber Efendimizin sütkardeşi Şeyma da vardı. Allah Resulü, beraber büyüdüğü sütkardeşine vefa gösterip hediyeler vererek ikramda bulundu. Hz. Peygamber ganimetlerin beşte birini Beytülmal’e ayırarak geri kalanını savaşa katılanlar arasında paylaştırdı.

3. Nifak ve Münafıklar

Kur’an-ı Kerim’de münafık kelimesi iki farklı tipteki insan için kullanılır.

  • İlki; halis münafıklar olup bunlar, aslında inanmadıkları halde Allah’a ve ahiret gününe iman ettik, derler.
  • İkincisi; zihin karışıklığı veya irade zayıflığı yüzünden imanla küfür arasında gidip gelen, şüphe içinde bocalayan, imandan çok küfre yakın olan insanlardır.

Münafıklar Hz. Peygamber’i zemmeden ve şahsiyetini zedeleyen ifadeler kullanıyor, durum Resul-i Ekrem’e intikal ettiğinde de bir şey söylemediklerini savunarak iddiaları yalanlıyorlardı. Bir gazve esnasında Abdullah b. Übey çevresindekilere “Ey topluluk! Muhammed’in yanındakilere hiçbir şey vermeyin ki etrafından dağılsınlar.” demesi üzerine “Onlar: Allah’ın elçisinin yanında bulunanlar için hiçbir şey harcamayın ki dağılıp gitsinler, diyenlerdir. Oysa göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat münafıklar bunu anlamazlar.
Onlar: Andolsun, eğer Medine’ye dönersek üstün olan, zayıf olanı oradan mutlaka çıkaracaktır, diyorlardı. Halbuki asıl üstünlük ancak Allah’ın, Peygamberinin ve müminlerindir. Fakat münafıklar bunu bilmezler.” ayetleri nazil oldu.

Münafıklar uzak yerlerde oturanların Mescid-i Nebi’ye gelemedikleri gerekçesiyle bir mescit yaptırmışlardı. Asıl gayeleri, Tebük Seferi dolayısıyla zirveye çıkan nifak için üs olarak kullandıkları bu yeri, daha rahat hareket edebilmek adına merkez haline getirmekti. Kur’an’da “Mescid-i Dırar” olarak geçen bu mekânın meşruiyet kazanması amacıyla da Hz. Peygamber’i namaz kıldırması için davet etmişlerdi. Tebük Seferi dönüşü Allah, bu mescidin hakikatini resulüne haber vererek orada asla namaz kılmamasını emretmesi üzerine Resulullah bu mescidi yıktırarak münafıkların örgütlenmesine fırsat vermemişti.

Hz. Peygamber münafıkların önemli konumlarda bulunmasına da müsaade etmemiştir. Münafıkların karakterlerini ve faaliyetlerini açıklayarak ashabını uyarmıştır. Nazil olan ayetler ve Allah Resulü’nün münafıklar hakkında söyledikleri sahabiler için uyarı mahiyetinde olmuştur. Böylece Müslümanlar münafıklara ve fitnelerine karşı daha dikkatli davranmışlardır.

4. Diğer Din Mensuplarıyla Münasebetler

Medine’ye hicretten sonra Hz. Muhammed müşrik Araplar dışında farklı inanç gruplarıyla karşı karşıya geldi. Bunların ilki ehl-i kitaptan olan Medineli Yahudilerdi. Daha sonra gelişen hadiselerle birlikte İslam’ın bölgedeki siyasi gücünün artmasına bağlı olarak Hıristiyanlarla da temasa geçilmiş oldu.

4.1. Yahudiler

Hz. Peygamber, Medine’ye hicret ettikten sonra orada yerleşik ve önemli bir nüfuza sahip Yahudilerle din özgürlüklerini ve temel haklarını güvence altına alan bir sözleşme imzalamış ve birlikte barış içerisinde yaşamanın kurallarını belirlemişti. Ancak, Yahudiler Hz. Peygamber’in Medine’de güçlenmesinden ve İslam’ın giderek yayılmasından korkup sahip oldukları
konumlarını kaybetmekten endişeye kapıldılar. Peygamber Efendimiz zaman zaman onları İslam’a davet edip dostane ilişkiler kurmaya çalışmışsa da onlar bu davete düşmanlıkla karşılık vermişler, bununla da yetinmeyerek Müslümanların aleyhine çeşitli komplo ve hilelere başvurmuşlardı.

Müslümanlarla yaptıkları antlaşma hükümlerine aykırı hareket eden ilk Yahudi kabilesi Kaynukaoğulları olmuştur. Kaynukaoğulları, Bedir Savaşı’ndan sonra Müslümanların elde ettikleri başarıyı Kureyşlilerin savaş tekniğini bilmemelerine bağlayarak olumsuz propagandaya başlayıp
şehirde güvensizlik ortamı oluşturdular.

Hz. Peygamber hicretin ikinci yılında kalelerine çekilen Kaynuka Yahudilerini on beş gün sıkı bir kuşatma altında tuttu. Medine Yahudilerinin en cesurları olan Kaynuka Yahudileri Allah’ın kalplerine korku salmasıyla ümitsizliğe kapılıp Allah Resulü’nün hükmüne boyun eğeceklerini bildirerek teslim oldular. Hz. Peygamber onları bağışlayıp, Medine’den çıkmalarına karar verince mallarını ve silahlarını bırakarak Şam bölgesine yerleştiler.

Hicretten sonra Medine’den sürülen ikinci Yahudi kabilesi olan Nadiroğulları en kalabalık Yahudi grubu oluşturuyordu. Müslümanlarla Yahudiler arasında mevcut olan antlaşmaya göre taraflardan birinin ceza diyeti ortaklaşa ödenecekti.

Hz. Peygamber bu suikast girişimi üzerine Muhammed b. Mesleme’yi elçi olarak gönderip on gün içinde Medine’yi terk etmelerini istedi. Bir taraftan da savaş hazırlıklarına başladı. Nadiroğulları önce şehri terk etmeye karar verdiyseler de münafıklardan Abdullah b. Übey’in kendilerine yardım vaadine inanarak bundan vazgeçtiler. Bunun üzerine hicretin dördüncü yılında Nadiroğullarının kalelerini kuşatan Hz. Peygamber, onları önce antlaşmaya davet etti. Ancak Yahudiler bunu kabul etmeyince kuşatma on beş gün sürdü. Herhangi bir yardımın gelmemesi üzerine Medine’den çıkmaya razı oldular. Yapılan antlaşma gereğince savaş malzemeleri hariç,
develere yükleyebildikleri mallarını ve ailelerini alarak Hayber’e gittiler.

Kurayza Yahudileri de Hendek Savaşı’nda müşriklere destek vererek Müslümanları şehrin savunmasında yalnız bıraktıkları gibi kadın ve çocukların olduğu bölgeye saldırıda bulunmuşlardı. Onların bu ihanetiyle Müslümanlar çok zor durumda kalmıştı. Hz. Peygamber hicretin
beşinci yılında Hendek Savaşı’nın ardından Kurayzaoğullarını kuşatma altına aldı. Kalelerine çekilerek Müslümanları tahrik eden Kurayzalılar, kuşatmanın uzaması üzerine zor durumda kalarak çözüm arayışı içerisine girdiler. Eski müttefikleri olan Sa’d b. Muaz’ın vereceği karara razı
olmak şartıyla teslim oldular. Sa’d, Tevrat’ın hükmüne göre karar verilmesini isteyince Allah Resulü yetişkin erkeklerin savaş suçu dolayısıyla öldürülmesine, kadınların ve çocukların esir alınmasına, malların ise ganimet statüsünde değerlendirilmesine karar verdi.

Hayber Yahudileri ise Fedek ve Vadi’l-kura Yahudileri, Gatafanlılar ve civar Arap kabileleriyle birleşerek Medine üzerine yürümeye karar vermişlerdi. Hz. Peygamber böyle bir hazırlığı haber alır almaz olayın doğruluğunu araştırmak üzere Abdullah b. Revaha başkanlığında bir heyeti Hayber’e
göndererek barış teklifinde bulundu. Ancak onlar teklifi reddederek Müslümanlarla savaşmak için hazırlıklara başladılar. Peygamberimiz
Hudeybiye Seferi’nden dönüp Medine’de bir ay kaldıktan sonra ashabına Hayber’in fethi için hazırlanmalarını emretti. İki bin kişilik İslam ordusu
hicretin yedinci yılında Medine’den hareket ederek gizlilik içerisinde üç günlük bir yolculuktan sonra Hayber’e vardı. Sabah olduğunda Müslüman ordusunu karşılarında gören Yahudiler korku içinde kalelerine kapandılar. Allah Resulü onları İslam’ı kabule ya da barış yapmaya çağırmasına rağmen onlar bu teklifleri reddettiler. Yirmi gün süren kuşatmadan sonra Yahudilerin Gatafanlılardan bekledikleri yardım gelmeyince Hayber fethedildi.

Hayber Kalesi düşünce Fedek Yahudileri cizye ödemek karşılığında barış istediler. Hz. Peygamber, Hayber’in fethinden dönerken Yahudi yerleşim merkezi olan Vadi’l-kur’a ve Teyma Yahudileri ile cizye ödemek şartıyla anlaştı. Böylece Yahudilerin gücü kırılmış oldu.

4.2. Hıristiyanlar

Allah Resulü’nün Hudeybiye Barışı’nı fırsat bilerek gönderdiği İslam’a davet mektuplarından ikisi Hıristiyan dünyasını temsil eden Bizans ve aynı inancı paylaşan Habeş hükümdarlarına yazılmıştı.

Hâris, Suriye’de hüküm süren Gassânî emirlerinden Şürahbil b. Amr’ın kontrolündeki bölgeden geçerken yakalanıp öldürüldü. Hz. Peygamber’in elçisini öldüren Gassan Meliki Şürahbil, Müslümanların kendi bölgesine doğru gelmekte olduğunu Bizans’a haber verdi. Bizanslıların yüz bin kişilik bir orduyla yola çıkması
üzerine Müslümanlar durumu Hz. Peygamber’e bildirmeyi ve ondan gelecek habere göre hareket etmeyi düşündüler. Ancak Abdullah b. Revaha’nın düşman ordusunun büyüklüğünden korkarak geri durmak yerine savaşarak ya şehit ya da muzaffer olmayı isteyen konuşmasından sonra Mute’ye giderek cihat etmeye karar verdiler. Kendilerinden sayıca üstün olan bir ordu karşısında kahramanca mücadele eden Müslümanların komutanları peş peşe şehit oldu. Bunun üzerine İslam sancağını Halid b. Velid aldı. Ordu içinde askerlerin yerlerinde yaptığı taktiksel değişiklik ile düşmanı yanıltan Halid’in sonrasında gerçekleştirdiği
ric’at hareketi İslam ordusunun daha fazla zayiat vermesini önledi.

Hicretin dokuzuncu yılında, Bizans’ın Şam’da büyük bir ordu teçhiz ettiği ve kendilerine bağlı Arap kabilelerini de yanına almak suretiyle Hicaz topraklarına doğru büyük bir saldırı planladığı bilgisi Medine’ye ulaştı. Bu haberler üzerine Allah Resulü sefer hazırlığı yapılması için emir verdi. Fakat çıkılacak seferin sıcak yaz günleri ile hasat mevsimine denk gelmesi Müslümanların hem hazırlık hem de iştirakte zorlanmalarına sebep oldu. Nitekim yaşanan bu sıkıntılar sebebiyle orduya “Ceyşü’l-usre” yani zorluk ordusu adı verilmişti.

Müslümanlar sıkıntılı bir yolculuğun ardından Tebük’e kadar ilerlediler. Ancak burada yirmi gün beklemelerine rağmen ne Rumlardan ne de onlara tabi olan Hıristiyan Araplardan herhangi birine rastlamadılar. Hz. Peygamber, Halid b. Velid komutasında dört yüz kişilik bir süvari kuvvetini yakın bir mevkide bulunan Dûmetü’l-cendel’deki Hıristiyan Kinde kabilesi üzerine sevk etti. Sonuçta Kinde ve bölge sakini diğer Araplar, Müslüman hakimiyetini kabul ederek İslam devletine tabi oldular.

Allah Resulü mektubunda onları Müslüman olmaya davet etmiş, kabul etmezlerse, cizye vermelerini bunu da kabul etmezlerse savaşmak durumunda kalacaklarını bildirmişti. Necranlı Hıristiyanlar bu mektup üzerine daha sonra kalabalık bir heyeti Medine’ye gönderdiler. İslam
davetini reddeden Necranlı Hıristiyanlar kendi dinlerinde kalarak cizye vermeye razı olduklarını beyan ettiler.

5. İslam’a Davet Mektupları

Allah Resulü vefatına kadar geçen süre boyunca civar ülke hükümdarıyla Arap Yarımadası’nın çeşitli bölgelerindeki kabile reislerine ve nüfuzlu kişilere yüzden fazla elçiyi davet mektuplarıyla birlikte gönderdi. Dinî içerikli olan bu mektuplarda öncelikle İslam’a davet, dinî
emir ve yasaklara uymaya teşvik, ahlaki esaslar ve zekat gibi hususlara yer verilmişti. Bunun yanı sıra Medine ile siyasi ilişkiler, savaş ve barış hali, sınırlar ve mali meseleler de mektuplarda yer alan konular arasındaydı. Cizye ayetinin nazil olmasından sonra yazılan mektuplarda ise İslam hakimiyetini tanımakla birlikte Müslüman olmayı kabul etmeyenlerden cizye alınacağı hususu yer aldı.

Allah Resulü aynı gün içinde yola çıkan elçilerinden Dihye b. Halife’yi Bizans İmparatoru’na gönderdi. Mektubu okuyan ve o sıralar Suriye’de bulunan Ebu Süfyan’dan Hz. Peygamber hakkında bilgi alan Heraklius, onun peygamber olduğuna kanaat getirerek Müslüman olma temayülü göstermişti. Ancak etrafındakilerin bu durumdan rahatsız olduğunu fark etmesi üzerine krallığı kaybetme endişesiyle Hz. Peygamber’e tabi olmayacağını açıklayan kral diplomatik kurallar çerçevesinde kabul ettiği elçiyi hediyelerle uğurladı.

Hz. Peygamber, Amr b. Ümeyye’yi de Habeş Necaşisi Ashame’ye gönderdi. Necaşi şahsına gönderilen ve İslam’a davet eden mektubu okuduktan sonra şehadet getirerek Müslüman olduğunu ilan etti. Ayrıca o Hz. Peygamber’in Habeşistan muhacirleri ile ilgili talepleri doğrultusunda onların güven içinde Medine’ye ulaşmalarına da yardımcı oldu.

Üçüncü mektup Abdullah b. Huzafe eliyle Sâsânî Kisrası II. Hüsrev Perviz’e ulaştı. Allah Resulü’nün kendisine göndermiş olduğu mektubu yırtan Hüsrev, Yemendeki valisi Bâzân’dan Hz. Muhammed hakkında bilgi istedi. Medine’ye gelen elçisinden mektubunun yırtıldığını öğrenen Hz. Peygamber, bu davranışından dolayı Kisra’nın cezalandırılması için Cenab-ı Hakk’a dua etti. Diğer taraftan Yemen Valisi, Sâsânî Hükümdarı’ndan aldığı emir gereği iki adamını Medine’ye göndermişti. Hüsrev Perviz’in oğlu tarafından öldürüldüğünü vahiy yoluyla öğrenen Hz. Peygamber kendisine gelen elçilere durumu haber verdi. Ayrıca Bazan’a Müslüman olduğu takdirde valilik görevinde bırakılacağını bildirmelerini istedi. Bu gelişme üzerine Bâzân ile birlikte Yemen halkı Müslüman oldu. Böylece Yemen’in ilk Müslüman valisi Bâzân ile İslamiyet bu bölgede yayılmaya başladı.

Hz. Peygamber, Mısır Emiri olan Mukavkıs’a da Hâtıb b. Ebi Beltea aracılığıyla bir mektup gönderdi. Mukavkıs İslam davetine olumlu cevap vermemekle birlikte kendisine gelen elçiyi güzel bir şekilde ağırladı. Medine’ye ulaştırılmak üzere cevabi bir mektupla birlikte bazı hediyeler
gönderdi.

Gassan Kralı Hâris b. Ebi Şemir’e ulaştırılacak olan mektubu ise Şücâ b. Ebi Vehb götürmüştü. Diğer muhataplarına gönderilenler gibi İslam’a davet ihtiva eden mektuba sinirlenen Haris, onu yere attı ve Medine’ye hücum tehdidinde bulundu.

Selit b. Amr da Hanîfe kabilesinin reisi aynı zamanda bir Hıristiyan olan Hevze b. Ali’yi İslam’a davet etmişti. Şair ve hatipliği ile tanınan Hevze, Hz. Muhammed’in elçisine iyi davranıp ikramda bulunmakla birlikte Müslümanlığı bazı şartlarla kabul edeceğini bildiren cevabi bir mektupla onu geri gönderdi. Hevze’nin Müslüman olmasına karşılık yetkiler talep eden mektubundaki istekleri Allah Resulü tarafından kabul edilmedi.

6. Heyetlerle Görüşmeler

Yarımadanın çeşitli bölgelerinde yaşayan Arap kabileleri, Hz. Peygamberi tanımak, yeni dini öğrenmek maksadıyla Medine’ye heyetler göndermeye başladılar. Hicri beşinci yıldan itibaren gelmeye başlayan heyetlerin dokuzuncu yılda sayısının yetmişe ulaşmış olması bu yılın elçiler yılı olarak anılmasına sebep olmuştu.

Elçiler yılında çok sayıda Arap kabilesinin Müslüman olduğunu beyan etmiş olmasına rağmen bazı bedevi kabilelerin İslam’ı gerçek anlamda kabul etmediğini daha ziyade Medine’nin siyasi otoritesini kabul etmek zorunda kaldı.

Araplar yılların tayin ve tespitinde bazı meşhur olayları tarih başlangıcı olarak kabul etmişlerdir. Nitekim Ebrehe’nin Kâbe’yi yıkmaya geldiği yıla
âmü’l-fîl” adını vermişlerdir. Hz Ömer zamanında da hicret, tarih
başlangıcı olarak benimsenmiştir. Bu dönemde hicretten sonraki yıllar bazı özel isimlerle anılmıştır. Bu sebeple hicretin birinci yılına “senetü’l-hicre
ikinci yılına savaşa izin verildiği için “senetü’l-emr” sekizinci yılına Mekke’nin fethine işaret etmek üzere “senetü’l-feth” ve dokuzuncu yılına gelen heyetlerin çokluğuna nispetle senetü’l-vüfûd denilmiştir.

7. Veda Haccı ve Veda Hutbesi

Hicretin dokuzuncu yılında Âl-i İmrân suresinin doksan yedinci ayetinin nazil olmasıyla birlikte hac Müslümanlara farz kılınmış oldu. Bunun üzerine Allah Resulü, Hz. Ebu Bekir’i hac emiri olarak Mekke’ye gönderdi. Ardından nazil olan Tevbe suresindeki hükümleri hacca gelen insanlara açıklaması için Hz. Ali’yi de peşlerinden yola çıkardı. Hz. Peygamber, müşriklere ültimatom verilen bu hac mevsiminden bir yıl sonra bizzat kendisi hac niyetiyle yola çıkacağını Müslümanlara duyurarak onlardan da hazırlık yapmalarını istedi.

Resul-i Ekrem’in adeta bir vedalaşma anlamına gelen sözlerini serdettiği hutbeleri için İbn Abbas, “Allah’a yemin ederim ki bu sözler Resulullah’ın ümmetine vasiyetidir. Burada bulunanlar bulunmayanlara tebliğ etsin.” demiştir. Hz. Peygamber’in hutbelerinde üzerinde durduğu hususlar bütün insanlık için evrensel mesajlar niteliğinde olmakla birlikte esas itibariyle
Allah’ın affetmeyeceği iki büyük günah olan şirk ve kul hakkına vurgu yapar. Zira tevhid ve Allah’a itaatin gerekliği ile şirkten uzaklaştırılmak istenen insana; can ve mal güvenliği, kan davalarının kaldırılması, suçun şahsiliği, emanete riayet, eşlerin birbiri üzerindeki hakları, müminlerin kardeş ilan edilmesi ve daha birçok hukuki meseleye yapılan vurgu ile de kul hakkına dikkat etmesi gerektiği hatırlatılır.

8. Peygamberimizin Vefat

Veda Haccı dönüşünden sonra hicretin onuncu yılında Hz. Peygamber’in sağlığı bozulmaya başladı. Ashâbıyla yapmış olduğu vedalaşmayı ahirete göçmüş olanlarla da gerçekleştirmek isteyen Allah Resulü Uhud ve Baki kabristanlarını ziyaret ederek onlar için mağfirette bulundu. Yaptığı bu ziyaretlerden sonra hastalığı iyice arttı.

Namazı kıldıran Hz. Ebu Bekir de mihrabı asıl sahibine vermek niyetiyle geri çekilmek istediyse de Allah Resulü devam etmesi için ona işarette bulundu ve onun yanında namazını tamamladı. Hz. Ebu Bekir, Allah Resulü’nün hastalığının hafiflediğini görünce kendisinden izin alarak evine gitti. Ancak sonrasında Hz. Peygamber’in durumu ağırlaştı. 632 yılında (h. 10) bakışları semada “En yüce dosta!” diyerek hastalığının on üçüncü gününde Rabbine kavuştu. Vefat ettiğinde altmış üç yaşındaydı.1

Hz. Peygamber’in cenazesini Hz. Ali yıkadı. Hz. Abbas ve iki oğlu ile Üsame b. Zeyd de yardım ettiler. Ehl-i Beyt’inin ellerinde yıkanıp kefenlenen Allah Resulü evindeki sedirin üstüne konuldu. Müslümanlar gruplar hâlinde odaya girerek imamsız olarak cenaze namazını kıldılar. Hz. Ebu Bekir’in Resulullah’tan duymuş olduğu peygamberlerin ancak öldükleri yere defnedileceklerine dair rivayet sebebiyle Allah Resulü Hz. Aişe’nin odasına defnedildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*